<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>Mimar Röportajı &#8211; EkoYapı Dergisi</title>
	<atom:link href="https://ekoyapidergisi.org/tag/mimar-roportaji/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ekoyapidergisi.org</link>
	<description>Sorumlu Mimarlık ve Yapı Platformu</description>
	<lastBuildDate>Wed, 29 Apr 2026 17:41:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1</generator>

<image>
	<url>https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/cropped-ekoyapi_logo-32x32.png</url>
	<title>Mimar Röportajı &#8211; EkoYapı Dergisi</title>
	<link>https://ekoyapidergisi.org</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Murat Yılmaz: Eğer Binalar Ağaç Olsaydı Şehirler Orman Olurdu</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/murat-yilmaz-dome-partners/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/murat-yilmaz-dome-partners/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 13:25:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Dome+Parners]]></category>
		<category><![CDATA[Mimar Röportajı]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Yılmaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/?p=85474</guid>

					<description><![CDATA[DOME+Partners’ın sürdürülebilirlik vizyonunu ve "Doğal Mekân" kavramını anlatıyor. Mimarlıkta sorumluluk ve geleceğin tasarım bilinci üzerine özel röportaj.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Bu röportaj Türkçe Edisyonda <a href="https://www.kale.com.tr/" target="_blank" rel="noopener">KALEBODUR</a><br>İngilizce Edisyonda <a href="https://www.cuhadaroglu.com/" target="_blank" rel="noopener">ÇUHADAROĞLU</a> İş birliği ile gerçekleştirilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Murat Yılmaz, DOME+Partners’ın kurucu ortağı olarak mimarlığı yalnızca yapı üretimi değil, uzun vadeli bir sorumluluk alanı olarak ele alıyor. 1997’den bu yana uluslararası ölçekte üretim yapan ofisin yaklaşımı; sürdürülebilirlik, bağlam ve etik değerler ekseninde şekilleniyor. “Doğal mekân” fikrini tasarım pratiğinin merkezine yerleştiren Murat Yılmaz ile bu sayıda Mimarlıkta Sorumluluk ve geleceğe karşı tasarım bilinci üzerine konuştuk.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><a href="https://ekoyapidergisi.org/rams-beyond-istanbul-a-en-iyi-karma-kullanim-gelistirme-odulu/">Dome+Partners</a>’ın 1997’de başlayan yolculuğu bugün uluslararası ölçekte devam ediyor ve farklı coğrafyalarda da ofisleriniz bulunuyor. Bu süreçte ofisin tasarım yaklaşımı nasıl evrildi? Geriye dönüp baktığınızda değişmeden kalan temel ilke ne oldu? </strong></p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="756" height="506" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_8.jpg" alt="" class="wp-image-85486" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_8.jpg 756w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_8-300x201.jpg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_8-628x420.jpg 628w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_8-150x100.jpg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_8-696x466.jpg 696w" sizes="(max-width: 756px) 100vw, 756px" /><figcaption class="wp-element-caption"><br>DOME+Partners Kurucu Ortak Murat Yılmaz</figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph">Aslında bu iki soru biraz iç içe gelişti. Uluslararası olmak ve uluslararası ölçekte ortak bir fikir üretmek bizim için birlikte düşünülmesi gereken konulardı ve en baştan kendimize şunu sorduk; “biz ne yapmak istiyoruz? neyi başarı olarak tanımlıyoruz?” Uzun süre düşündük, değerlendirdik, birçok uluslararası ve Türk mimarlık pratiğini inceledik. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Kendi içsel arayışımda vardığım nokta şuydu; eğer bu masaya oturuyorsak, çok ortaklı, uluslararası ölçekte çalışan, yeşil binalar üreten bir proje ve tasarım ofisi olmalıyız. Bu, benim koyduğum temel vizyondu ve 14 Eylül 1997’de bu yolculuğa çıktığımda eğer bunu yapmayacaksam neden yapıyorum diye sordum kendime. Hedef buydu ve nasıl yapılacağı ise bambaşka bir meseleydi. </p>



<h3 class="wp-block-heading has-text-align-center">Murat Yılmaz: Bir yapı, gerçeklikten kopuk bir pazarlama görseline dönüşmemeli; uzun vadeli mekânsal ve toplumsal değer üretmelidir<em>.</em></h3>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bu vizyonu koyduğunuzda, bunun bir “hayal” mi yoksa somut bir yol haritası mı olduğuna nasıl karar verdiniz?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gençsiniz, tek başınasınız ve koyduğunuz hedef, bulunduğunuz koşulların çok ötesinde görünüyor. İnsanlar bunu idealist bir bakış olarak değerlendirebiliyor. Ama benim temel inancım şuydu; evet bu yapılabilir bir şey ama asıl soru bizim buna yetecek sabrımız var mıydı. Ben o sabrın bizde olduğuna inandım ve o günden bugüne de aynı hedefe sabit kaldık. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazen şunu söylüyorum; kendimi çok zeki, çok yetenekli biri olarak tanımlamıyorum ama 30 yıl önce verdiğim bir karar var ve ben hala o yolda yürüyorum. Sağdan soldan küçük sapmalar olsa da ana eksen hiç değişmedi. Bunun da bizi bir noktaya taşıdığına inanıyorum. Yolun neresindeyiz, yarısını geçtik mi bilmiyorum ama hala gidecek yolumuz olduğunu biliyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bu noktada vizyon ile pratik arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz ve bu</strong> <strong>bakış açısı mimarın rolünü nasıl</strong> <strong>tanımlıyor?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu anlattıklarım biraz idari ve vizyoner bir taraf. Mesleki vizyonum ise üniversite yıllarından, hocalarımdan, birlikte çalıştığım ekiplerle ve sonrasında kendi pratiğimde şekillendi. Türkiye’de ve yurt dışında inandığım, takip ettiğim meslektaşlarıma baktığımda şunu fark ettim; biz aslında doğanın içinde bir şey yapıyoruz ve mekanın özü doğa. Biz sadece ona bir çerçeve, bir sınır koyuyoruz; yaşamak, korunmak, ısınmak, mahremiyet sağlamak için. O sınırla birlikte doğa mekana dönüşüyor. