EkoYapı Dergisi - Ekolojik Yapılar ve Yerleşim Dergisi

Doğaya Uyumlu Yaşamak

Cengiz Bektaş, Mimar

Bundan 70 – 80 yıl önce Türkiye’de köylerde yaşayanlar toplam nüfusun %80’iydi. Kentlerde yaşayanlar da yüzde 20’si… Bugün bu oran tam da tersinedir.

Kısacası, kırdan kente göç, inanılmaz hızla gerçekleşti, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de…

Kentlerimiz 80 yıl önce olduğu gibi, bu gün de,

• Yeni gelenleri karşılamağa hazır değiller… Böyle bir sorumluluk duygusu, bilinçleri yok... Oysa bu onların kendi gelecek sorunları…

• Kentin, kentliliğin okulu olma işlevi bugün her çağdakinden daha önemli… Yeni gelenler, kentin değerlerini paylaşamadıkları gibi, aidiyetini yitirmiş bir çoğunluk olarak toplumda her şeyi beğenisizliğe (kitsch / arabesk) dönüştürebiliyorlar. Kentte otelde yaşar gibi yaşamaktadırlar.

• Eskilerle yenileri buluşturmanın, iletişime sokmanın en küçük bir önlemi yok kentlerimizde.

• Kent, kamudan çalmalara karşı savunmasız.

• Binlerce yıl içinde yaratılmış kentlilik değerleri diyebileceğimiz tarihsel - kültürel özeklerden yeni gelenlerin de yararlanabilmeleri önemliyken, bu değerlerin paylaşılabilir olması için hiçbir önlem yok. Ulaşım buna göre düzenlenmiyor.

• Şöyle ya da böyle varsıl olmuş olanların çoğunluğu yalnızca paraya inanıyorlar. Sinemada, televizyonda görülen yaşama biçimine, tecim koşullarına göre, yalnızca daha çok kazanmak için, çok kez ormandan, su havzasından çalarak gerçekleştirilmiş bir getto içindeki kişiliksiz, kimliksiz, başka kültürlerden kopyalanmış konutlarda, yeterli sosyal-kültürel özekleri olmadan oturabiliyorlar. Bu türlü yerlerin orta çağdaki gibi koruma duvarları bile var. Bu alanlara ancak denetimden geçilerek girilebiliyor. Pasaport sorsalar şaşırmayacaksınız neredeyse… Buralarda yaşayanlar, konutlarının yerinin kentle, toplumla ilişkisinin kopukluğunun, özekten – tarihsel çekirdekten uzaklığının, ulaşımın buna göre tasarlanmamış oluşunun yaşamlarını nasıl etkilediğinin de ayrımına varamıyorlar.

• Yeni alanlarda da eğitim - öğrenim, ortak kültür üretimi, üretilen kültürün eş paylaşımı gibi bir sorun neredeyse hiç düşünülmüyor. Yeşil alan dengesi yok. Buna yarayacak özekleri yok. Her şeyin para kazanma, insanları ütme - yolma, kamudan çalma düzenine göre yürüdüğünü söyleyebiliriz. Ulaşımın durak yerleri bile çarşılara göre düzenlenmektedir. Bu söylediklerim yalnız İstanbul için değil, bütün Anadolu kentlerimiz için de, benim gördüğüm ‘’üçüncü dünya’’ ülkelerinin kentleri için de geçerlidir.

• Yeni kesimlerde konutların en az yarıları, rüzgar yönü açısından, güneş açısından, iklimsel açıdan yanlış yönlendirilmişlerdir. Vitruvius’tan beri bildiğimiz doğrular bile uygulanmamıştır buralarda. Kaldı ki örneğin Anadolu’da Vitruvius bilgileri de yetmez.

• Yaya hemen hemen hiç düşünülmemektedir. Göstermelik olarak yayalaştırılan bir küçük bölge ya da bir sokak-cadde dışında, kentin bütününde başat olan teneke kutulardır (otomobiller), asfalt yollardır… Asit yağmurlarından, hava, ses, ışık kirliliğine karşı önlem alınmamaktadır.

•1968 kuşağının söylediklerinden bir adım öteye gidilememiştir.

Kentlerimiz Mimarlıkların Pazarı...

