EkoYapı Dergisi - Ekolojik Yapılar ve Yerleşim Dergisi

Doğru Kentsel Tasarım ile Bölünmüşlük Yerine Bütünleşik Bir Toplum

Dünyaca ünlü İngiliz Mimar Peter Barber, 3. Yeşil Binalar ve Ötesi Konferansı’nın  yıldız isimlerinden biriydi. Mimarlığı bir yandan tasarım, zanaatkârlık ve malzemelerin birleşimi iken; bir yandan da ekonomik, sosyal ve politik boyutları olan bir meslek olarak tanımlayan Peter Barber, konuşmasında kentlerin geleceği temasını yapıların ve kentlerin sürdürülebilirliği üzerinden ele aldı.

'Bina ile insan arasındaki ilişki şehirlerin formuyla doğru orantılı. Dolayısıyla şehirleri doğru tasarlamak bölünmüşlük yerine bütünleşik bir toplum yaratır. Zengin İle fakirin aynı mahallede yaşayabilir olması önemli, aksi durum benim için bir cehennem... Cennet ise zenginin, fakirin, farklı ırk ve dinlerin bir arada olduğu bir toplum... İşte bunlar bizim kararlarımızda öne çıkan asıl kriterler. ''

Merhabalar, öncelikle davetiniz için çok teşekkür ederim. Burada, güzel şehrinizde olmaktan mutluluk duyduğumu belirterek konuşmama başlamak istiyorum. Tanımadığım bir ortamda kendi şehrim olan Londra’dan bahsetmenin biraz garip bir his olduğunu söyleyebilirim. Bizim şehirlerimiz ve sizin şehirleriniz arasında bir paralellik olduğunu düşünüyorum ve bu noktada Londra’daki çalışmalarımdan ve projelerimden bahsedeceğim. Çalışmalarımızın arkasındaki ideolojik ve politik bağlamdan söz etmek istiyorum. 

Londra’da ciddi bir konut krizi var ve 170.000 kişi evsiz. Bilinen en zengin şehirlerden biri olan Londra’nın gelir dağılımında büyük bir dengesizlik söz konusu. Bu da hükümetin şehir planlamaları ile ilgili  yaptığı hatalardan kaynaklanıyor. 1977 yılına kadar sosyal konutlar inşa etmek konusunda ülkemiz gurur kaynağı idi; fakat 1977’den sonra gelen hükümetler mevcut sosyal konutları yıkarak özel sektöre sattı ve bunun sonuçlarını da şu anda yaşıyoruz.

Günümüzde Londra’da büyük konutların yapımı söz konusu ve bu konutlar bir ürün, yatırım ve para kazanma aracı olarak ele alınıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hükümet yılda 150.000 konut üretebiliyordu, şu anda o günlere oranla çok daha zengin olan Londra günümüzde de aynı performansı sergileyebilir diye düşünüyorum. Demokratik bir sistemimiz olduğu için hükümete gidip bu sizin hatanız diyebiliriz; ama diğer taraftan bu olayda hepimizin hataları var, çünkü bu hükümetlere biz oy veriyoruz. Özgür bir basınımız var, fakat buna rağmen bu olaylar hâlâ devam ediyor. 

Eğer bir konut açığı varsa, şehirde nasıl konutlar inşa edebiliriz ve bu konutların inşaat prensipleri ne olabilir? sorusunu sormak gerekiyor. Londra gibi bir kentteki binaların %70’ini konutlar oluşturuyor. Bu da demek oluyor ki konutları inşa ederken aslında şehri inşa etmiş oluyoruz.Yani konut, kenti yaratan, sokağı tanımlayan, meydanları çevreleyen şey. En az onun kadar önemli olan başka bir konu da kamusal mekânlar...