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu noktada mimarın hedefi ne olmalı diye düşündüğümüzde ise doğaya en az zarar veren, sürdürülebilir, en az enerjiyle var olabilen mekanlar üretmek olduğunu görüyoruz. Ben hep şunu düşündüm; “eğer binalar ağaç olsaydı, şehirler orman olurdu”. İnancım şu; binalar da bir ağaç gibi kendi ekolojisini kurabilir, enerjisini alabilir, dönüştürebilir, nefes alabilir. Teknolojiye ihtiyacı var ama sonuçta bu mümkün.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu düşünceyle tasarımımızın temelini “doğal mekan” kavramı üzerine kurduk. Ofisimizin ismi de buradan geliyor; “Dome” doğal mekanın kısaltması. Elbette farklı isim alternatifleri vardı ama geçmişten bugüne değişmeyen şey doğal mekan fikri oldu ve gelecekte de bunu üretmeye devam edeceğiz.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img decoding="async" width="756" height="422" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_5.jpg" alt="" class="wp-image-85487" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_5.jpg 756w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_5-300x167.jpg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_5-752x420.jpg 752w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_5-150x84.jpg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_5-696x389.jpg 696w" sizes="(max-width: 756px) 100vw, 756px" /><figcaption class="wp-element-caption">DOME+Partners Proje Görseli</figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>“Doğal mekân” kavramının sınırları </strong><strong>sizce nerede başlıyor, nerede biti</strong><strong>yor? Türkiye ve yurtdışındaki projeleriniz</strong><strong>de bu yaklaşımı hayata geçirirken </strong><strong>karşılaştığınız temel zorluklar neler?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazen kendime soruyorum; doğal mekan fikri nereye kadar gidebilir? Mesela uzay da bir doğa. Uzayda doğal bir mekan tasarlamak beni çok heyecanlandırıyor. Orada hava yok, sıcaklık ekstrem, bambaşka teknolojik veriler var ama yine de orası da bir doğa. Bu hedef hem idari hem tasarımsal olarak beni hala motive ediyor. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu mesleği seçmemin temel sebebi de bu. Yaşamak, kazanmak, hayatı sürdürmek her meslekte mümkün ama mimarlıkta bunu yaparken aynı zamanda faydalı olabileceğimi hissediyorum. Elbette her zaman yüzde yüz başaramıyorsunuz; bazen yüzde on, bazen yüzde seksen. Ama denemeye devam ediyoruz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye özelinde karşılaştığımız en büyük engellerden biri finansman ve bütçe, ikincisi kültür; az ama değerli üretmekle çok ama değersiz üretmek arasındaki farkı hala tam olarak oturtabilmiş değiliz. Üçüncüsü ise siyasi yapı ve bu aslında gayrimenkul üzerinden beslenen bir sistem ve tasarıma, yoğunluğa ve mekansal değere ciddi zarar veriyor. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünyada durum nasıl diye baktığımızda ise fark çok net; Türkiye’de arsa-yapı değeri oranı yaklaşık 1’e 3, Londra’da bu oran 1’e 28, New York’ta 1’e 18, Singapur’da 1’e 12 civarında. Biz bu değeri yakalayamadığımız sürece yapılan tasarımlar pazarlama görseline dönüşüyor ve gerçeklikle bağını koparıyor. Yurt dışında yaptığımız projelerde bu orana daha fazla yaklaşabiliyoruz. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Özellikle kültür projelerinde yüzde 80–90 seviyelerine çıkabiliyoruz. Örneğin, Almanya’da yaptığımız bazı projelerde 1’e 8’e kadar ulaştık, üstelik maliyet farkı çok yüksek değil; yüzde 20–30, bilemediniz 50 ama değer bambaşka bir noktaya çıkıyor. Türkiye’de ise bu finansal ve değersel yapı, hayal ettiğimiz noktaya ulaşmamızı zorlaştırıyor. Yine de bu ülke bizim ülkemiz ve her geçen gün daha iyiye gittiğine inanıyorum. Biz de bu sürecin içinde görevimizi yapmaya çalışıyoruz.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img decoding="async" width="756" height="504" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_7.jpg" alt="" class="wp-image-85489" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_7.jpg 756w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_7-300x200.jpg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_7-630x420.jpg 630w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_7-150x100.jpg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_7-696x464.jpg 696w" sizes="(max-width: 756px) 100vw, 756px" /><figcaption class="wp-element-caption">DOME+Partners Proje Görseli</figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Mimarlıkta Sorumluluk (Stewardship in Architecture) kavramı, mimarlığı yalnızca nasıl değil; neden ve kimin için </strong><strong>üretildiği üzerinden de sorguluyor. </strong><strong>DOME+Partners bu sorumluluk anlayışını kendi mimarlık pratiğinde nasıl yorumluyor?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu noktada değindiğiniz mimarlıkta sorumluluk kavramı bizim için çok önemli. Sorumluluk yalnızca “nasıl” değil, “neden” ve “kimin için” üretildiğiyle ilgili. Biz sadece yatırımcı için değil; şehir, mahalle, toplum ve dünya için üretim yapıyoruz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dome+Partners’ta bu sorumluluk anlayışının temelinde vizyon var, geleceğe inanmak ve faydalı olacağına inanmak var. Bugün, özellikle gençlerde ciddi bir umutsuzluk görüyorum. Oysa tarih bize şunu gösteriyor; medeniyetin ibresi sürekli yer değiştirir-bir dönem Bağdat merkezdir, bir dönem İstanbul, bir dönem Avrupa, bugün Asya. Bu döngü içinde yaşadığımız zamanı iyi anlamak ve geleceğe dair umudu kaybetmemek gerekiyor. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu umut ve inanç olmadan ne tasarım, ne kültür, ne finans anlamlı sonuçlar üretiyor. Kısaca en çok tıkandığımız nokta, geleceğe dair inancın kaybolduğu anlar… Benim kendi motivasyonum, bu dönemde yaşadığım için böyle olduğum bilinci. İnsan her dönemde pozitif bir duruş geliştirebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bu bakış açısı pratiğin ölçeğini nasıl</strong> <strong>etkiliyor?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Fiziksel ölçekte şunu fark ettik; tek tek iyi binalar yapmak yetmiyor ve ortak bir mekân anlayışı yoksa, bu yapıların toplam etkisi zayıf kalıyor. Bu yüzden kentsel tasarım ve master plan kavramlarını pratiğimizin merkezine aldık. Depremi öngörme, sosyallik, kültür ve değer üretimi ancak bütüncül planlamaylamümkün.