<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>Mimari Röportaj &#8211; EkoYapı Dergisi</title>
	<atom:link href="https://ekoyapidergisi.org/tag/mimari-roportaj/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ekoyapidergisi.org</link>
	<description>Sorumlu Mimarlık ve Yapı Platformu</description>
	<lastBuildDate>Wed, 15 Apr 2026 22:08:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/cropped-ekoyapi_logo-32x32.png</url>
	<title>Mimari Röportaj &#8211; EkoYapı Dergisi</title>
	<link>https://ekoyapidergisi.org</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tasarımın En Güçlü Hali, Az ile Çok Söylemek</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/tasarimin-en-guclu-hali-az-ile-cok-soylemek/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/tasarimin-en-guclu-hali-az-ile-cok-soylemek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Dec 2025 21:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[KOOP Mimarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Y. Burak Dolu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/tasarimin-en-guclu-hali-az-ile-cok-soylemek/</guid>

					<description><![CDATA[K﻿OOP Mimarlık’ın kurucu ortağı Y. Burak Dolu, her projede önce “yerin bilgisini” anlamayı, tarihsel ve doğal hafızayı okumayı ve tüm bu verileri yalın ama güçlü bir mimari dile dönüştürmeyi merkezine koyuyor]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>KOOP Mimarlık’ın kurucu ortağı Y. Burak Dolu, her projede önce “yerin bilgisini” anlamayı, tarihsel ve doğal hafızayı okumayı ve tüm bu verileri yalın ama güçlü bir mimari dile dönüştürmeyi merkezine koyuyor. Dolu’nun yaklaşımı; çok disiplinli iş birlikleri, malzemeyle dürüst ilişki, yerel üretim kültürüne saygı ve kullanıcıyla gerçek bir bağ kurma çabası üzerine kurulu. Seddülbahir Kalesi’nden Akçakocabey Mescidi’ne, müze ve kamusal alan projelerinden çağdaş konutlara uzanan bu üretim sürecinde, mimarlığın hem geçmişi görünür kılma hem de bugünün ihtiyaçlarına kesintisiz bir şekilde eşlik etme gücünü konuşmak için kendisiyle bir araya geldik.</strong></p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/y.burak_dolu_1767089972.jpg" data-image="rqc919nacytd"></figure>
<p><strong>KOOP Mimarlık kısa sürede kendine özgü bir dil oluşturdu. Ofisinizin tasarım yaklaşımını ve üretim anlayışı hakkında bilgi alabilir miyiz?</strong></p>
<p>Çok da kısa bir süre diyemem. KOOP’u 2013’te kurmuştum. Ama ilk zamandan beri sadık kalmaya çalıştığımız belli prensipler var tabi. Burada bahsettiğiniz özgün dil genel yaklaşımımız sanırım. KOOP’un tasarım yaklaşımını tarif ederken yeri anlamaya çalışan, onunla ilişki kurmaya çalışan, malzemeyle de mümkün olduğunca dürüst ilişki kuran bir pratikten söz ediyorum.&nbsp;</p>
<p>Her projede önce konuyu ve yeri anlamaya çalışıyoruz. Yani “burada ne yapalım?” sorusundan çok, “buradan ne öğrenebiliriz?” sorusunu soruyoruz. Örnek olarak, Seddülbahir Kalesi’nde bu, 25 yılı aşan araştırmaların ve çok disiplinli bir ekibin ürettiği bilgiye eklemlenen, oldukça geri durmayı bilen bir mimari dilin peşine düşmekti. Taraklı Meydanı’nda ise, aslında bir park olarak kullanılan ama geçmişte çarşı olan bir boşluğu, hem bugünün kamusal hayatına açmak hem de yok olmuş dükkânların izlerini zeminde işaretleyerek hafızayı görünür kılmaktı.</p>