Kentlerimizi anamalın çıkarlarına, onların pazarlarına bırakmış gibiyiz. Kenti, uluslar arası toplantılarda bile “mimarlıkların pazarı’’ olarak görebiliyoruz. “Şirketler’’, “ imar kuralı’’, şu bu dinlemiyorlar. Şu günlerde İstanbul’da yapımları sürmekte olan pek çok yapının, giderek tasarımın durumlarının söylediklerime tıpatıp uyduğunu biliyoruz. Çok güvendiğimiz kimi kurumların bile ‘kamudan çalma’ işine giriştikleri ortada. Mimarlık, şirketlerin “reklam’’ amacına yönelik nitelikler biçimler edinme sürecine girdi.

Yoksulların sorunlarının çözümü üzerinde çalışan bir planlama girişimi kalmadı.

Kentlerimiz TV, radyo, renkli basın bombardımanı altında, kültürel kirlenmenin odaklarıdır hemen her yerde. Kültürel kirlenmenin sonucu, kamu sağlığı için, tarım için, artan nüfus için gerekli suyun, yaşam kaynağımız, besinimizi üreten toprağın, kötü yapıldıkları için gereğinden çok yakıt tüketen konutlarımızın, otomobillerimizin gaz atıklarıyla oksijenimizin, havamızın kirlenmesini yaşıyoruz.

Kısacası iyi olan bir şeyleri sürdüremez olduk.

Bunun böyle olduğunun kanıtı bir kuşaktır “sürdürebilirlik’’ ten söz eder olmamızdır. Sıkıntıların duyumsandığı ilk yerler kentlerdir.

Özetle,

• kirlilik,

• besin kıtlığı,

• yoksulluk,

• enerji yetersizliği,

• kirlenmiş su kaynakları

söz konusudur kentlerimizde…

Kentler, tarım topraklarını çalarak sağlıksız büyüdüler, büyümelerini sürdürüyorlar. Tarım üretimimizi azaltıyorlar, yeşilliklerimizi yok ediyorlar. Neden oldukları kötülükleri durmadan çevrelerine, bütün yeryüzüne yayıyorlar. Bu durum öyle ölçülere varmıştır ki bugünkü yaşama biçimimiz böyle sürerse bir değil üç dünya da bize yetmeyecektir.

Özet

Uzun sözün kısası, dönülmez sonuçlara varmamak için bu günkü yaşama biçimimizi değiştirmek zorundayız.

Gelişmişliği teknolojik ilerlemeyle ölçen bir çağın bizi çıkmazlara soktuğunu kavramak zorundayız.

Doğayla uyumlu mimarlığı insanca yaşama sonucu olarak, tüketmekten çok üretmekte aramalıyız. ‘Doğaya uyumlu’ mimarlığı, teknoloji ile aramak yerine, kirletmemekte, dengesiz tüketmemekte aramamız gerekiyor.

Dünyayı çocuklarımızdan borç aldığımızı söylüyorlar. Hiçbir biçimde geri ödeyemeyeceğimiz bir borçtur bu… Daha açıkçası onların yaşamlarını alıyoruz.

Kent plancılarının, mimarların sürdürülebilir bir yaşama göre çalışmaları zorunludur.

Doğayla uyumlu bir yerleşmeyi ve mimarlığı aramak zorundayız.

Kent plancılarımızı, mimarlarımızın, yeni yaşama biçimine göre yetiştirilmeleri zorunludur.

Onları yeşil mimarlığa, doğaya uyumlu bir mimarlığa, doğanın kan dolaşımı içinde bir mimarlığa göre eğitmeğe zorunluyuz.

Onları

• Çevreye (doğaya), insana göre,

• Tutumluluğa, dengeli, eş paylaşımcı sosyal bir yapının sürdürülebilirliğine göre tasarımlara yönlendirmeliyiz.

• Yapı gereçlerini atıklar yönünden sınamayı, sağlık, ağılılık, küresel ısınma etkileri yönlerinden irdelemeyi, ulaştırma için gerekli yakıt sorununu düşünerek çalışmak zorunda olduklarını kavramalıdırlar.

Çevresel açıdan sürdürebilirliği sağlamadığı sürece hiç bir mimarlık yapıtının ahlaki geçerliğinin olamayacağını hepimizin anlaması gerekiyor.

Doğru sonuca yanlış yollarla varılamaz.

“Eğer dünyanın bugünkü altı milyar nüfusu, ön görüldüğü gibi, 2050 yılında on milyara yükselirse, insanlık bugün yaşadığının sekiz katı çevresel etki altında kalacaktır’’ diyor Prof. Brian Edwards… Ekliyor:‘’ Hepimizin sürekli büyüyen tüketime değil, azaltma kültürüne gereksinimi var.’’

