EkoYapı Dergisi - Ekolojik Yapılar ve Yerleşim Dergisi

Sürdürülebilirlik, Tasarımın Özünde Olmalı

UrbAr Kentleşme ve Mimarlık

Ali KURAL

Mimaride sürdürülebilirliğin çok önemli bir konu olduğunu düşünüyorum. Sürdürülebilirliğin, tasarımın özünde var olması, daha temelden bazı önlemlerin alınması, dışarıdan giydirme gibi olmaması gerekiyor. Binayı tasarlayıp her yerine yapay iklimlendirme sistemleri yerleştirip daha sonra sürdürülebilirlik açısından tekrar baktığınız zaman bence bazı şeyler kaçırılıyor.

Öncelikle sizi ve ekibinizi biraz tanıyabilir miyiz? Projelerinizden, tasarım süreçlerinizden bahsedebilir misiniz? 

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nü 1995 yılında birincilik ile bitirdim. Fulbright bursu ile gittiğim Amerika Birleşik Devletleri’nde, Harvard Üniversitesi Graduate School of Design’da  kentsel tasarım ve mimarlık konusunda yüksek lisans yaptım. Yüksek lisansımı tamamladıktan bir süre Amerika’da çalıştım ve sonrasında Ankara’ya döndüm. Aileme ait olan mimarlık şirketinde iki yıl gibi bir süre birlikte projeler geliştirdik. Sonrasında tekrar Amerika’ya gittim ve farklı ofislerde çalıştım. Yaklaşık on senedir de İstanbul’da B. Deniz Çalış ile birlikte kurduğumuz UrbAr Kentleşme ve Mimarlık Ofisi’nde hem mimari, hem kentsel tasarım, hem de peyzaj çalışmalarımızı  farklı ölçekleri birbirinden ayırmadan ve disiplinler arasındaki sürekliliği bilinçli bir şekilde sürekli olarak yaşatmaya çalışarak yürütüyoruz. Kentsel tasarım mimarlık ile daha içi içe, ve aynı zamanda kendine ait bağımsız stüdyoları olabilirse yerini daha iyi bulabilecek diye düşünüyorum.

Mimari ve kentsel tasarım projelerinin birbirinden farklılaşan üretim süreçleri var. Ofisimiz yapı olarak her bir dalda da proje üretebilecek ekibe ve yetkinliğe sahip. Uzun süredir, yaklaşık 2007’den beri, İzmir’de - Çeşme ve Alaçatı’da - çalışıyoruz. Orada yaptığımız projeler uzun soluklu çalışma süreçleri gerektiriyor. Daha çok yoğun bölgelere kamusal yaya bölgeleri kazandırmak amacı ile farklı ölçeklerde müdahalelerle şehre yeni eklemlenen alanlarının daha düzgün gelişmesini sağlamak için kentsel tasarım, mimari projeler, parklar, meydan tasarımları, altyapı projeleri, cadde ve çevre düzenlemeleri yapıyoruz.

Alaçatı’da ilk yaptığımız proje, ismini de bizim koyduğumuz Değirmenaltı Meydanı oldu. Alaçatı’nın hemen çıkışında problemli, hurdalık, tanımsız, Belediye‘nin mülkiyetinde olan, aslında yerleşim alanının merkezinin dışında kalan bu alan zamanla şehrin girişi konuma gelmiş, tasarlanmamış, oldukça bakımsız ve kötü bir görüntüye sahip, bir yandan bir geçiş haline geldiği ve ticaret yapıldığı için çok hareketli, bir yandan da çok atıl mekanlara sahip bir alan idi. Bu alanı yeniden tasarlamak istedik ve burayı şehrin girişinde bir meydanlar silsilesi olarak düşündük. Bu bölge projemizle birlikte, yeraltı otoparkı, çarşısı, zemin kat dükanları ve üst katlarda konutları ve meydanları olan bir bakıma şehrin yeni bir gelişme aksı oldu. Proje kabul gördü ve çok başarılı oldu ondan sonra projenin ikinci etabı olan Yel Değirmenleri Parkı‘nı tasarladık. Bu iki proje arasında yaklaşık yedi, sekiz yıllık bir süreç var çünkü kentsel tasarımda farklı dinamikler söz konusu, belediyenin kendi içerisinde bir işleyişi var, halkın projeyi nasıl algıladığı ve buna cevap olarak ne yapılacağı zaman içinde gelişiyor. Bu süreç dahilinde çalışmalarımız sadece bu iki etapla sınırlı da kalmadı. Gerçekleşen veya proje olarak kalan pek çok farklı etapta, farklı ölçeklerde çalıştık.