<p>KOOP’un üretim anlayışı biraz da “kooperatif” fikrinden geliyor. Her projede mimar, mühendis, tarihçi, müzebilimci, sanatçı, vs. farklı aktörlerle bir aradayız. Bazı işlerde yüklenici olarak sahada da bulunuyoruz; bazılarında sadece koruma projeleri, bazı projelerde ise sadece sergileme ya da içerik üretimi yapıyoruz. Ama bütün bu çeşitliliğin ortasında ortak nokta; öğrenerek, tartışarak ve mümkün olduğunca kolektif karar vererek, o yere ve konuya özgü ve yalın çözümler üretmek diyebilirim.</p><hr><p style="text-align: center;"><strong><span style="color: rgb(75, 172, 198);">“Sade” yerine “basit” kelimesini çok sık kullanıyorum işverenlerle konuşurken ve sanırım yanlış anlaşılıyor. Basitlik niteliksizlik gibi algılanıyor. Oysa ki daha rafine bir şey.</span></strong></p>
<hr><p><strong>Ekip olarak çoğunlukla sade, net ve malzeme odaklı yapılar üretiyorsunuz. Bu sadelik sizin için bir estetik tercih mi, yoksa bir etik duruş mu?</strong></p>
<p>Sadelik bizim için yalnızca estetik bir tercih değil mesleki bir disiplin meselesi. Bir yapıyı mümkün olduğunca az malzemeyle, az jestle, gereksiz “gürültü” üretmeden kurabilmek, aslında epey zor bir şey. Bazen bir detay eklemektense, onu yapmamanın daha cesur bir karar olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>&nbsp;“Sade” yerine “basit” kelimesini çok sık kullanıyorum işverenlerle konuşurken ve sanırım yanlış anlaşılıyor. Basitlik niteliksizlik gibi algılanıyor. Oysa ki daha rafine bir şey. Akçakocabey Mescidi’nde örneğin, işveren tarafından kubbeli ve minareli bir Osmanlı Camisi kopyası istenirken, biz orman içinde bir inziva kutusu hayal etmiştik. Ortak noktayı bulmak için bölgenin tarihsel hafızasındaki ahşap yığma mescit tipolojisini, bugünün imkân ve gerekleriyle yeniden yorumlamaya çalıştık. Geleneksel yapıları anlamak için 37 köy dolaştık. Ortaya çıkan yapı hem son derece yalın hem de bulunduğu coğrafyaya sıkı sıkıya bağlı bir sonuç verdi; bu da hem çeşitli ödül ve yayınlarla hem de kullanıcılar tarafından takdir gördü.</p>
<p>Kısacası; sadelik, bizim için niteliksizlik ya da az iş anlamına gelmiyor. Tam tersine, çok düşünülmüş, çok elenmiş, geriye kalan her çizgisi ve malzemesi gerekçeli bir tasarım sürecinin sonucu.&nbsp;</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/y.burak_dolu_6_1767089999.jpg" data-image="svtxim6ed05x"></figure>
<p><strong>Projelerinizde yerel malzeme kullanımının ve sade detayların öne çıktığını görüyoruz. Malzeme seçiminde sizin için en belirleyici ölçüt nedir?</strong></p>
<p>Malzeme seçiminde en belirleyici ölçütümüz, o malzemenin yerle, iklimle, kullanıcıyla ve yapım kültürüyle kurduğu ilişki. Yerel malzeme yalnızca bu yüzden de değil; ayrıca karbon ayak izini düşüren bir seçim olarak da önemli.</p>
<p>Aynı zamanda malzemenin “yaş alma” biçimi de belirleyici. Taraklı Meydanı’nda taş döşemeler ya da Akçakocabey Mescidi’nde ahşabın zamanla eskiyerek peyzajla bütünleşmesi gibi. Biz malzemeyi yalnızca uygulandığı gün için değil, 5–10–50 yıl sonra nasıl görüneceğini düşünerek seçmeye çalışıyoruz.</p>
<p>Seddülbahir’de, yeni müze yapısının kabuğunu kalenin yapımında kullanılan taş cinsinin büyük blok versiyonlarıyla örmemizin sebebi buydu; yeni yapının Silüette kaybolması, yanındaykense bugünün üretimi olduğunun anlaşılmasını istedik. Aynı projede ahşap elemanları, hem Bab-ı Kebir’in soyut tamamlamasında hem de kubbeli yapının yeni örtüsünde, özgün dokudan ayrışan ama onunla yarışmayan bir dil kurmak için kullandık.</p>

