EkoYapı Dergisi - Ekolojik Yapılar ve Yerleşim Dergisi

Ayrık Otu

Özlem Bahadır

Ayrık Otu - 1

Ağaca kendini zincirleyen genç ve öfkeli bir grubu gösteren o fotoğrafı gördüğümde kaç yaşındaydım hatırlamıyorum.O vakte kadar ağaç benim için gündelik yaşamın o kadar ayrıştırılamaz bir parçasıydı ki, zihnimde onu korumak - korumamak gibi özel bir eylem tarifi yoktu. Ağacı ve beraberinde benzeri birçok şeyi bir düşünce nesnesi yapışım ilk o yıllarda oldu.

O genç adamlar, ağaçlara herkesin verdiğini zannettiğim değeri ve önceliği vermeyebilecek insanlar olduğunu o gün o tek karede anlattı. Dağlar kızı Heidi kadar şen şakrak zihnimde kuşku, korku ve endişe sanırım o zamanlar başladı.

Bugünse korktuğum başıma geliyor. Hem de bir bir…

Gün geçmiyor ki, kültürel hafızamızdaki yeri, kişisel, toplumsal ve biyolojik önemi hiçe sayılarak ranta kurban edilmiş bir ağaç kıyımıyla, orman kıyımıyla karşılaşmayalım.

Sanki her yeni gün yeni bir ağaçla ve tabii üstündeki canlılıkla vedalaşıyoruz.

Bir şey yapmadan izleyici kalmak dokunuyor insana, insanlığını sorgulatıyor.

Çağdaşlarımın aldığı birçok karara katılmadığım ve hiçbir şekilde tasvip etmediğim sonraki nesiller için tarihçilerce dipnot olarak düşülsün istiyorum.

Ha bir de – kızımın hayalidir aslında- winx kızı gibi özel güçlerim olsun istiyorum. Bir şeyi değiştirmek için ışıklar çıkan elimi uzatıp isteğimi söylemem yetsin istiyorum.

“Rant uğruna kesilecek, kireçlenecek ya da muhtemel yangınlara kurban gidecek tüm ağaçlar yeniden çıksın... Bir günbatımı sonra yerine yapılacak binanın temelini yarsın... İkinci günbatımında çatıdan göğe uzansın... Ayrık otu gibi kimse onunla başedemesin”

Az sonra okuyacağınız durumu fark etmem için bu sözlerin ağzımdan dökülmesi gerekiyormuş. Sözde sihirli sözleri söyler söylemez -kafasına elma düşmüş Newton gibi- aniden fark ettim ki doğa zaten tedbirini almış, kendi panzehirini yaratmış. Ayrık otu bize bir uyarı aslında. Belki en iyi, bahçeyle uğraşanların bildiği – anladığı bir uyarı.

Hani ayrık otu ne kadar sökerseniz sökün tekrar çıkmanın mutlaka bir yolunu bulur, toprağında başkalarının büyümesine izin vermez ya... Bitkilerin de topraklarını betonlamamıza, bina yapmamıza izin vermediğini düşünsenize... Yenileri bir yana, eldekinden de olabiliriz. Bitkiler topraklarını bizden geri alabilir. Sadece harekete geçmek için o kritik eşiğin aşılmasını bekliyor olabilirler.

Küresel ısınmanın bizi daha büyük felaketlerden koruyan bir uyarı ve toparlanma süreci olması gibi, yaşanan ekolojik azalmaya karşı doğanın uyarısı bize bu sefer ayrık otlarının ulaklığında gelecek olabilir. Belki de olması an meselesidir. Henüz kritik eşiği aşmadığımız için her şey normal gibi gözüküyordur… O eşik aşıldığında, mesela artık yeryüzünde aslanın yaşayacak yeri kalmadığında zaten olacak olan odur. Yaban otu sadece yapması gerekeni yapacağı anı bekliyor, o vakte kadar da yol kenarlarında, merdiven altlarında, bahçelerde, olur olmadık her yerde –çaptan düşmemek için- antrenman yapıyor olabilir.

Bu küçük otların daha büyük ağbilerine, mesela gövdesi bilmem kaç insan gövdesi eden koca bir çınara alttan destek olması, bir nevi el vermesi halinde olabilecekleri düşünebiliyor musunuz?