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şu anda İstanbul’da bir bölgenin kentsel dönüşüm sürecinde danışmanlık yapıyoruz ve parça parça müdahaleler yerine, 50 yıllık bir perspektifle bütüncül planlama yapılması gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz. Çünkü insanlar evlerinde değil, sokakta yaşar. Londra’yı değerli kılan da dairelerin içi değil, sokağın sunduğu yaşamdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu ölçekte bir planlamada bütüncül yaklaşım ve çalışma çok belirleyici ve mimarın farkı da burada ortaya çıkıyor; emek, bilgi ve vizyoner kararlar&#8230; Türkiye’de kaçırdığımız şey, yaşam alanları üretimindeki sorun aslında finans değil; emeksizlik. Bu da değeri düşürüyor. Buradaki değeri sadece finansal olmamalı, yaşam değeri olarak düşünmek gerekiyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="756" height="480" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_parners_ekoyapi_4.jpg" alt="" class="wp-image-85490" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_parners_ekoyapi_4.jpg 756w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_parners_ekoyapi_4-300x190.jpg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_parners_ekoyapi_4-662x420.jpg 662w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_parners_ekoyapi_4-150x95.jpg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_parners_ekoyapi_4-696x442.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 756px) 100vw, 756px" /><figcaption class="wp-element-caption">DOME+Partners Proje Görseli</figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Malzeme ve sistem ilişkisine bakışınız bu noktada nasıl şekilleniyor?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sorun malzemede değil, sistemde diyebilirim. Örneğin bir cephede hangi taşı kullandığınızdan çok, o taşı hangi sistemle kullandığınız önemli. Sistem yanlışsa, dünyanın en iyi tasarımını da yapsanız sonuç iyi olmuyor. Biz projelerimize her zaman sistemle başlarız, sonra malzemeye geçeriz. Avrupa’da cephe firmalarının güçlü olmasının sebebi de bu; sistem üretirler. Bizde ise malzemeler farklı yerlerden geldiğinde sistem kurgulanmadığı için sonuç zayıflıyor. Bu yüzden danışmanlık ve süpervizyon hizmetini çok önemsiyoruz.</p>



<h3 class="wp-block-heading has-text-align-center">Murat Yılmaz: Sorumlu mimarlık yalnızca “nasıl” değil, “neden” ve “kimin için” üretildiğiyle de ilgili. Biz sadece yatırımcı için değil; şehir, mahalle, toplum ve dünya için üretim yapıyoruz.</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Malzeme üreticilerinin sorumluluğu ise bence inovasyon. Ayrıca yeni bir malzeme üretmekten çok, mevcut malzemeyi daha dayanıklı, daha sürdürülebilir ve sistemle uyumlu hâle getirmek de önemli. Japonya bu konuda çok iyi bir örnek; deprem gerçeğinden yola çıkarak hafif, yanmaz ve dayanıklı yapı kabukları geliştirdiler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Biz de yeni bir malzeme seçerken en kritik soruyu soruyoruz; “zamana ne kadar dayanıyor? iki yıl sonra ne oluyor?” Ayrıca üreticinin ürününün arkasında durması, uygulama sonrası süreci sahiplenmesi çok önemli. Bu bilinç olmayan markalarla çalışmamayı tercih ediyoruz. Özetle, iyi tasarım sadece güzel çizmekle bitmiyor. Sonuna kadar yönetmek, sorumluluk almak ve zamana karşı dayanıklı mekânlar üretmek gerekiyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="756" height="360" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_2.jpg" alt="" class="wp-image-85491" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_2.jpg 756w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_2-300x143.jpg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_2-150x71.jpg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_2-696x331.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 756px) 100vw, 756px" /><figcaption class="wp-element-caption">DOME+Partners Proje Görseli</figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Türkiye’de dijital teknolojileri erken benimseyen ofislerden biri olmanız, tasarım ve uygulama süreçlerinizi nasıl dönüştürdü? Dijital araçların mimari kalite üzerindeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu gerçekten güzel bir soru. Ben üniversitedeyken kâğıt, eskiz ve rapido ile çalışıyorduk; çizim, zihnimizdeki modelin yalnızca fotoğrafıydı. Sonra 2D AutoCAD geldi, süreç hızlandı ama hâlâ iki boyutluydu ve mimarlıkta harcadığımız emeğin bazen %50’si, bazen %70–80’i koordinasyon ve revizyona gidiyordu. Çakışmalar, hatalar, tekrarlar… Bu da hem emeği hem de kaliteyi düşürüyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">BIM ve Revit’le ilk kez 2003–2004 gibi tanıştık ve 2010’dan sonra tüm mimari üretimi bu sistem üzerinden yapmaya başladık. Çok disiplinli bir modelde çalışmak hataları ciddi şekilde azaltıyor ve gerçek bir ortak çalışma ortamı yaratıyor. Bu sayede kontrole harcadığımız zamanı tasarıma aktarabiliyoruz ve yüksek kalitede hızlı üretim yapabiliyoruz.&nbsp;</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="756" height="376" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_1.jpg" alt="" class="wp-image-85492" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_1.jpg 756w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_1-300x149.jpg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_1-150x75.jpg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_1-696x346.jpg 696w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/murat_yilmaz_dome_partners_ekoyapi_1-324x160.jpg 324w" sizes="auto, (max-width: 756px) 100vw, 756px" /><figcaption class="wp-element-caption">DOME+Partners Proje Görseli</figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>İklim krizi ve kaynak kısıtlarının mimarlığı yeniden tanımladığı bir dönemdeyiz. Sürdürülebilir ve sorumlu bir mimarlık pratiği kurmak isteyen genç mimarlara en önemli tavsiyeniz ne olurdu?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Aslında baştan beri söylediğim bir şey var; mimarlık ne kadar gerçekçi bir meslek olsa da, mutlaka bir ideale ihtiyaç duyar. Benim idealim, binanın bir ağaç gibi çalışabilmesi&#8230; Bu, bugün için tam anlamıyla mümkün değil belki ama bu bir hayal de değil, bir gerçeklik. Sadece zamana ve teknolojiye ihtiyacı var. O yüzden genç mimarlara şunu söyleyebilirim, “bu basamaklardan birinde mutlaka yer alın, vazgeçmeyin. En büyük tehlikenin ümitsizlik olduğunu unutmayın. Bugün&nbsp; belki ağacın %10’unu yapabiliyoruz ama yarın %20’sini, %30’unu yapabiliriz. İnanıyorum ki bir gün yaşam mekânları gerçekten bir ağaç gibi davranacak&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/murat-yilmaz-dome-partners/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mimarlık Gösterişli Biçimlerden Değil, Sessiz Huzurdan İbarettir.</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/mimarlik-gosterisli-bicimlerden-degil-sessiz-huzurdan-ibarettir/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/mimarlik-gosterisli-bicimlerden-degil-sessiz-huzurdan-ibarettir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Dec 2025 21:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Mental Design Works]]></category>
