EkoYapı Dergisi - Ekolojik Yapılar ve Yerleşim Dergisi

Yeşil Çatı ve Duvarlar

Dr. Deniz Aslan, İTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim Görevlisi

Deniz Aslan, yıllardır kayalardaki çatlaklardan fışkıran bitkileri gözlemliyor. Ona göre, tasarımcıya düşen, o çatlağı keşfetmek. Yeşil çatı konusu da kentte, içinden yaşam fışkıran ‘çatlak’ olarak giderek önem kazanıyor. Bu alanda deneyimli bir tasarımcı ve araştırmacı olan Aslan’la bu imkanı nasıl değerlendirebileceğimizi konuştuk.

Artan ekolojik sorunlarla birlikte, çevreye duyarlı yaklaşımlar büyük ilgi görüyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabii bu tür şeyler biraz da ticari metaya dönüşüyor. Ekoloji de ticari bir metaya döndü ki bu da büyük bir pazar. Tüketim toplumunun çıkış noktalarından biri de ekolojidir artık. Ama belki de en iyi trend o açıdan bakarsak. Keşke bütün trendler böyle olsa diyebilirim. Tabii sorun, neyi neden yaptığınızı düşünmeden, trendlere kapılıp hadi biz de bilmem ne yapalım deme noktasında başlıyor. Sadece görüntü ya da trend dışında durmayı öneriyorum ve tercih ediyorum.

Yeşil çatı ve duvarlara artan ilgi ve artan uygulamaları bu çerçevede nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sonuçta bitkilerin yatayda ya da düşeyde yükselmesi yeni bir konu değil. Doğa bunu zaten milyon yıldır yapıyor. Bugün özellikle kent ortamında yeşil yüzeyini arttırmak, duvar ısınızı azaltmak gibi pek çok avantajı var ama bunun yanında dezavantajları da olabiliyor tabii. Bazı bitkiler duvarınızdaki materyali asitleri ile bozabiliyorlar ama iyileştirme olanaklarımız var. Ayrıca bir tür fauna kurmuş oluyorsunuz. Mesela Amerikansarmaşığının meyveleri kumrular, güvercinler, sığırcıklar için kış Bunu yeni bir buluş olarak görmüyorum ama bu kadar düşeyleşmiş, ısı alanı artmış yüzeylerin soğutulması olumlu tabii.

Fransız Botanikçi Patrick Blanc’ın geliştirdiği dikey bahçe sistemleri vb. uygulamalar yeşil’in kent içinde çoğalması için iyi bir yöntem olabilirmi? Bu sistemler hakkında neler söyleyebilirsiniz?
O aslında bir tür hidrokültür diye bakılması gereken bir uygulama. Ciddi bir su katkısı ile yaşantısını sürdürmek zorunda olan, suyu kestiğiniz gün yok olacak olan bir sistem. Tabii bu sistemdeki suyu sirküle edebiliyorsunuz. Ama sisteme sürekli su vermeniz gerekiyor. O açıdan baktığınız zaman aklıma soru işaretleri de geliyor. Bu kadar çok su tüketimi neden oluyor. Aslında ben bu tür şeylere biraz halı diye bakıyorum. Halı tasarımı var fakat yeşil organik malzeme ile yapılmış. Bu bir art work. Ben bildiğimiz kaplayıcı bitkileri tercih ediyorum. Bu düşeyleşme konusunu destekliyorum, ancak bunu konvansiyonele vurarak yapmayı destekliyorum. Benim derdim Patrik Blanc’ın yaptıkları değil ama daha sonra herkesin bir yeşil duvarcı olması. Sizi rahatsız eden bunun bir endüstri alanına dönüşmesi sanırım. Kesinlikle, bunun bir standart ve ciddi bir tüketim alanı haline gelmesi beni rahatsız ediyor. Bu durumda diyeceksiniz, ne dönüşmüyor ki? Mesele düşey yeşil yapmaksa düşey resim yapmaktan bahsetmiyorum ben. Düşey yeşille düşey resim yapmak çok farklı bir şey. Bu bir düşey resim. Oysa düşey yeşil bambaşka bir şey. İnsanlar sanki bu güne kadar böyle bir şey yoktu gibi yorumluyorlar. Önceden tamamıyla doğadan aldığı enerji ile sararken şimdi ekstra enerji, su harcanıyor. Bana bu çok acayip geliyor. Bunun bir laboratuvar ortamı içinde incelenmesi bana enteresan geliyor. Mesela çatlaklardan fışkıran bitkiler var, bunları acaba biraz binalara tohumlamanın yolu var mı diye araştırırsınız. Ya da bu tarz bir uygulama yapar ve örneğin tropik ormanlara gönderme yaparsınız, o uygulama o proje için geçerlidir. Blanc’ın çalışmalarıyla bir sorunum yok, o da yıllarca tropik ormanlar incelenerek geliştirilmiş bir sistem sonuçta ama keşke bu kadar çoğalmasaydı, bir takım projelere özgü kalsaydı diye de düşünüyorum. Benim karşı olduğum şey, bunu halı haline getirmek. Bunu şimdi çiziyorlar ve üzerine bitkileri monte ediyorlar. Nakış gibi bir şey bu aslında. Ben buna kötü bir bezemecilik diyorum, hatta bezemeciliğin en kötüsü. Blanc’ın çalışmaları için değil belki ama kimi örneklerde doğaya verilen içsel değerin sıfırlandığını ve salt dekoratif bir öğeye dönüştüğünü görüyoruz.