Marakeş Jemaa el-Fnaa Meydanı

Hepimiz kamusal mekânın ne demek olduğunu biliyoruz. Kamusal mekânlar genellikle bir araya gelemeyen insanları buluşturur. Bu alanlarda insanlar birbirlerine görünür olur. 
Marakeş’te yer alan Jemaa el-Fnaa meydanı benim çok sevdiğim bir yer.  Her akşam canlı, hikaye anlatıcıları, yılan oynatıcıları, müzisyenler, seyyar satıcılar... Bana göre orası kamusal mekânın nasıl olabileceğine dair önemli bir örnek. Jemaa el-Fnaa kelimesinin çevirilerinden birisi “the mosque of nothing” (hiçbir şeyin camisi). “Kamusal mekân tam olarak da bu değil mi?” Hiçbir şeyin camisi... 

Kamusal mekânın kullanım biçimi olarak bakarsak; ideolojilerden bağımsız, kendimizi ifade edebileceğimiz bir yer. Bu yüzden “hiçbir şeyin camisi” çevirisini çok doğru buluyorum. Bu tür alanlar herkese ait aynı zamanda hiç kimseye aittir. Bu yüzden benim için konutlar arasında kalan konut dışı alanlar da konutun kendisi kadar öneme sahip. 

İnsanlar ve mimari, mekan ve kültür arasındaki ilişki beni çok etkiliyor. Şehirlerimizi bizler oluşturuyoruz ama daha sonra şehirlerde bir nevi toplumları oluşturuyorlar ve o toplum şehir içinde akıp gidiyor. 

Binalar insanların yapabileceği şeylerin fikri etrafında şekilleniyor.  Marksist Walter Benjamin; mimarinin, içinde yaşayan bir yaşam olmadıkça hiç bir anlam ifade etmediğini söylüyor. Sokak, şehrin temel yapı taşı, tüm şehirler sokaklar etrafında organize oluyor. Bu nedenle biz projelerimize bu fikirden yola çıkarak başlıyoruz. Bence mimarlığın en etkileyici ve ilgi çekici tarafı insan ve bina arasındaki ilişki... Bazı insanlar için bina bir ‘obje’ iken benim için insanların binaları nasıl kullandıkları, nasıl sahiplenip benimsedikleri önemli... Ben daha çok, yaşam alanı koşullarının toplum ve kültür tarafından uygunluğunu düşünüyorum ve bu zorunlu uygunluk karşısında mimarlığın “sosyal eylem ve aktivite potansiyeli yaratabileceğini” düşünüyorum.

Benim için önemli olan ilk şey; binanın yapılacağı bölgenin /caddenin konumu, orada insanların nasıl hareket ettiği ve nasıl şehrin bir parçası haline geleceği... tabi insanlar tarafından da özümsenip sahiplenilmesi önemli... Bu çok enteransan bir ilişki; aslında mimarlık insanları bazı davranışlarda bulunmaya zorlamaz ama insanların davranışlarını etkiler. Bu etkileşim, şehirlerin sürdürülebilir olması, ekolojik olması ve sosyal sürdürülebilirliğiyle de bağlantılı bir etkileşim. Benim için sürdürülebilirlik bir yandan ekoloji ile bağlantılıyken bir yandan da sosyal sürdürülebilirlikle ilgili... Bina ile insan arasındaki ilişki şehirlerin formuyla doğru orantılı. Dolayısıyla şehirleri doğru tasarlamak bölünmüşlük yerine bütünleşik bir toplum yaratır. Zengin ile fakirin aynı mahallede yaşayabilir olması önemli, aksi durum benim için bir cehennem... Cennet ise zenginin, fakirin, farklı ırk ve dinlerin bir arada olduğu bir toplum... İşte bunlar bizim kararlarımızda öne çıkan asıl kriterler.