		<category><![CDATA[Mimar Röportajı]]></category>
		<category><![CDATA[Salih Çıkman]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Yapay Zeka ve Mimarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/mimarlik-gosterisli-bicimlerden-degil-sessiz-huzurdan-ibarettir/</guid>

					<description><![CDATA[Bu söyleşide, M﻿ental Design Works kurucusu Salih Çıkman ile zihinsel süreçlerini, malzemenin mimariye kattığı duyguları, teknolojinin güncel rolünü ve geleceğin mekânlarına dair vizyonlarını konuştuk.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Mental Design Works, mimarlığı yalnızca bir mekân üretimi değil, insanın duyuları, davranışları ve kültürel hafızasıyla kurduğu ilişkiyi tasarlama biçimi olarak ele alan bir ofis. Tasarımın duygusal, düşünsel ve teknolojik boyutlarını aynı potada eriten bu yaklaşım, hem malzemeye hem de deneyime yeni bir derinlik kazandırıyor. Farklı ölçeklerdeki projeler arasında kurdukları akışkan bağ, sürdürülebilirliği teknik bir gereklilikten çok etik bir duruş olarak okumaları ve dijital teknolojileri yaratıcı düşünceyi genişleten bir araç olarak kullanmaları, Mental Design Works’ün güncel mimarlık ortamında kendine özgü bir yer edinmesini sağlıyor. Bu söyleşide, ofisin kurucu ekibiyle tasarımın zihinsel süreçlerini, malzemenin mimariye kattığı duyguları, teknolojinin güncel rolünü ve geleceğin mekânlarına dair vizyonlarını konuştuk.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/salih-cikman4_1765881637.jpg" data-image="g7avytv3kc34" width="649.9431279620853" height="382" style="width: 649.943px; height: 382px;"></figure><p><strong>Mental Design Works, adından da anlaşılacağı gibi “tasarımı zihinsel bir süreç” olarak ele alıyor. Ofisin bu yaklaşımı günlük üretim pratiklerine nasıl yansıyor?</strong></p>
<p>Bizim için&nbsp; tasarım; yalnızca fiziksel bir biçim yaratma süreci değil, insanla mekân arasındaki duygusal bağı kurma sürecidir.Bir yapının nasıl göründüğü kadar, nasıl hissettirdiği bizim için belirleyicidir. Tasarım, malzemenin ötesinde bir düşünme biçimidir; doğayı, kültürü ve zamanı anlamlandırma çabasıdır.Ofiste alınan her karar — malzeme seçimi, mekânsal kurgu ya da strüktürel detay fark etmeksizin — önce düşünsel bir tartışmadan geçer. Üretim pratiğimizde hızdan çok anlamı, sonuçtan çok süreci önemseriz. Doğrusal bir aşamalar zinciri yerine, fikir, eskiz, modelleme ve eleştirinin birbirini beslediği döngüsel bir süreç izleriz. Bizim için bir projenin değeri, ne kadar hızlı tamamlandığında değil, ne kadar derinlikli düşünüldüğünde yatar. Mental Design Works’te hızlı bitirilmiş bir yapıdan ziyade, zamanında olgunlaşmış ve düşünülmüş bir mekân daha değerlidir.</p>
<p><strong>Farklı ölçeklerde — mimari, sergileme, iç mekân, deneyim tasarımı — projeler yürütüyorsunuz. Bu alanlar arasında kurduğunuz ilişki tasarım dilinizi nasıl biçimlendiriyor?</strong></p>
<p>Aslında tüm projelerimizde ortak bir kavramsal çerçeveyle hareket ediyoruz. Tasarımlarımız kullanıcı odaklı, deneyim temelli ve her zaman bağlamdan beslenen bir anlayışla şekilleniyor.</p>
<p>Farklı ölçeklerde çalışmak bizi daha bütüncül düşünmeye yöneltiyor. Örneğin bir sergi tasarımı, mekânın nasıl bir deneyim üretebileceğini öğretirken; bir mimari proje o deneyimin sürekliliğini sağlıyor. Ölçekler arasında geçiş yaptıkça tasarım dilimiz de esnekleşiyor — aynı fikir, farklı bağlamlarda yeni biçimlere dönüşüyor. Bu yaklaşım, tasarımı yaşayan bir organizma gibi sürekli evrilen bir sürece dönüştürüyor.</p><hr><p style="text-align: center;"><span style="color: rgb(49, 133, 155);"><strong>Bizim için sürdürülebilirlik öncelikle bir etik farkındalık meselesi. Yalnızca teknik bir zorunluluk ya da enerji hesabı değil; bir yaşam biçimi. Mimarların bu kavramı yeniden anlamlandırabilmesi için gösterişli teknolojilerden çok, sade, dürüst ve anlamlı bir malzeme diliyle konuşmaları gerektiğine inanıyorum.</strong></span></p><hr>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/salih-cikman3_1765881658.jpg" data-image="5xulfnyds1ra" width="679.4731707317073" height="388" style="width: 679.473px; height: 388px;"></figure><p><strong>Sürdürülebilirlik artık sadece enerji verimliliği değil, deneyimsel bir farkındalık meselesi olarak da görülüyor. Günümüzde sürdürülebilirlik kavramı sıklıkla yüzeysel biçimde kullanılıyor. Sizce bu kavramın yeniden anlam kazanması için mimarlar nasıl bir dil ve duruş geliştirmeli? Siz bu kavramı projelerinizde nasıl tanımlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Bizim için sürdürülebilirlik öncelikle bir etik farkındalık meselesi. Yalnızca teknik bir zorunluluk ya da enerji hesabı değil; bir yaşam biçimi. Mimarların bu kavramı yeniden anlamlandırabilmesi için gösterişli teknolojilerden çok, sade, dürüst ve anlamlı bir malzeme diliyle konuşmaları gerektiğine inanıyorum. Biz projelerimizde doğayla rekabet eden değil, onunla diyalog kuran yapılar üretmeye çalışıyoruz — çünkü gerçek sürdürülebilirlik hem çevresel hem de kültürel bir dengeyi içeriyor.</p>
<p>Dilimizi “ne kadar tükettiğimizden” çok, “ne kadar döngüsel düşünebildiğimize” göre kurmalıyız. Sıfır atık, yeniden kullanım ve yapı ömrü sonu planlaması gibi kavramlar tasarım anlayışımızın merkezinde yer alıyor.</p>