Bunları sürecin doğal bir getirisi olarak yorumlayabilirmiyiz?

Doğada bitki sosyolojisi diye bir şey var. Sosyolojik bir yaşantıları, doğanın kendi kompozisyonu var. Siz bunu okuyarak bir yapay kompozisyon haline getirebiliyorsunuz. Fakat bunu bir poster olarak satmıyorsunuz. Mesela 2.70’e 9.20, o zaman bunun fiyatı 7 bin dolar olur. Bu durum bana acayip geliyor.

Doğal ögelerin bu tarz kullanımının kişinin doğa duyarlılığına olası etkileri sizce ne olabilir?
Bu, zamanla bir standart hale geliyor. Neden yapıldığı da çok algılanmayan bir hoşluk oluyor. Kişiyi düşündürmekten çok, alıkoyan bir niteliğe bürünüyor.

Dünyada -ve giderek de ülkemizde- ilgi gören permakültür vb. felsefeler yeşilin bina cephe ve çatısında kullanımında bize ne şekilde yol gösterebilir?

Permakültür çok değerli bir görüştür. Permakültür mantığı ile tarım yaparsanız bambaşka bir dünya yaratırsınız. 10 bin metrekarelik bir yerde tek bitkiyle değil 15 bitki ile tarım yapmaktır. Permakültür, her anlamda bir dengeleme ve çeşitlendirme konusu. Gerçek bir doğa parçası için çeşitlilik şarttır. Örneğin, çim aslında çok monokültürel bir ögedir. Üç tane toprak, üç tane tohum karışımından oluşan bir şeydir. Gerçek bir doğa parçası için beş tane karışım komiktir. Çayırda 100 metrekarede 35 – 70 arası tür vardır. Bu, monokültürdür. Permakültür aslında sadece tarımsal bir kavram değil, yaşama dair bir kavramdır. Genlerin korunması, gerek biyolojik, gerekse kültürel anlamda son derece önemlidir. Permakültür sadece almak da değildir. Aldığını özümseyip tekrar bir kültür olarak üretmektir. Permakültür, monokültürün yarattığı durgunluğun ortadan kaldırılması için bir fırsattır.

Doğallıkların kaybolmasıyla, monokültürel bir topluma dönüşme riski artıyor. Bunun insandaki karşılığı ne olabilir?

Örneğin rezidans kavramı monokültürel bir kavramdır. Burası x sitesi, burası y sitesi, derken a otoparkı, c alanı..., Hayat bunların içinde ezberlenmiş bir hayat olarak gider ki, bu bir tükeniştir. Ancak bunu kent üretmiyor, bu tükeniş ekonomi mühendisleri tarafından üretilen bir tükeniştir. Ekonomi mühendislerinin bilinçli olarak insanları formatladığı bir şeydir. Modernite zaten insan beynine atılmış olan bir formattır. Fakat modernitenin hedefi içinde bu da olmakla birlikte, bu değildi. Bu tüketim formatı, hani size sunulanı yaparak mutlu olma formatı. Bugün bu, ne yazık ki bütün dünyanın yaşadığı bir süreçtir. Ekolojik yaklaşımların bugün geldiği nokta, tüketim toplumu üzerinden değerlendirildiğinde daha anlaşılır hale gelir.

Yeşil çatı uygulamalarının suistimal ediliyor olduğuna dair endişeler var. Sizce bu uygulamalar ne şekilde suistimal edilebilir?

Burada kentin yeşilliğini arttırmak her tarafını imara açıp çatıları yeşil çatı yapmak olarak bakılırsa bu bir komediye dönüşür. Örneğin, Ortaköy’de futbol sahası üzerine yapılmış bir binadan söz ediliyor. Binaları o kadar sıfırına kadar yapmışlar ki kamuya terk alanı kalmamış. Teras çatıyı kamuya terk etmişler. Bakın tehlike buradadır. Hani teras çatıyı yeşil yaptık onu da kamuya terk ediyoruz demişler. Yani bu bir şaka mı yoksa karikatür mü onu bilemiyorum. O zaman burada dikkat edilmesi gereken şey ortaya çıkıyor. Teras çatılar kazanılmış yeşil alanlar değildir. Teras çatılar bir yerden sonra zorunluluktur. Bu kadar can çekişen bir dünya varlığı içinde bir sorumluluktur. Bu bir övünç kaynağı değildir. Yeşil alan spekülasyon konusu olmamalıdır, esas konu budur.

Kime iş düşüyor bu durumda? Nasıl tedbir alınabilir?