‘’Ancak yeşil soruna göre mimarlık politikasını değiştirip, toplumsal alan, toplumsal eşitlik göz önünde bulundurulursa o zaman kenti 20. yy ın kenti olmaktan kurtaracağız’’

Yol Gösterici Olarak Çocukluğumuzda Öğrendiklerimiz

Bugün araştırmacılar, bilim adamları şunu açıklıkla söyleyebiliyorlar:

Eğer tüketmeyi öz denetim altına alabilsek en az 3-4 ‘Nükleer Enerji Üretim Yeri‘ nin ürettiğince enerjiyi tüketmemiş oluruz.

Bu sözün ne demek olduğunu en iyi benim kuşağım anlayabilir.

Neden mi?

Çünkü biz gerçekten denetimli tüketime çocukluğumuzda alıştırıldık.

Bu iş nasıl mı oldu?

Şöyle:

Su musluğunu açık unutsak, başka deyişle su boşa aksa, büyüklerimiz musluğu kapatarak,

“Ardından adam mı dolaşacak?”

Derlerdi.

Bunun varlıklı ya da yoksul olmakla ilişkisi yoktu…

Doğanın bize armağanı olan suyu özenli, saygılı kullanmayı öğretmeğe çalışırlardı bize…

Yıllar sonra Antalya evlerinden birini incelerken karşılaştığım bir ayrıntıyı aktarayım size… Antalya’nın en varlıklı ailelerinden birinin Kaleiçi’ndeki evinin yağmur iniş borusunun yaklaşık bir metresi çinko, geri kalanı ‘amerikan bezi’ndendi. Yağmur yağdığında, su önce dışa akıtılıyordu… Sonra ‘amerikan bezi’nden hortumla birinci kattaki depolar dolduruyordu, sonra da yer katındakiler… Ardından hortum bahçedeki kuyuya sarkıtılıyordu.

Kısacası yağmur suyu harcanmıyordu. (Onarımda, çağımızın mimarları bu ayrıntıyı atladılar…)

İstanbul’da evlerin çoğunluğunda yağmur iniş borularının uçları devingendi. Yağmur suyu iniş borusunun devingen ucu (yaklaşık 60-70 cm) önce evin içindeki sarnıca ağızlanan bir borunun dıştaki ucuna bağlanır. Sarnıç doldurulurdu…

Ben böyle bir evde oturdum…

Bu günün mimarları böyle ya da başka türlü bir ayrıntıyı düşünmüyorlar, yağmur suyunu kullanabilmek için… Kuzguncuk korusunda örneğin birbirine bağlı sarnıçlar yapılmıştır yüz yılı aşkın süre önce… Yağmur yağdığında buralarda biriktirilen suyla koru kendisini en az bir ay daha sulamayı sürdürür…

Bize şöyle söyleniyordu:

“Suyun damlasını harcamak günahtır!”

Elektrik Denizli’ye benim çocukluğumda geldi ilk…

Bizim mahallede de bizim eve…

Elektriği odadan çıkarken söndürmezsek uyarıda bulunurlardı büyükler… Öyle ya boşa neden harcansın?

Sırası geldi Bulgaristan’dan elektrik almadık mı?

Soğuk günlerde odada soba yanarken, girip çıktığımızda kapıyı kapatmayı unutsak hemen,

“Kapısız evde büyümüş!” derlerdi…

Sofrada, tabağımıza yiyeceğimizce yemek alırdık…

Yiyeceklerimiz de dondurulmuş, bozulmamaları için içine kimi zararlılar karıştırılmış değildi. ‘Ambalaj’ lanmamış idiler…

Antalya’ lı bir nineye sormuştuk:

-Eski evlerle yeni evler arasında ne ayrım var sana göre?

-Nasıl yani?

-Örneğin mutfaklar açısından?

-Mutfaklar küçüldü çöplükler büyüdü…

Bugün hemen bütün kentlerimizi kuşatan çöplükleri görenler bu sözün doğruluğunu, pisliğimizin nerelere vardığını bilirler.

Bunları yazarken bir yandan da ‘Yeteri inandırıcılıkta dile getirebiliyor muyum?’ diye düşünüyorum. ‘Daha katı; daha doğrudan yazmalısın’ diye uyarıyorum kendimi durmadan… ‘Hem de durmadan yineleyerek yazmalısın’ diyorum.

İşte bütün bunlardan ötürü, yaşama kültürümüzü değiştirmeliyiz!

Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)