Ayrık Otu - 2

« beni sakın karıştırma.. » «o iş olmaz» dedi –neye benzeteceğimi bilemediğim tuhaf sesiyle-OT.

Kalbim hop etti…

Sanki ayrık otu beni duydu: “Bulmacayı çözdün ey fani... Hadi şimdi beni al, genetik aşılama yapacağın ağaca götür” demek için yolumu kesiyor diye düşündüm –safça- ilk anda...

«Aklından bile geçirme... O iş olmaz»

Yineledi. «duymuyor musun?»

Duydum duymasına da algılayamıyorum ki. Bir OT benle konuşuyor.

Başıma tam şu dakikada güneş geçiyor olabilir mi?

“evet, bir gün bir olmazın olacağını biliyordum. Ama sanki, bir gün en parlak yıldız bana evrenin sırlarını açıklayacak, ya da güneş en tok sesiyle, -ağır, sakin ve karizmatik- bana varoluşu anlatacaktı... Yani ne bileyim bir Otun çatallı sesiyle beni azarladığı bir diyalog düşünmemiştim.

«öfkeyle hareket etmeyin... » dedi OT.

«Şiddete şiddetle karşılık vermenin herkes için yıkıcı sonuçları olur. »

Bu bilgece lafları söyleyen gerçekten şu karşımdaki OT olabilir mi?

Yolun kenarından bana doğru eğilmiş cılız yapraklarında konuşanın o olduğunu gösterecek bir işaret aradım.

«Beni süzmeyi bırak da dinle» dedi OT.

«Anlatacaklarım var...»

«Yıllar önce 90’ların başında Mikmakların kutsal dağı’nda bir taş ocağı açılması planlanmıştı ve tabii Mikmaklar bundan hiç hoşlanmadılar. Çevreciler de istemediler bunu. Haklılardı da...

Bunu durdurmak için verilere, analizlere başvurdular. Taş ocağı şirketiyse söylenen her şeyi kendi istatistikleri ve argümanlarıyla kolayca çürüttü. »

« mikmaklar da başka bir yol seçtiler »

«şarkı söylediler.. .Kurdular çadırlarını, bıkmadan, usanmadan haftalarca aynı şarkıyı söylediler. »

Dayanamadım...

«Ve sonunda şirket, taş ocağı açmaktan vazgeçti diyeceksin büyük ihtimalle..»

«evet vazgeçti... » dedi OT, bundan daha doğal ne olabilir ki der gibi...

«kimse bir şarkıyla tartışamaz ki... »

Sözleri kulağa hoş ama nasıl desem biraz da naif geliyordu. Aklım hala az önceki müthiş buluşumdaydı.

«bizde zaten kimse ne şarkıyla ne de bizle tartışmaya zahmet bile etmiyor...Yoksa ne şarkılar söyleniyor bilsen...»

« bu durumda ne öneriyorsun?»

…«OT? » eğildim… «cevap versene... »

Ses yok.

Sustu mu, yoksa hiç mi konuşmadı bilmiyorum.

Eğik gövdesi az önce olduğu gibi rüzgarda yavaşça sallanıyordu…

Filmlerde bilge kişinin yanıtlamadığı sorunun cevabını kendisinin bulacağını anlayan başkahraman mutlaka bir şekilde yanıtı bulur ve zorlukları yenerek gereğini yapar. Ama itiraf ediyorum ben kolayı seçecek gibiydim. Yorgundum ve acıkmıştım. Bir de hava çok sıcaktı.

“güneş kafaya böyle mi geçer?”

Eve doğru yürürken bir yandan da olan biteni düşünüyordum. OT haklıydı evet, konuya güzellikle yaklaşmak, insanları vicdanlarından yakalayabilmek elbette kulağa çok hoş geliyor.

Savaşma seviş felsefesi... “ve sevgi her şeyi yenecek..”

Otlarla hippilerin arası oldum olası iyidir zaten.

Ama anlattığın da sonuçta karşındakinin anlayabildiği kadar.

Bazen ne kadar anlatsan boş…

Ben şu yaban otlarının ağaçlara alttan alta el vermesi konusunu bir kenara atmayalım, bu işin üstüne gidelim derim... Genetikçiler ufaktan kafa yormaya başlasın bence.

Gidişata bakıyorum da…

Neme lazım... Bulunsun.


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)