<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/y.burak_dolu_2_1767090029.jpg" data-image="notdv2xlvs8g"></figure>
<p><strong>Günümüz mimarlığında görsellik çoğu zaman ön planda. Siz malzemenin “doğal hâlini” koruma konusunda oldukça ısrarcısınız. Bu tavır sizin için neyin ifadesi?</strong></p>
<p>Güncel mimarlık ortamında görselliğin çoğu zaman içerikten, mekânsal deneyimden bağımsız bir vitrine dönüştüğünü düşünüyorum. Bizim malzemenin doğal hâline ısrarla sahip çıkma çabamız biraz buna tepki, biraz da mimarlığın “inandırıcılık” meselesiyle ilgili.</p>
<p>Malzemeyi mümkün olduğunca kaplamadan, boyamadan, taklit ettirmeden kullanmaya çalışıyoruz. Betonarme bir yapıyı taşmış gibi göstermek ya da yeni yapılmış bir müdahaleyi “eskiymiş gibi” yaşlandırmak yerine, onun çağdaş bir katman olduğunu dürüstçe söylemeyi tercih ediyoruz. Restorasyon alanında da taklitçi rekonstrüksiyon yerine, eskiyle yeniyi ayırt etmeyi sağlayan, ama aralarındaki ilişkiyi de hassas kuran müdahaleleri tercih ediyoruz.</p>
<p>Bu tavır, aslında “yalan söylemeyen” bir mimarlık isteği diyebilirim. Yani malzemenin kusuruyla, eskimesiyle, kendi doğasıyla barışık bir dil.</p><hr><p style="text-align: center;"><strong><span style="color: rgb(75, 172, 198);">‘‘Yapay zekâ ve dijital tasarım araçlarını biraz “yeni kalemler ve cetveller” gibi görüyorum. Yani tek başlarına ne iyi ne kötü; nasıl kullanıldıklarıyla anlam kazanan araçlar.’’</span></strong></p>
<hr><p><strong>Sürdürülebilirlik kavramı artık neredeyse her projede zorunlu olarak konuşuluyor. KOOP’un bu konudaki yaklaşımı ne ölçüde tasarımın merkezinde yer alıyor?</strong></p>
<p>Sürdürülebilirlik kavramı, bizim için yalnızca teknik bir başlık ya da sertifika meselesi değil; tasarımın olmazsa olmaz, en doğal girdisi. “Yer”le ilişki kurmaya bu kadar takıntılı olmamızın temel sebeplerinden biri de bu. Yeri doğru anlayabilirseniz, en sürdürülebilir çözümlerin oradaki binlerce yıllık deneyimle zaten bulunduğunu görüyorsunuz. Yapı biçimlenişi, kabuğu, malzeme kullanımı, vs. ile geleneksel mimari zaten binlerce yıllık deneme-yanılmalar ile sürdürülebilirliğin doruğuna ulaşmış. Gelenekselin salt biçimini değil, bütün bileşenlerini anlarsak zaten her türlü sertifikayı alabilecek yapılar yapabileceğimize inanıyorum.&nbsp;</p>
<p>Bir diğer boyut da sosyal sürdürülebilirlik. Yaptığımız birçok işte yerel halkın alanı sahiplenmesi, orada vakit geçirmesi ve hafızasıyla ilişki kurması en az enerji verimliliği kadar önemli. Bir yer sadece teknik olarak sürdürülebilir olduğunda değil, insanlar onu sahiplendiğinde gerçekten hayatta kalıyor. Akçakocabey Mescidi açılışında bir teyze beni çağırıp “Mimar oğlum, ne güzel yapmışsın bu camiyi, bizim eski camiler gibi ama daha güzel. Başkan’a dedim, hep böyle yapsınlar camileri, kokusu bile başka.” demişti. Bunu duymak afili sertifikaları almaktan çok daha kıymetli.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/y.burak_dolu_3_1767090073.jpg" data-image="s5rttwldixhv"></figure>
<p><strong>Yapay zekâ ve dijital tasarım araçlarının mimarlıkta yaygınlaşması hakkındaki düşünceniz nedir? Sizce bu teknolojiler mimari üretimi zenginleştiriyor mu, yoksa tasarım sezgisini törpülüyor mu?</strong></p>