Yüksek katlı binaların ayrıştırılmış kentler  yarattığını düşünüyorum. Bence problemin belli bir kısmını bu yapılar oluşturuyor. Sokak olgusu bu ayrışmaya bir çözüm. Biz konut projelerimizde kentin kamusal mekânlarını temel alıyoruz. Kentteki birçok proje, çevresinde duvarlar, çitler olan evlerden oluşuyor...İnsanların kentle ilişkisini sınırlayan yüksek katlı konutlar üretiliyor. Biz ise daha düşük katlı, yoğun kentleşme olanakları üzerine düşünüyoruz. Net biçimde düzenlenmiş sokaklar etrafında organize olan kentler. Çünkü bence sokaklar toplumun tesadüfi şekilde bir araya gelebildiği mekânlar. Evden dışarı çıkınca  komşularınızla karşılaşabilirsiniz. Ayrıca, sokak hem herkese ait hem de hiç kimseye ait olmayan bir yer olduğu için, zenginlerin, fakirlerin, farklı kültürel altyapılardan gelen insanların birbirlerini görebileceği bir yer. Birleşmiş bir topluma sahip olmak çok değerlidir. Bence mimarlık ve belli bir tür şehircilik buna yardım edebilir ve ayrışmanın üstesinden gelebilir.

“Hundred Mile City” projemiz yine sokak temelli bir sosyal konut projesi. Çok farklı bir fikir değil aslında. İnsan ölçeğinde sokak temelli evler yapmalıyız. 4 – 5 katlı evler ve daha dar sokaklarda birçok insan yaşayabilir. Dar sokaklar insanların daha rahat bir araya gelebileceği iletişim kurabileceği mekânlar. Özel alan ihtiyaçlarını da avlular ile karşılayabiliriz. Avlu Türk kültüründe önemli bir yere sahip ancak İngiltere’de daha seyrek görülen bir tipoloji. Avlu, projelerimizde en çok kullandığımız şeylerden birisi.

Daha önce mimari ile insan arasındaki ilişkiden bahsederken insanların davranışlarının çok tahmin edilebilir olmadığını söylemiştim. Biz toplumlardan ziyade  bir toplumun vücut bulabileceği koşullar ve ortamlar yaratabiliriz. 

Şu anda Londra’da 170.000 evsiz var ve otoriteler bu insanlar için geçici konutlar inşa ediyorlar. Tipik olarak evsizler için yapılan projeler son derece karanlık ve kasvetli koridorlardan oluşuyor. Bu kasvetli ortamlar maalesef evsizlerin psikolojisini destekler nitelikte değil. Genelde evsiz insanlar zaten birçok psikolojik sorunla baş etmek zorunda kalıyor.

Bu noktada “Holmes Road Studios” projemizden bahsetmek istiyorum.  Camden yerel yönetimi biriken vergileri yoksul insanların yararı için kullanmak amacıyla bize ulaştı. Proje için seçilen binaların bir bölümü oldukça kötü durumdaydı.  Mevcut binaları onarmamızı ve  odaların koridora açıldığı geleneksel bir hostel yapmamızı istediler. Ancak ben odaların koridor yerine bahçeye bakabileceğini düşündüm. Odalar, insanların birlikte çalıştığı, kendi yiyeceklerini yetiştirdiği bir bahçenin çevresinde yer alabilir. Aslında bu baya tarihsel bir tipoloji. Evlerin ortak bahçelerinin olması, sorunları olan ve izole yaşıyan insanlar için sosyalleşme olanaklarını arttırabilir. Diğer insanlarla birlikte olabilirler ve böylece onlara yardım edebilecek insanlarla da tanışırlar. Holmesroad bu düşüncelerle oluşturuldu. Böylece orada yaşayanların psikolojik sağlığını geliştirebileceği, sosyalleşebileceği bir ortam yaratıldı. 

Londra’da 2 milyon konuta ihtiyacımız var ve bu durumda sosyal konutları nereye yerleştireceğiz sorunu ile karşı karşıya kalıyoruz. Bence sosyal konutlar banliyö bölgelerinde şehre zarar vermeden yapılmalı.


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)