<p>Binalarımızı doğadan kopuk nesneler değil, yerel ekosistemin bir parçası olarak ele alıyoruz. Örneğin çatılarımızı ve cephelerimizi yalnızca yalıtım elemanı olarak değil, biyoçeşitliliği destekleyen yeşil alanlar olarak tasarlıyoruz. Sonuçta mimarlığın duruşu, bilimsel veriye dayalı, etik sorumluluk taşıyan ve binaları ekolojik sistemlerin parçası olarak gören bir anlayış üzerine kurulmalı. Ancak bu şekilde sürdürülebilirlik kavramını yüzeysellikten kurtarabiliriz.</p><hr><p style="text-align: center;"><span style="color: rgb(49, 133, 155);"><strong>‘‘Binalarımızı doğadan kopuk nesneler değil, yerel ekosistemin bir parçası olarak ele alıyoruz. Örneğin çatılarımızı ve cephelerimizi yalnızca yalıtım elemanı olarak değil, biyoçeşitliliği destekleyen yeşil alanlar olarak&nbsp;tasarlıyoruz.’’</strong></span></p><hr>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/salih-cikman2_1765881675.jpg" data-image="g0p481u6qct3" width="686.1898734177215" height="302" style="width: 686.19px; height: 302px;"></figure><p><strong>Malzeme seçiminde hem teknolojiye açık hem de yerel üretime duyarlı bir çizginiz var. Malzemenin sizi en çok etkilediği bir proje örneğini paylaşır mısınız?</strong></p>
<p>Mimarlık yolculuğumda malzeme her zaman bir başlangıç noktası oldu. Mies van der Rohe’nin Barcelona Pavyonu’nda modern cam ve çeliğin travertenle kurduğu yalın denge, Louis Kahn’ın Salk Enstitüsü’nde brüt betonun doğayla uyumu ya da Tadao Ando’nun ışığı bir malzeme gibi kullanma biçimi benim için her zaman ilham verici olmuştur. Ancak Mental Design Works olarak çizgimiz, bu klasik dersleri günümüzün yerellik ve teknoloji dengesiyle birleştirmektir. Bazı projelerde yerel taşı veya geleneksel ahşap işçiliğini ileri üretim yöntemleriyle buluşturmak heyecan verici olurken, bazılarında betonun su veya ışıkla kurduğu denge bizi etkiler. Malzeme bizim için yalnızca bir yapı bileşeni değil; yapının karakterini, hatta duygusunu tanımlayan bir varlıktır. Bu nedenle özenle yapılmış her projede, beni etkileyen yeni bir malzeme dili veya dokunuş mutlaka bulurum.</p>
<p><strong>Dijital üretim teknolojileri, mimarlıkta yalnızca bir araç değil, düşünme biçimini de değiştiriyor. Sizce teknoloji artık tasarımın neresinde duruyor?</strong></p>
<p>Teknoloji artık mimarlıkta sadece bir araç değil, düşünme biçiminin doğal bir parçası. Onu tasarımın merkezine koymuyoruz ama düşünme süreçlerimizi dönüştüren temel bir araç olarak görüyoruz. Dijital üretim teknolojileri, tasarım kararlarının arkasındaki mantığı çok daha hızlı test etmemizi sağlıyor. Artık sadece çizmekle kalmıyor; simüle ediyor, deneyimliyor, yeniden üretiyoruz. Teknoloji, hem zamandan tasarruf hem de üretim süreçlerinde daha yüksek hassasiyet ve verimlilik sunuyor.Ama en önemlisi, onu “ne için” ve “nasıl” kullandığımızı sorgulamaktır.&nbsp;</p><hr><p style="text-align: center;"><span style="color: rgb(49, 133, 155);"><strong>‘‘Arayışın tamamen ekonomik değerlere indirgenmesi, tasarımın ruhunu zayıflatıyor ve çevresel etkilerin göz ardı edilmesine yol açıyor. Yine de mimarların bu yapıyı içeriden dönüştürme şansı olduğuna inanıyorum.’’</strong></span></p><hr>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/salih-cikman_5_1765881697.jpg" data-image="hptebojlothi" width="658.0316027088037" height="406" style="width: 658.032px; height: 406px;"></figure><p><strong>Yapay zekâ, üretim süreçlerini hızlandırdığı kadar yaratıcılığı da yeniden tanımlıyor. Siz bu dönüşüme nasıl bakıyorsunuz?</strong></p>
<p>Yapay zekâ artık yalnızca üretim süreçlerini hızlandırmıyor; yaratıcılığın doğasını da değiştiriyor. Biz bu dönüşümü mimari vizyonumuzun bir uzantısı olarak görüyoruz.</p>
<p>Özellikle veri analizi, simülasyon ve malzeme optimizasyonu gibi alanlarda yapay zekâdan faydalanarak süreci daha analitik ve verimli hale getiriyoruz. Bizim için yapay zekâ, bir araçtan çok, yaratıcılığı yeniden tanımlamamıza olanak tanıyan bir düşünme ortağı.</p>
<p><strong>Dijital kültürle birlikte kullanıcı deneyimi de çok katmanlı hale geldi. Mimarlığın bu yeni “etkileşimli” çağda rolü sizce nasıl evriliyor?</strong></p>
<p>Mimarlık artık sadece fiziksel bir mekân tasarlamak değil; dijital ve duygusal alanları da kapsayan bir deneyim kurgulamak anlamına geliyor. Bu çağda mimarın rolü, kontrol eden değil, kurgulayan kişiye dönüşüyor. Artık kullanıcıyı sadece mekâna davet etmiyoruz; aynı zamanda onun mekânla etkileşim kurarak anlam üretmesini sağlıyoruz.Deneyim tasarımı, mekânı yaşayan bir hikâyeye dönüştürüyor. Elbette bu yaklaşım cesaret istiyor, çünkü kullanıcıya açık uçlu bir alan bırakmak her zaman kolay değil. Ama bence en samimi tasarım da tam olarak orada doğuyor. Bugün mimarlık, insanın yalnızca nasıl hissettiğini değil, nasıl davrandığını da şekillendiren bir disipline dönüşüyor.</p>
<p><strong>Mental Design Works’ün gelecek vizyonunda hangi kavramlar öne çıkıyor? Sizi şu anda en çok heyecanlandıran araştırma veya tasarım alanı nedir?</strong></p>
<p>Geleceğe dair vizyonumuz, kentlerin bugünkü sorunlarını derinlemesine anlamak ve uzun vadeli, hesap verebilir politikalarla çözüm üretmek üzerine kurulu. Şu anda bizi en çok heyecanlandıran konu “algı ekolojisi.” Mekânın insan duyularıyla —görme, işitme, dokunma gibi— kurduğu çok katmanlı ilişkiyi araştırıyoruz. Bu yaklaşım, geleceğin mimarisinin sadece “akıllı” değil, aynı zamanda “hissedilebilir” olması gerektiğini söylüyor. Ayrıca sürdürülebilirliği yalnızca çevresel değil, deneyimsel ve etik boyutlarıyla da ele alıyoruz. “Yerel üretim, küresel düşünce” ilkesiyle, yerel ekosistemi güçlendirirken küresel inovasyonla buluşturmayı hedefliyoruz.Şu anda bizi en çok motive eden alan ise, iç mekân ve deneyim tasarımıyla dijital üretim teknolojilerini birleştiren projeler. Kullanıcı hareketinin mekân üzerindeki etkisini derinleştiren ve sürdürülebilirliği destekleyen çalışmalar, geleceğe dair en büyük ilham kaynağımız.</p>
<p><strong>Bugünün inşaat sektörü, hız ve maliyet odaklı yaklaşımlarla mimarlığın toplumsal sorumluluk alanını daraltıyor olabilir mi? Sizi bu yapısal düzen içinde en çok rahatsız eden şey nedir? Ve sizce mimarların bu yapıyı içeriden dönüştürme şansı gerçekten var mı?</strong></p>