Bence bu bir bilinçlendirme konusudur. Dikkat edin böyle bir tuzak var demek gerekiyor. Herkesin görevidir diye düşünüyorum, yani Peyzaj Mimarlar Odası’nın, Mimarlar Odası’nın, Kent Plancıları Odası’nın, hepsinin görevidir. Bütün bilinçlendirme kurumlarının bunun altını çizmeleri gerekir. Toronto’da yeni yapılacak tüm yapılarda yeşil çatı uygulaması zorunlu hale getirilmiş.

Amerika vb. ülkelerde de konu vergi indirimleri vb. uygulamalarla teşvik ediliyor. Türkiye’de konu sizce ne şekilde teşvik edilebilir?

Vergi indirimleri, imtiyazlar, mimarların sigortalanma potansiyelinin artması gibi konular güzel şeyler. Yani bu konuları geliştiren konular. Ama teşvik edilen şeyin ne olduğunu ve bütünsel olarak etkisini bilmek çok önemli. Teşvik alabilmek için neyi değiştirdiğini bilmen lazım. Bazen ekolojik bir iş yaptığınızı zannederken hiç de öyle bir iş yapmamış oluyorsunuz. Örneğin yeşil çatı yapıyorum diyorsunuz, kaç kilometre öteden kimbilir ne yok edilerek elde edilmiş toprak getiriyorsunuz. Bence toprağın korunmasına yönelik bir teşvik mekanizması geliştirilmeli, hatta toprağın kaybedilmemesi kanunu çıkmalı. Belli km. sınırları var ama o bile yeterli değil. Burada kesin olarak yapılması gereken şey; belli bir kilometre öteye hafriyatın çıkartılmasının engellenmesi ve stok alanlarının yaratılması. Belki de her 10 km de bir toprak stok alanı üretip, toprağı çalışıp eleyip tekrar adam edip, sonra da “sen bana bin metre küp inşaat toprağı verdin, ben de sana şu kadar metre küp kullanılır toprak veriyorum” diyerek o toprak değerlendirilebilir. Bu bir belediye uygulaması olmalı ve teşvik olacaksa da bu tarz şeylerde olmalı. Devlet kişiye destek verecekse kendi toprağını kullandığı için teşvik vermeli. Yani teşvik konusunda neyin teşvik edilmesi gerektiği çok önemli bir konu. Önemli olan, bütün o performansı tümel olarak görebilmek. Sadece aklen değil, aynı şekilde duyusal olarak, sezgilerimizle de bu işe yaklaşmamız lazım.

Deneyimlerinize dayanarak Türkiye’de mekan kullanıcılarının doğayla ilişkileri, bu konuda beklentileri hakkında bize neler söyleyebilirsiniz?

Türkiye’de bir hastalık vardır; yaprağını döken ağaç kullanmamak. Manolya, çam ya da ne dikecekseniz yaprağını döküyor mu diye sorarlar. Yani yaprağını dökmek kirliliktir, pisliktir gibi bakarlar. Ben de diyorum ki yaprağını dökmek yeniden çiçeklenmek demektir. Ayrıca insan biyoritmi için bu çok önemli. Yani ilkbaharda çiçeklenecek, sonra başka bir şey olacak. Kışın da çıplaklığını göreceksiniz ki döngüyü hissedelim. İnsanlar, çim yapıyoruz ama ayrık geliyor, kurtulamıyoruz, ne yapmalıyız diye soruyorlar. Ben de sorun orda zaten diyorum, bırakın ayrık devam etsin. Ayrık ile uğraşamazsınız. Şansınız yok bu konuda. Akıntıya kürek çekmeyelim. Bununla mücadele edemezsiniz. Doğaya çıktığımız zaman bu kadar konformist olamayız. Basit çözümler var aslında. Mesela bir müşterimiz için yaptığımız bir çalışmada bahçe düzenlemesi için bir bütçe yoktu. Sadece toprağı sulamayı önerdik. Suladığınız zaman zaten doğa fışkırıyor. Örneğin pek çok projede kullandığım sazımsı türler vardır. Kışın sararırlar ve kururlar. Kuru bir görüntü üreterek içlerindeki aksamı korurlar. Kuru hali de bir estetik değerdir aslında. Bir geliyorum hepsi sökülmüş. Bu bir tahammülsüzlüktür. Peki, böylesi bir gündemde sen ne yapıyorsun derseniz, yapabildiğimce diye cevap verebilirim. Ben de kendi eleştirdiğim bu duruma da proje üretiyorum. Fakat bunu yaparken de sorgulama sürecinden vazgeçmiyorum. Yani bir dirençle bunu yapıyorum. Ele aldığımız her konuyu sorgulayarak ve bütüncül değerlendirerek yaşamı zenginleştirici uygulamalar gerçekleştirebileceğimizi umuyorum.

Yorumlar

Muzaffer demirkesen 1 Mart 2017

Hocam keşke bu kainattaki muhteşem güzelliği son suz bir yaratıcının tasarladığını yani farkındalık iç dünyanızı daha ferahlatır düşünüyorum bütün bu doğadaki gülellik tabiata havale edilemez

Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)