Kent meydanı projelerinin daha katılımcı platformda geliştirilmesi için hangi yollara başvurulmalı?

Projelerin daha katılımcı olabilmesi için yarışma yapılsın veya direkt iş verilsin gibi siyah beyaz bir ayrım yok diye düşünüyorum.  

Bu yüzden bu sorunun cevabı da biraz zor. Yarışmaların zor kısmı, idarenin isteği ile yarışmadan gelen sonuç ve ürün arasında bazen farklılıkların olması. İdare belli bir amaçla yola çıkıyor; ama yarışma süreci ve yarışmacıların katılımı konuyu başka bir yere götürebiliyor. Türkiye’de kamu bütçeleri çok kısıtlı. Yüksek maliyetli veya tam olarak idarenin isteklerini, ihtiyaç programını karşılamayan projeler çıktığı zaman da yarışmaların çoğu neden uygulanamıyor diye sorguluyoruz. 

Halka açık alanların tasarımında mutlaka katılımcı bir sürecin olması gerekiyor ve bilgi teknolojileri bu katılım süreçleri için çok uygun. Belli program ve yöntemlerle oradaki hayatta nasıl bir akış var, neler isteniyor, neler istenmiyor, neler kalmalı, neler değişmeli gibi online katılım süreçleri bile oluşturulabilir. 

Daha küçük ölçekli sosyal dokularda ilişkiler daha direkt sürdürülebiliyor. Ama, İstanbul gibi bir metropol bu konuda zor bir şehir, çünkü çok fazla paydaş var, dolayısıyla böyle bir katılımcı süreci yönetmek de çok daha zorlaşıyor. Büyük ve hızla yapılaşan kentlerde yeşil ve kamusal alanların özelleştirilmesi gibi sorunlar var. Bugün özel mülkiyetteki alanları toplayıp kamusal alan yaratamazsınız; çünkü onun maliyetini karşılayamazsınız. Bu nedenle geriye dönüşü olmayan planlama süreçlerinde çok dikkatli olmak gerekiyor.

Mimarlığın sürdürülebilir ve ekolojik boyutu ile ilgili görüşlerinizi almak isteriz. Ülkemizde yapılan çalışmalarda bu kavramların özümsendiğini, doğru algılandığını ve uygulandığını düşünüyor musunuz? Malzeme seçimlerinizde öne çıkan kriterler neler?

Mimaride sürdürülebilirliğin çok önemli bir konu olduğunu düşünüyorum. Sürdürülebilirliğin, tasarımın özünde var olması, daha temelden bazı önlemlerin alınması, dışarıdan giydirme gibi olmaması gerekiyor. Binayı tasarlayıp her yerine yapay iklimlendirme sistemleri yerleştirip daha sonra sürdürülebilirlik açısından tekrar baktığınız zaman bence bazı şeyler kaçırılıyor. Örneğin bir projede çok radikal bir şekilde yapay ve yüksek enerji gerektiren iklimlendirme sistemleri kullanmayalım kararı verilse ve proje bu karara göre çözülse farklı bir yaklaşım olur. 

Sürdürülebilirliğin içine bir çok konu giriyor; bir vaziyet planı hazırlayacağınızda çalışacağınız arazinin iyi ve zayıf yönlerini irdelerseniz, doğal yapısıyla uyumlu bir tasarım yaparsanız, yapıların çevresinde atıl alanlar bırakmazsanız sürdürülebilir yaklaşımda bulunmuş olursunuz. 

Biz ofis olarak hiç bir zaman projelere bir ‘Tabula Rasa’ gibi bakmak istemiyoruz. Bize boş bir arazi verildi, çevresi yok, biz binamızı tasarlayalım oraya nasıl uygulanırsa uygulansın, şeklinde düşünmüyoruz. Her zaman orada uğraşmamız gereken bir malzeme var; arazi, iklim, çevre verileri, dokusu olduğunu dikkate alıyoruz. Ben sürdürülebilirliği biraz da bu noktalarda aramaya çalışıyorum. 