<p>Evet, günümüz inşaat sektöründe hız ve maliyet baskısı, mimarlığın insani yönünü gölgede bırakabiliyor. Beni en çok rahatsız eden şey, sürecin “ölçülebilir verimlilik” adına anlamını yitirmesi. Arayışın tamamen ekonomik değerlere indirgenmesi, tasarımın ruhunu zayıflatıyor ve çevresel etkilerin göz ardı edilmesine yol açıyor. Yine de mimarların bu yapıyı içeriden dönüştürme şansı olduğuna inanıyorum. Süreçleri yeniden müzakere ederek, ortak üretim modelleri kurarak, modüler ve onarıma açık sistemler geliştirerek bu dönüşüm mümkün. Çünkü sistemin içinde var olarak, alternatif üretim biçimlerini görünür kılabiliriz. Küçük ama tutarlı adımlar, uzun vadede büyük dönüşümleri başlatabilir.</p>
<p><strong>Sizin bir projeniz ve yıllar sonra sizinle konuşuyor. Size ne dese ‘tamam, doğru yapmışım’ dersiniz? Hangi cümle, sizin için mimar olarak bir yapının huzurunu tanımlar?&nbsp;</strong></p>
<p>Eğer bir gün bir projem bana “insanların hayatına dokundum” derse, o zaman doğru yaptığımı bilirim. İnsanlar o mekânda bir araya geliyorsa, orada yaşam akıyorsa, kendilerini iyi hissediyorlarsa — bu benim için en büyük başarıdır. Çünkü mimarlık bana göre gösterişli biçimlerden değil, sessiz huzurdan ibarettir. Bir yapının insana huzur verebilmesi, onun gerçekten yaşam bulduğunu gösterir.&nbsp;</p>
<p></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/mimarlik-gosterisli-bicimlerden-degil-sessiz-huzurdan-ibarettir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her Küçük Sürdürülebilirlik Stratejisi Bir Fark Yaratabilir</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/her-kucuk-surdurulebilirlik-stratejisi-bir-fark-yaratabilir/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/her-kucuk-surdurulebilirlik-stratejisi-bir-fark-yaratabilir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Oct 2025 21:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Evren Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[KO-Architects]]></category>
		<category><![CDATA[Malzeme ve Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Mimar Röportajı]]></category>
		<category><![CDATA[Mimaride Malzeme Kullanımı]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Mimari]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/her-kucuk-surdurulebilirlik-stratejisi-bir-fark-yaratabilir/</guid>

					<description><![CDATA[K﻿O-Architects’in kurucu ortağı Evren Öztürk, mimarlık pratiğini estetik bir üretim alanı kadar entelektüel bir sorgulama zemini olarak da görüyor. Tasarım yaklaşımı; sürdürülebilirlik, temsil ve mekânsal deneyim gibi pek çok başlıkla iç içe geçiyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>KO-Architects’in kurucu ortağı Evren Öztürk, mimarlık pratiğini estetik bir üretim alanı kadar entelektüel bir sorgulama zemini olarak da görüyor. Eğitimden pratiğe, teoriden uygulamaya uzanan tasarım yaklaşımı; sürdürülebilirlik, temsil ve mekânsal deneyim gibi pek çok başlıkla iç içe geçiyor. Bu söyleşide, Evren Öztürk’ün mesleki birikimini, KO Architects çatısı altındaki üretimlerini ve mimarlığa dair çoğu zaman görmezden gelinen soruları birlikte ele alıyoruz.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/EVREN_OZTURK_FOTO_1759401592.jpg" data-image="sot6f6dvop0x" alt="Evren Öztürk, Fotoğraf: Yiğit Şişmanoğlu" title="Evren Öztürk, Fotoğraf: Yiğit Şişmanoğlu"><figcaption>Evren Öztürk, Fotoğraf: Yiğit Şişmanoğlu</figcaption></figure>
<p><strong>İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden 2004 yılında mezun oldunuz ve bu dönemde aldığınız eğitim, özellikle düşünsel altyapınızı ve tasarıma yaklaşımınızı nasıl etkiledi? O yıllarda sizi en çok etkileyen projeler neler oldu?</strong></p>
<p>1999-2004 yılları arasında eğitim gördüğüm İTÜ Mimarlık Fakültesi, farklı mimarlık ekollerinden gelen güçlü akademisyenlerin bir arada bulunduğu çok sesli bir ortam sunuyordu. Hüseyin Kahvecioğlu, Arda İnceoğlu, Ferhan Yürekli, Selim Velioğlu, Alper Ünlü, Yıldız Sey, Sinan M. Şener, Belkıs Uluoğlu, Oruç Çakmaklı gibi isimlerin yürüttüğü temel tasarım ve mimari proje stüdyoları, birbirinden oldukça farklı—hatta zaman zaman çelişen—yaklaşımları bir arada deneyimleme imkânı sağlıyordu. Bu çeşitlilik, mimarlığa tek bir doğrultudan değil, çok katmanlı bir düşünce yapısıyla yaklaşmamı sağladı; bu anlamda kendimi şanslı hissediyorum.</p>
<p>Stüdyo derslerinin bu çok yönlü yapısının yanında, teorik derinliği olan tasarım ve sanat kuramları dersleri de düşünsel altyapımı önemli ölçüde şekillendirdi. Semra Aydınlı, Günkut Akın ve Zeynep Kuban’ın yürüttüğü dersler, tasarım sürecine kavramsal bir arka plan kazandırırken, Fiziksel Çevre Kontrolü Stüdyosu gibi uygulamaya dönük dersler ise çevresel veriler, aydınlatma, mekânik sistemler ve mutfak gibi iç mekân bileşenlerine dair kapsamlı bilgi edinmemi sağladı. Proje stüdyoları, tasarım kuramları ve çevresel/teknik bilgiler arasında kurulan bu üç yönlü etkileşim, bugünkü tasarım yaklaşımımda hâlâ belirleyici bir rol oynuyor.</p>
<p>O yıllarda uluslararası mimarlık ortamında beni en çok etkileyen akımlardan biri dekonstrüktivizm olmuştu. Bugün bu başlık altında anılmasa da, Daniel Libeskind’in Jewish Museum projesi ile Bernard Tschumi’nin Parc de la Villette projesi, özellikle kavramsal kurguları ve kuramsal derinlikleriyle dikkat çekiciydi. Libeskind’in&nbsp; End Space adlı çizim serisi ise mimarlığın sanatsal sınırlarını zorlayan doğasıyla ufuk açıcıydı. Diğer yandan, minimalizmi kendine özgü bir yorumla ele alan Tadao Ando’nun işleri de zihnimde önemli bir yer edindi. Ve elbette, teori ile pratiği güçlü biçimde bir araya getirme becerisiyle Rem Koolhaas o dönem mimarlıkla ilgilenen pek çok kişiyi etkileyen temel figürdü.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/GANTE_MUTFAK_YARIuMASI_1759401651.jpg" data-image="4rr8icwnpqkl"><figcaption>Gante Evin Kalbi Mutfak Yarışması 3.lük Ödülü</figcaption></figure>
<p><strong>2015 yılında Ceren Öztürk ile KO-architects’i kurdunuz. İkinizin de farklı güçlü yönleri olduğunu tahmin ediyorum. Eşinizle birlikte çalışmak, mimarlık pratiğinizi nasıl şekillendiriyor? İş ve özel hayat dengesini nasıl sağlıyorsunuz?&nbsp;</strong></p>
