EkoYapı Dergisi - Ekolojik Yapılar ve Yerleşim Dergisi

Tek Gezegen, Tek Gelecek, Çok Canlı Türü

2010 Yılı Birleşmiş Milletler Tarafından "Biyoçeşitlilik Yılı" İlan Edildi

Yrd. Doç. Dr. Selda K. Karaosman, MSGSÜ Çevre Çözümlemesi ve Denetimi Bilim Dalı

İnsanlar varoldukları günden bu yana çevreye müdahaleederek, kendi istek ve gereksinmeleri doğrultusunda ekosistemleri ve doğal çevreyi değiştirdiler ve değiştirmeye devam ediyorlar. Başlangıçta barınmak, besin ihtiyaçlarını karşılayabilmek amacıyla yeni tarım alanları açmak gibi iyiniyetli yaklaşımlar giderek yerini daha büyük müdahalelere bıraktı. Enerji ve hammadde gereksinmeleri için doğal kaynaklar giderek artan bir şekilde kullanılmaya başlandı. Sanayi devriminden itibaren insanların doğayı değiştirmesi ivme kazandı, sanayileşme ile birlikte teknolojik gelişme ve hızlı kentleşme ile de insan, giderek doğadan koptu. İnsan sadece doğayı değiştirmekle kalmadı, ihtiyaçları için doğal kaynakları hesapsızca kullanıp tahrip etmesi, neredeyse yağmalamaya dönüştü.

20. yüzyıl, özellikle de 2.Dünya savaşı sonrasında hızlı ekonomik büyüme, üretim ve tüketim alışkanlıklarında ortaya çıkan değişimler, çevre problemlerinin giderek artmasına neden olmuştur. Doğrusal bir zaman çizgisinin üzerinde, barınma ve besin ihtiyaçlarımızla başlayan serüvenimiz, çizginin bize yakın bölümünde, kompleks sosyal organizasyonlarda yerini giderek büyük şehirlere, endüstriyel tarıma, ulaşım sistemlerine, barajlara, boru hatlarına, temiz ve atık su altyapısına, sanayi üretiminin karmaşık teknolojilerine bırakıyor. Doğanın kendini yenileyebilen yapısını köşeye sıkıştırıp, tedbirler almak için, geri dönülemeyecek noktayı tespit edip, nerede durmalıyız sorusunu sorarken, bir taraftan da “nereye kadar zorlayabiliriz” sorusunu aklımızdan geçirip, eski davranış biçimlerimizden radikal bir şekilde kurtulamamanın ikilemini de yaşıyoruz. Sorunlar giderek artmakta. Gezegenimizin ve çocuklarımızın geleceği için, bu sorunları çözmek ve üzerimize düşenleri yapmak zorundayız.

Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı

Çevre problemleri giderek artarken çevresel duyarlılık da kendini farklı platformlarda göstermeye başlamışsa da, çevre ile ilgili geniş katılımlı; konunun politik, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla ele alındığı ilk uluslararası zirve 5 Haziran 1972’de gerçekleştirilmiştir. “Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı” toplanarak bu tarih “Dünya Çevre Günü” olarak ilan etmiş ve 1973’den beri kutlanmaktadır. Bu konferansın sonunda kabul edilen deklarasyonun 1.maddesinde; insanın, hürriyet, eşitlik ve yeterli yaşam koşullarını sağlayan onurlu ve refah içinde bir çevrede yaşamasının temel hakkı olduğu, bugünkü ve gelecek nesiller için çevreyi korumak ve geliştirmek için ciddi bir sorumluluk taşıdığı, ihtiyaca göre özenli planlama veya yönetim ile dünyanın doğal kaynakları, hava, su, toprak, flora ve fauna dahil, özellikle de doğal ekosistemlerin korunması ifade edilmiştir. Stockholm Deklerasyonu ile çevre ile insan hakları, çevrenin korunması ile ekonomik kalkınma arasındaki bağlantılara da dikkat çekilmiştir.