<p>Yapay zekâ ve dijital tasarım araçlarını biraz “yeni kalemler ve cetveller” gibi görüyorum. Yani tek başlarına ne iyi ne kötü; nasıl kullanıldıklarıyla anlam kazanan araçlar. Bizim kuşak için bilgisayar destekli tasarım bile yeni bir şeydi; bugün buna parametrik araçlar, veri odaklı tasarım süreçleri ve yapay zekâ eklendi.</p>
<p>Bu teknolojilerin mimari üretimi zenginleştirdiği yer, bence, karmaşık verileri okumayı ve bunları tasarıma entegre etmeyi kolaylaştırmaları. Örneğin koruma projelerinde, 3B lazer tarama, fotogrametri, dijital ikiz üretimi gibi süreçler, hem belgelemeyi hızlandırıyor hem de hatayı azaltıyor. Bunların yapay zeka ile daha da geliştirilip, yapım malzemesi ve hasar analizlerini yapıp mimarların iş yükünü azaltması, koruma ve tasarım konularına daha çok zaman ayırmasını sağlamasını sabırsızlıkla bekliyorum.</p>
<p>Yapay zekânın tasarım sezgisini törpülemesi riski de var. Zaten “bilgisayarda iki tıkla çiziyorsunuz” denirken, şimdi de yapay zeka ile iki dakikada tasarlıyoruz sanan, hatta artık kendi tasarım yaptığını zanneden insanlar var. Ama bence bu insanlar hep vardı, sadece araçlarla birlikte kullandıkları argümanlar değişti. Ve tabii ki onların düşündüğü gibi çalışan mimarlar da var. Benim için kritik olan, teknolojiyi düşünme biçimini genişleten, ufuk açan, yorucu bazı işleri hafifleten bir yardımcı olarak görmek; karar vericiyi oraya teslim etmemek.</p><hr><p style="text-align: center;"><span style="color: rgb(75, 172, 198);"><strong>‘‘Hafıza genelde kültürel hafıza, o yerin tarihi, geleneksel mimarlığı, vs. gibi algılanıyor. Ama doğal hafıza da en az onun kadar önemli. Hiçbir tarihi olmayan bir yerde, ki öyle bir yer yok gibi dünya üzerinde, doğanın hafızasını anlamadan yapılan bir işin de başarısız sonuçlanacağı aşikar.’’</strong></span></p><hr><p><br></p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/y.burak_dolu_5_1767090093.jpg" data-image="3csm46yb9crq"></figure>
<p><strong>Genellikle tarihi çevrelerde, mevcut yapılarla ve kent hafızasıyla ilişki kuran projeler üretiyorsunuz. “Yer”in geçmişini anlamak ve bugünün üretimiyle ona katkı sunmak sizin için nasıl bir süreç? Bir projede bu ilişkiyi kurmakta sizi en çok zorlayan şey ne oluyor?</strong></p>
<p>“Yer”i anlamak, bizim işlerimizde çoğu zaman projenin en uzun süren aşaması. Hem arşiv çalışması, hem sözlü tarih, hem malzeme ve iz okumaları üzerinden, o yerin farklı dönemlerini anlamaya çalışıyoruz. Seddülbahir’de 17. yüzyıldan Birinci Dünya Savaşı’na, oradan harap bir kale içinde bir askeri birlik olarak kullanım dönemine ve günümüz anma pratiklerine kadar uzanan çok katmanlı bir hikâyenin izlerini anlamaya çalıştık. Buradaki en büyük şansımız bizden önce 20 yıldır alanı çalışan tarihçi, arkeolog, mimar, harita mühendisi, vs. geniş bir ekip olmasıydı. Ama tabii ki restorasyon ve kazılar ilerledikçe, ve yeni arşiv kaynakları çıktıkça bilgiler her gün değişiyordu. Bu yoğun ve neredeyse sonsuz bilgiyi analiz etmek, buna saplanıp kalmadan en yalın sonuçları üretebilmek oldukça zorlayıcı aslında. Bu süreci zorlaştıran şey, çoğu zaman bilginin eksikliği değil, fazlalığı oluyor. Elinizde çok güçlü bir tarihsel arşiv olduğunda, hepsini mekâna taşımaya çalışırsanız hem tasarımı hem kullanıcıyı boğma riski var.&nbsp;</p>