<p>Ceren ile birlikte Ko-Arch’ı kurduk. Genelde ilgilendiğimiz projeler birbirinden ayrı oldu. Şu sıralar Ceren, Amerika’nın çeşitli şehirlerinde sergi mekânlarına odaklanan projeler yürütüyor. Ben ise daha çok mağaza, ofis, fuar standı ve mimari yapı projeleriyle ilgileniyorum. Yani çoğu zaman farklı projelerde çalışıyoruz, ancak her aşamada birbirimizin fikirlerine başvuruyor, süreçleri birlikte tartışıyoruz. Bu etkileşim, pratiğimizin önemli bir parçası.</p>
<p>Aynı meslekten olmanın en büyük avantajı muhtemelen o alanda eşinizin yaşadığı şartları ve zorlukları tamamen anlayabilmek ve destek olabilmek, çıkan problemleri değerlendirip ortak çözümler geliştirebilmektir muhtemelen.</p>
<p>Gerçekten bazen tek başınıza tasarım yapmaya çalışırken kendinizi sürekli tekrarlar halde bulursunuz ya da uzun süren proje süreçleri içinde kaybolmuşken sizi tanıyan birisinin sizi ordan çıkarmasına ihtiyaç duyarsınız. Biz de o çıkmaz anlarda birbirimizi yeniden odaklayabildiğimizde dengeyi sağladığımızı düşünüyorum.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/CALUMENO_MOZOLE_02_1759401734.jpg" data-image="kjlsu9d7gwia"><figcaption>Calumeno Mozolesi &#8211; Feriköy Latin Katolik Mezarlığı İstanbul Fotoğraf Mustafa Seven</figcaption></figure>
<p><strong>Sürdürülebilirlik günümüz mimarlığının en çok konuşulan kavramlarından biri. Ama sizce mimarlık gerçekten doğaya verdiği zararın bedelini ödeyebilir mi? Ya da mimarlığın doğaya karşı böyle bir borcu ödeyebileceğine inanmak, biraz fazla iyimser bir çaba mı?&nbsp;</strong></p>
<p>Sürdürülebilirlik ve ekolojik tasarım, mimarlık eğitimi aldığım dönemden bu yana gündemde olan ve bugün artık çok daha acil hale gelmiş bir konu. Tasarım yaparken bu başlıkla sürekli bir hesaplaşma içinde olmak, onu sadece estetik ya da teknik değil, etik bir mesele olarak da görmek kaçınılmaz hale geldi. Ancak bu bilinci içselleştirmiş bir mimarlık ortamının hâlâ dünya genelinde çok sınırlı.</p>
<p>Bugün üretilen yapıların ve mekânların ne kadarı gerçekten geri dönüştürülebilir malzemelerle yapılıyor ya da söküldüğünde tekrar kullanılabilecek şekilde tasarlanıyor? Bu oranın hâlâ çok düşük olduğunu söylemek mümkün. Mimarlık pratiğinde karar verici güç, çoğu zaman malzeme üreticileri ve büyük ölçekli inşaat firmalarının elinde. Türkiye gibi ekonomik önceliklerin ağır bastığı ülkelerde ise bu kararlar bütçe sınırları içinde daha da keskinleşiyor. Siz ne kadar sürdürülebilirlikten yana ısrarcı olsanız da, işverenin maliyet odaklı tercihi çoğu zaman belirleyici oluyor. Bu noktada, tüm etik sorumluluğun mimarın omzuna yüklenmesini adil bulmuyorum.</p>
<p>Bununla birlikte, mimarın bu konuda tamamen edilgen kalması da kabul edilemez. Tasarıma entegre edilen her küçük sürdürülebilirlik stratejisi bir fark yaratabilir.&nbsp;</p>
<p>Günah çıkarmam gerekirse, kısa ömürlü fuar yapıları tasarlamak çoğu zaman mimarlığın sürdürülebilirlik ilkeleriyle çelişebiliyor. Ancak Unicera Fuarı için tasarladığımız OMG Standı, bu çelişkiyi aşmak üzere geliştirildi. Sadece dört gün boyunca kullanılacak bir yapı yerine, parçalarına ayrıldığında işlevini kaybetmeyen, farklı mekânlara uyarlanabilir bir sistem önerdik.</p>
<p>Standın bileşenleri, fuar sonrasında dört ayrı satış noktasında, bağlama özel ihtiyaçlara göre yeniden kuruldu. Her uygulamada tasarımın temel formel karakteri korunurken; ölçü, yönlenme ve kullanım biçimi yeniden tariflendi. Böylece hem fiziksel sürdürülebilirlik sağlandı hem de markanın mekânsal kimliği farklı bağlamlarda yeniden üretildi.</p>
<p>&nbsp;Bir diğer örnek, Gante Mutfak Yarışması’nda ödül alan projemizdi. Burada, sürdürülebilirliği malzeme düzeyinde ele alarak plastiglomerate adlı hibrit bir taş önerdik. Atık plastiğin farklı maddelerle birleşerek dönüşmesiyle oluşan bu malzeme geliştirilerek hijyenik yüzeyler sunabilir; projede özellikle mutfak tezgâhlarında kullanımı önerildi. Böylece atık, estetik ve işlevsel bir çözümle yeniden değerlendirildi.</p>
<p>Soruya doğrudan yanıt vermem gerekirse: Evet, Antroposen çağında yaşadığımıza inanıyorum ve ne yazık ki dünya artık geri döndürülmesi oldukça güç bir noktaya gelmiş durumda. İklim krizinin yalnızca inşaat sektörüyle sınırlı olmayan, çok katmanlı bir etkisi var ve sonuçlarını artık açıkça yaşamaya başladık. Korkarım ki, bu gidişat radikal bir dönüşüm olmadan durdurulamayacak.</p>
<p>Gerçek bir paradigma değişimi; yani her ölçekteki mimarın daha az, daha yerel ve geri dönüştürülebilir malzemeyle üretmeye başlaması halinde bu sürecin yavaşlatılması inşaat sektörü ölçeğinde belki mümkün olabilir. Fakat bu noktada çelişkili bir gerçeklik çıkıyor karşımıza: Hem bu kötümser senaryonun farkında olmak hem de aynı anda tükenmeyen bir iyimserlikle mücadeleye devam etmek zorundayız. Belki de mimarlık, tam da bu paradoks içinde umut üretebilecek bir alan. Zararın neresinden dönülürse, diğer çözüm ihtimallerinin önü açılır.</p>
<p><strong>Ölüm teması mimarlıkta çoğu zaman zor ve hassas bir konu olarak kabul edilir. “Calumeno Mozolesi” projesi, tasarım ve konsept olarak oldukça özgün bir örnek. Tasarımda ölüm temasını nasıl ele aldığınızı anlatabilir misiniz? Bu yapı ölüm ve yas kavramlarını nasıl bir anlatımla mimariye yansıtıyor?</strong></p>
<p>Calumeno Mozolesi’ni tasarlarken, mimarlık tarihinde sıkça başvurulan bir alegoriden, yani yatay ve dikey eksenlerin metaforik anlamlarından yola çıktık. Dikey eksen, ölümle ilişkilendirilen aşkınlık, ilahi olan ve dünya ötesini temsil ederken; yatay eksen gündelik yaşamı, dünyeviliği ve bedensel varoluşu simgeler. Bu dikotomi, hem mimari kurguya hem de yapının atmosferine yön veren temel bir yaklaşım oldu.</p>
<p>Feriköy Latin Katolik Mezarlığı’nda bulunduğunuzda bu dikeyliğin etkisini hem tarihi mezar taşlarının biçimlerinde hem de doğal peyzajın parçası olan servi ağaçlarında hissedersiniz. Biz de bu güçlü dikey etkiyi Calumeno Mozolesi’nin dış cephesine taşıdık. Cephede yer alan kaset paneller, dikey doğrultuda uzatılarak yapının olduğundan daha uzun ve ağırbaşlı algılanmasını sağladı; bu form dili mozolenin mimari kimliğini belirleyen temel öğe oldu.</p>
<p>İç mekânda ise dikeydeki bu metaforik yaklaşımı farklı bir düzlemde sürdürdük. Zemin katta kullanılan cam döşeme, ziyaretçinin kendi yansımasını tepe ışıklığı vasıtası ile gökyüzüyle ve camın altındaki tabutlarla aynı perspektifte birleştirerek mekâna zamansızlık ve sonsuzluk hissi kazandırıyor. Bu cam yüzey, mozolenin içini adeta bir boşluk haline getirirken, apsiste yer alan ışıklı haç ve tavan ışıklığı sayesinde ışık, mekânın esas aktörüne dönüşüyor.</p>