Daha sonraki süreçte, 1983’de Birleşmiş Milletler genel Kurulu tarafından alınan kararla “Bruntland Raporu” yayınlanmıştır. Rapor, “Ortak Geleceğimiz” adı altında “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramına dikkat çekmiştir. Kavram, Ortak Geleceğimiz Raporu’nda “Bugünün gereksinimlerini, gelecek kuşakların da kendi gereksinimlerini karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılamak” biçiminde tanımlanmıştır. Rapor’da, giderek ağırlaşan çevresel sorunlar karşısında, çevresel gelişme ile ekonomik kalkınma arasındaki bağlantının kurulması ve gelişmenin “sürdürülebilir” olması, insanlığın çıkış yolu olarak kabul edilmiştir. 1992 Haziranında Rio’da “Çevre ve Kalkınma Konferansı” toplanmış ve bir sonuç bildirgesi yayınlanmıştır. Rio Konferansı’nda “insanoğlunun Sürdürülebilir Gelişme olgusunun merkezinde yer aldığı, her insanın doğa ile uyumlu, sağlıklı ve verimli bir yaşam hakkı olduğu” kabul edilmiştir

1997 yılında Kyoto’da toplanan Birleşmiş Milletler Küresel Isınma Konferansı Rio’da imzalanmış olan iklim değişikliği sözleşmesini güvence altına almak için harekete geçmiştir. Bu protokolü imzalayan ülkeler, karbondioksit ve sera etkisine neden olan gazların salınımını azaltmaya veya bunu yapamıyorlarsa, daha az gaz salınımı olan ülkelerin kotalarını satın almak yoluyla, 2012 yılına gelindiğinde, karbon ve seragazları salınımını 1990 seviyesinden ortalama % 5,2 azaltmayı hedeflemektedir. 2005 yılında yürürlüğe giren protokol, 2009 Kasım ayı itibarıyla 186 ülke ve Avrupa Birliği tarafından imzalanmıştır. Ancak, 1990 salınımının %36’sına sahip olan ABD protokole taraf olmamıştır. Son olarak, atmosferdeki karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik olarak büyük bir katılım ve ilgiyle 2009 Aralık ayında Kopenhag’da Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı toplanmıştır. Dünya sıcaklık değişikliğinin 2° C altında tutarak iklim değişikliğine karşı önlem almak amacıyla, karbon emisyonlarının sınırlanması, ülkeler arasında alınıp satılabilir olması pazarlıkları yapıldı. Sınırlayarak, pazarlayarak ya da vergilendirip fiyatlandırarak kirleten ülkelerin bunun bedelini ödemeleri ve bunun için de emisyon salım hedeflerini bildirmeleri istendi. Sonuçta, herkesi memnun eden bağlayıcı bir anlaşma yapılamamıştır. Bu nedenle tıpkı Kyoto’da olduğu gibi formaliteden öteye gidemedi ve büyük bir coşkuyla, devlet başkanlarının, üst düzey bürokratların, çevreci aktivistlerin, sivil toplum örgütlerinin katılımıyla gerçekleşen toplantı, ortaya çıkan sonuç itibarıyla hayal kırıklığı yaratmasına rağmen, çevre duyarlılığının geniş kitlelere taşınabilmesi bağlamında umut vericiydi. Resmi karar için de umut 2010 Meksika Cancun’da yapılacak zirveye kaldı. Kyoto’dan Kopenhag’a iklim değişikliği bağlamında, tartışmalar en çok karbon emisyonları üzerinde odaklanıyor. Bütün sorun, sadece küresel ısınma, iklim değişikliği ve karbon salınımlarıyla sınırlı değil. Sadece dünyanın ısınmasını durdururak, karbon salınımlarını azaltarak gezegenimizi kuratarabilir miyiz? Bu soruyu olumlu cevaplayabilmemiz çok zor. Karbon emisyonlarını arttırıken, doğayı da hızla tahrip etmeye devam ediyoruz, doğal kaynakları hızla tüketiyoruz; akarsularımıza temiz enerji adı altında hidro elektirik santralleri yaparak ekolojik dengeleri altüst ediyoruz, ormanları ve tarım alanlarını imara açıyoruz, köprüler, otoyollar ve diğer ulaşım bağlantıları için yeşil alanları yok ediyoruz. Bioyakıt uğruna, tarım alanları açmak için ormanları yokediyoruz, canlı türlerinin yok olmasını seyrediyoruz. Toprağın insanlara küstüğü bölgelerde insanlar açlık sorunuyla karşı karşıyalar. Dünyanın bir çok yerinde bu işgal ve çevre sorunları gittikçe artarak devam ediyor. En son yaşadığımız Meksika Körfezi'ndeki kazanın etkileri; Kaza büyük bir kirlilik yaratarak, geri dönülmesi çok zor ve zaman alacak zararlara yol açmasının yanısıra, olabilecek diğer kazalar ve önüne geçilemeyecek felaketler konusunda tüm dünyayı kaygı ve endişeye sürükledi. Denizde petrol sızıntısı önlenemiyor ve petrolle temas eden canlı türleri için ne yazık ki yapılacak bir şey yok. Biyolojik çeşitliliğe ve önemine dikkati çekmek amacıyla Birleşmiş Milletlerin, 2010 yılını ''Uluslararası Biyoçeşitlilik Yılı'' ilan etmesi ve bu büyük kazanın da aynı yıl yaşanması büyük talihsizlik olsa gerek. Aslında bütün dünyanın bundan ders alması gerekiyor. Çevreyi kirletmenin ve tahribatın bedeli aslında çok ağır. Dünyayı hızla bu hale getiren üretim ve tüketim biçimimizi ve yaşam kültürümüzü sorgulamak ve değiştirmek zorundayız. Değişimi yaratmada biz mimarlara büyük sorumluluk düşüyor. Çünkü hem karbon emisyonları salınımında hem de doğanın tahrip edilip, kaynakların tüketilmesinde, tasarladığımız ve inşa ettiğimiz binaların çok fazla rolü var. Mimarlık, çevreye ister istemez yapılan bir müdahaledir. Bu müdahalede mümkün olduğunca doğal çevreye verilen zararın en az oranda olması gerekir. Bunun için de programlama, ön tasarım, tasarım, planlama ve işletme aşamalarında insanın ve gezegenin sağlığını dikkate alacak şekilde düşünmek ve karar almak gerekir. Binayı tasarlarken gezegenin yaşam kalitesini attıracak şekilde tasarlamak amaçlanmalıdır. Hatta binanın yıkıldıktan sonra da doğal çevrede kalıcı bir etki bırakmaması gerekir. Bunu yaparken de, sadece karbon emisyonlarını azaltmak adına enerji kullanımı hedeflerini belirlemekle yetinmeyip, kullanılan malzemenin, atıkların, biyoçeşitliliğin ve kullanıcı sağlığının da dikkate alınması gerekir. Kısacası yerin koşullarına göre doğa ile birlikte tasarlamak gerekir. Çünkü doğal çevre mevcut değerleriyle korunması gereken bir bütündür. Çevresel her müdahale de sadece o yere değil tüm dünyaya yapılmış müdahaledir. Bu yüzden mimarlar, çevreci düşünmek ve yapmak zorundadır. 1973’den beri kutlanan Dünya Çevre Günü etkinliklerine, her sene, başka bir şehir, bir ana tema kapsamında evsahipliği yapıyor. 1996 yılında da, İstanbul Habitat İnsan Yerleşimleri Konferansıyla birlikte Dünya Çevre Gününe ev sahipliği yapmıştı.