Siz aynı zamanda eğitmensiniz, Üniversitelerin ilgili fakültelerinde bu konu kendine yeteri kadar yer bulabiliyor mu?

Son zamanlarda buluyor, ilk başlarda sürdürülebilirliğe karşı bir direnç vardı ve hisler karışıktı. Kavram oluşmaya başladığı zaman göze çarpan bir biçimi yoktu, ilk örnekleri teknik ve işlevsel detayların yapıyı biçimlendirdiği örneklerdi. Sürdürülebilirlik mimarinin özünde yakalanabilirse o zaman tasarım serbest kalıyor, tasarıma dışarıdan giydirilen bir şey olmaya başladığı zaman tam oturmuyor bence. 

Bu sayımızın dosya konusu sürdürülebilir cephe ve çatı sistemleri. Yapının kimliği olan cephe ve çatılar kent mimarisi, dokusu ve sürdürülebilirliği açısından önem taşımakta. Bu bağlamda cephe ve çatı mimarisinin biçim, işlev, yapı ve anlam açısından önemi nedir? 

Güzel bir tasarım ve proje, hoş bir etki yaratıyor olabilir ancak, aynı zamanda başka fonksiyonlara da sahip ve sürdürülebilirlik adına bir şeyler üretebiliyor ise bana ilginç geliyor. Yeşil çatılar tasarımlarımızda çok sık uyguladığımız bir yöntem, özellikle bodrum katların üzerinde uyguladığımızda yapıların zemin katında geniş ve kullanışlı dış mekanlar planlayabiliyoruz. 
Cephede de benzer şekilde, cephe sistemi yapının özünden gelmeli, belki bir giydirme veya süsleme olarak gözükebilir ama bir fonksiyonu da olmalı. Örneğin cephe, arka planda binanın iklimlendirmesine katkı sağlayarak farklı bir mikroklima yaratabilir, güneş ışınlarını yapının içerisine almadan dışarıda kesen fonksiyonları olabilirse bina sisteminin bir parçası olmayı başarabilir. Bu konuyla ilgili bir denememiz Samsun’da hayata geçirdiğimiz Samsun’un bütün çöpünün toplandığı bir katı atık merkezinde oldu. Katı atık merkezinin girişinde ziyaretçileri ağırlayan, bilgilendiren ufak bir müze yaptık. Burada jaluzi tarzı cam havalandırma üniteleri tasarladık ve hiç yapay iklimlendirme kullanmadık. 

ODTÜ için yaptığımız yurt binasında ise cephe tasarımında hem iklimlendirme hem de sosyal anlamda sürdürülebilirlik adına deneysel bir çalışma yaptık. İki buçuk metrelik çıkmalar tasarladık. Geleneksel olarak tekil bir mimari yapı elemanını çoğul olarak kullandık. Proje dört katlı bir yapı olmasına rağmen çıkmaların etkisi ile insan ölçeğinde bir his uyandırıyor. Binanın yatak odalarının pencerelerinin kotunu konvansiyonel pencere yüksekliğinden daha aşağıda bir kota indirdik. Söveye doğru elli santim dışarıya çıkardık. Böylece iç mekanda ufak bir oturma nişi yaratmış olduk. Çalışma odalarında ise pencereleri yükselterek sövelerin güneş kırıcı olarak çalışmasını amaçladık ve çalışma odalarında ışığı kontrol etmeyi başardık.

Bir proje hayata geçireceksiniz, bütçeniz sınırsız, tasarımınıza hiç kimse müdahale etmeyecek...Bu proje nerede olurdu? Fonksiyonu ne olurdu ve ağırlıklı olarak hangi malzemeyi kullanmayı tercih ederdiniz?

Kentsel tasarım ve mimarlık ölçeğinde, bu iki skalayı tamamen kapsayan bir proje yapmak isterim. Şehir tasarlamak demeyeceğim çünkü gerçek şehirler yaşayan olgular; ama şehre bir müdahalede bulunmak, şehir içindeki alanlarda çalışabilmek, konu ile ilgili yöntemleri geliştirebilmek ile ilgili bir açık kart isteyebilirim.


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)