<p>Malzeme tercihinde ise sade ve müdahalesiz bir dil benimsedik. Brüt beton yüzeyler ve kontrollü ışık kullanımı, ziyaretçilerin kendi duygularıyla baş başa kalabilecekleri sessiz, dingin bir atmosfer yaratmayı amaçladı. Bu yönüyle, Tadao Ando’nun Church of Light yapısında kurguladığı içsel atmosfer bizim için önemli bir referans noktası oldu. Ando’nun mimarisinde olduğu gibi, burada da biçimden çok ışığın kendisi anlatının taşıyıcısı haline geldi.</p>
<p><strong>Gebze Yüksek Teknoloji Üniversitesi, Maltepe Universitesi ve Doğuş Üniversitesi’nde yarı zamanlı proje yürütücülüğü </strong><strong>yaptınız. Öğrencilerle birlikte üretmek ve tasarım yapmak size nasıl bir entelektüel katkı sağlıyor? Sizce bugünün mimarlık eğitimi hangi alanlarda kendini değiştirmeli?</strong></p>
<p>Yaklaşık dokuz yıl boyunca farklı dönemlerde, farklı üniversitelerde proje stüdyoları yürüttüm. Bu süreçte Türkiye’deki mimarlık eğitiminde sıklıkla karşılaştığım şey, tasarım sürecinin adım adım ilerleyen, sıralı ve sonuç odaklı bir formata indirgenmesiydi. Genellikle “analiz yap – diyagram üret – konsept geliştir” gibi standart bir şablon içinde yürüyen bu yapı, öğrencileri bir tür metodolojik ezbere itiyor. Oysa tasarım dediğimiz şey çoğu zaman bu aşamaların sonunda değil, henüz o aşamalar başlamadan önce ortaya çıkan ilksel bir itkide saklıdır: Henüz dile gelmemiş, biçim kazanmamış ama hissedilen o ilk imge&#8230;</p>
<p>Stüdyo pratiği boyunca bu ezberi sorgulayan, sürecin silikleşmiş ya da göz ardı edilen anlarını görünür kılan alternatif yollar, metodlar ve tasarım taktikleri geliştirmeye çalıştım. İlk eskizle analizler arasındaki uçurumu köprülemeye çalışan farklı tasarlama egzersizleri denedik. Bu yöntemler sayesinde, henüz güçlü bir tasarım alışkanlığı edinememiş ortalama bir üçüncü sınıf öğrencisinin bile beklenmedik ve yaratıcı projeler ortaya koyabildiklerini gözlemledim.</p>
<p>Görüşüme göre, mimarlık eğitiminde öğrencilere “tasarlamak” aslında öğretilmiyor. Genellikle yalnızca veri toplamaları ve araştırma yapmaları isteniyor; ardından bu verilerle nasıl bir tasarım süreci kurulacağına dair sistematik bir rehberlik sunulmuyor. Bu, öğrenciyi “denize atıp yüzmeyi öğrenmesini beklemek” gibi. Bu nedenle, sadece sezgisel olarak güçlü birkaç öğrencinin sivrilebildiği bir yapı ortaya çıkarken, geri kalan çoğunluk yalnız bırakılıyor.</p>
<p>Oysa bir öğrenci, eğitim hayatı boyunca aldığı sekiz proje stüdyosunda farklı hocalardan farklı tasarlama yöntemleri görebilirse, zamanla kendi yöntemini ve dilini inşa edebilir. Mimarlık eğitimi, özellikle proje stüdyolarında, öğrenciye sadece “ne tasarlayacağı” değil “nasıl düşüneceği” konusunda da yol gösterici olmalı.</p>
<p>Sorunuzu daha çok proje stüdyoları çerçevesinden ele aldım; elbette mimarlık eğitiminin dönüşmesi gereken başka alanları da var. Ama benim için bu deneyim, doğrudan tasarlama biçimlerinin nasıl öğretildiği ve deneyimlendiği üzerine yoğunlaştı.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/SYSTEM_SHOWROOM_02_1759401869.jpg" data-image="qf4vswbf8t24"><figcaption>System Showroom &#8211; Kağıthane İstanbul Fotoğraf Altkat Photography</figcaption></figure>
<p><strong>KO-architects olarak henüz hayata geçmemiş ama sizin için çok özel olan bir proje fikriniz var mı? Eğer sınırların olmadığı bir proje gerçekleştirme şansınız olsaydı, nasıl bir yapıyı tasarlamak isterdiniz?</strong></p>
<p>Biraz ters köşe bir yanıt olacak belki ama “sınırların olmadığı” bir projeyi düşünmek, bana pek cazip gelmiyor. Hatta açık söylemek gerekirse, tasarımın en etkileyici tarafının tam da sınırlar, kısıtlar ve çelişkiler içindeki yaratıcı çözümler olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Gerçekten sınırsızlık içinde bir tasarım yapma fikri, tasarımı tanımsızlaştıran, mekânsal olarak da belirsizleştiren bir hale bürünebilir. Oysa mimarlık tam da sınırlara verilen tepkilerle, bağlamla, ihtiyaçla, krizle kurulan ilişki üzerinden anlam kazanıyor. Yani “sınırsız bir yapı tasarlamak ister miyim” sorusu yerine, nerede en çok sınırlanıyorsam orada nasıl bir özgürlük üretebilirim sorusu benim için daha yaratıcı ve ilgi çekici.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/BoRZAMANALAR_KoTABEVo_1759401816.jpg" data-image="df040lh74rss"><figcaption>BZY Kitabevi ve Kültür Arşivi &#8211; Nişantaşı İstanbul Fotoğraf  Mıgırdic Arzivyan</figcaption></figure>
<p><strong>Projelerinizde biçim, boşluk, ışık ve malzeme arasında güçlü bir bağ var.&nbsp; Bu dengeyi kurarken sezgileriniz mi ağır basar, yoksa belirli mimari teoriler mi size yön verir? Tasarıma başladığınızda ilk olarak neye odaklanırsınız?&nbsp;</strong></p>
<p>Tasarıma başlarken öncelikle konuyu, işlevi ve temayı derinlemesine anlamaya çalışırım. O mekânda olayların nasıl gerçekleşeceği, insanların orada nasıl davranacağı gibi sorular üzerine detaylı araştırmalar yaparım. Bununla eş zamanlı olarak, o konuya dair birikmiş klişeleri zihnimden temizlemeye çalışırım. Bunu bir tür “soyma” süreci gibi düşünebiliriz; mevcut örneklerden geriye giderek, daha arkaik, daha öncül bir örüntüye ulaşmaya çalışmak—yani konunun esasını araştırmak.</p>
<p>Bununla birlikte, konuyla doğrudan ilgili olmayan, kişisel bir görsel arşivin de yaratıcı süreci önemli ölçüde beslediğini düşünüyorum. Bu tür görseller üzerine yeterince uzun süre bakıldığında, zihin beklenmedik bağlantılar kurmaya, yeni ilişkiler üretmeye hazır hale geliyor.</p>
<p>Belirli mimari kuramlardan ziyade, farklı alanlardan ödünç alınmış tasarım yöntemlerinin mimarlıkla “yer değiştirmesi” bana daha üretken geliyor. Örneğin, yönetmen Michael Haneke’nin fragmanter anlatı yapısı, bazı projelerde mekânsal kurgu geliştirmeme yardımcı olabiliyor. Birtakım mekânsal doğru fragmanları bularak bu parçaların nasıl bir araya gelebileceği üzerine çalışmak gibi. Mimarlıkta teoriyle değil de, farklı yöntemlerle çalışmanın dönüştürücü gücüne inanıyorum. &nbsp;<strong><br></strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/her-kucuk-surdurulebilirlik-stratejisi-bir-fark-yaratabilir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