Dünya Çevre Günü 2010

5 Haziran 2010’da Dünya Çevre Günü kutlamalarının evsahibi ülkesi Ruanda. Olağandışı biyoçeşitliliği barındırması ve çevre koruma alanında katettiği büyük mesafeyle, bu yılın Birleşmiş Milletler tarafından “Biyoçeşitlilik Yılı” ilan edilmesi kapsamında, “Tek Gezegen, Tek Gelecek, Çok Canlı Türü” ana temasında Dünya Çevre Günü kutlamalarının merkezi. Ruanda’nın başkenti Kigali’nin yanısıra Pittsburgh, Cenevre, Milano da kutlamaların düzenleneceği yerler arasında. Bu yıl dikkat çekilen konu, çevreye verdiğimiz zararla yok olan canlı türleri. Dünyamızda, 5 ile 100 milyon arasında canlı türü olduğu tahmin ediliyor. Bilim insanları, şimdiye kadar yaklaşık 2 milyon canlı türünü kaydedip kayıtlara geçirebildi. Bilinen canlı türlerinden, aralarında az bilinen bitkilerin, böceklerin, kuşlar ve memelilerin de olduğu 17,291’i yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Diğer taraftan varlığından haberdar olamadan birçok tür yokolup gidiyor ve bunun temel sebebi, insan ve doğaya verdiğimiz zararlar. İnsanların tahribatıyla canlılar, doğanın kendi döngüsünden 1000 kat daha hızla yokoluyor. Doğa üzerindeki canlı çeşitliliğine “biyoçeşitlilik” diyoruz, yemeğimizi, giysilerimizi, yakıtımızı, ilaçlarımızı ve aldığımız nefesi bile biyoçeşitliliğe borçluyuz… Milyonlarca insan ve canlı türü, aynı gezegeni paylaşıyoruz ve ancak hep birlikte daha güvenli ve refah içinde bir geleceğimiz olabilir.

Dünya Çevre Günü hepimize kutlu olsun!

Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)