<p>Bu arada hafıza genelde kültürel hafıza, o yerin tarihi, geleneksel mimarlığı, vs. gibi algılanıyor. Ama doğal hafıza da en az onun kadar önemli. Hiçbir tarihi olmayan bir yerde, ki öyle bir yer yok gibi dünya üzerinde, doğanın hafızasını anlamadan yapılan bir işin de başarısız sonuçlanacağı aşikar. Kültürel ve doğal hafızanın üst üste yoğun olduğu alanlar ise en zevklisi. Haliç Kıyıları tasarımında Haliç’in yüz binlerce yıllık doğal oluşum süreçleri, ekosistemi, onun üzerine kurulmuş kültürel katmanlar ve son yüzyıldaki tahribatı öğrendikçe zaten ne yapmamız gerektiğini de anladık. Yani bu aslında hem çok zor, hem de iyi anladığınız zaman tasarımı çok kolaylaştıran bir şey.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/y.burak_dolu_4_1767090107.jpg" data-image="2yvyio66a2hc"></figure>
<p><strong>KOOP Mimarlık projelerinde farklı disiplinlerle — şehir plancıları, müze bilimciler, mühendisler, sivil toplum temsilcileriyle — birlikte çalışıyor. Bu iş birlikçi yapı, özellikle tarihi alanlarda ve kamusal projelerde nasıl bir fark yaratıyor? Tasarım sürecine nasıl bir zenginlik katıyor?</strong></p>
<p>KOOP’un en belirgin yönlerinden biri, her projeyi çok disiplinli bir çalışma zemini olarak görmesi. KOOP adı da zaten buradan, kooperatif çalışmaktan geliyor. Biz her halükarda hem hatayı azaltan hem de tasarımı zenginleştiren bir unsur olarak olabildiğince farklı disiplinle bir araya gelmeye çalışıyoruz. Küçük ölçekli ve sıradan projelerde belki çok farklı ekiplerle çalışamıyoruz ama, tarihi alanlar, müze tasarımı, mastır planlar gibi projelerde bu iş birlikçi yapı olmazsa olmaz. Örneğin Seddülbahir’de yaklaşık 250 kişilik bir uzmanlık ağı, arkeologlar, sanat tarihçileri, mühendisler, koruma uzmanları, peyzaj mimarları, grafik tasarımcılar, müzebilimciler, vs. olmasaydı böyle bir proje çıkması mümkün değildi.</p>
<p>Müze ve sergi projelerinde de müzeciler ve küratörlerle birlikte çalışmak işin olmazsa olmazı. Bunlar sadece mimari, mekânsal projeler değil. Anlatının sadece görsel olarak değil, içerik ve pedagojik açıdan da sağlam kurulmasın gerekiyor. Diş Sağlığı Müzesi veya Kızılcahamam Jeopark Müzesi gibi işlerimizde mekânsal tasarım kadar, hatta ondan daha öncelikli olarak içerik kurgusu, didaktik olmayan ama deneyime dayalı anlatım dili, grafik tasarım ve dijital etkileşimler öncelikliydi. Müze ve sergi projelerinde mekânsal tasarımda küratör ve müzecilere oldukça alan açmaya çalışıyoruz. Onların senaryolaştırdığı hikayeyi nasıl bir mekânda anlatmak istedikleri çok önemli bence. Hikayenin mekânsal hissine birlikte karar vermemiz gerekiyor ve bu ortak düşünme mekânları oldukça zenginleştirebiliyor.</p>

<hr><p style="text-align: center;"><span style="color: rgb(75, 172, 198);"><strong>‘‘Bir yapının tarihini korurken onu bugünün yaşamına entegre etmenin anahtarı, sanırım “yerine koymak” yerine “yanına oturmak”. Yani yeni müdahale, eski yapının yerine geçmeye çalışmıyor; ona eşlik ediyor.’’</strong></span></p><hr><p><strong>Müze, kültür merkezi ve kamusal alan projelerinde hem geçmişi görünür kılma hem de çağdaş bir deneyim sunma dengesi çok hassas. Siz bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Bir yapının tarihini korurken onu bugünün yaşamına entegre etmenin anahtarı sizce nedir?</strong></p>
<p>Bu gibi projelerde geçmişi görünür kılmak ile çağdaş bir deneyim sunmak arasındaki denge, bence bir dürüstlük meselesi. Tarihi olanı da yeni olanı da olduğu gibi, kendi dönem özellikleriyle göstermek esas olan. Ne tamamen tarihselci, yeniden yapımcı olmak; ne de “havalı” bir tasarım için geçmişi fonda dekor hâline getirmek istiyoruz.</p>
<p>Biz çoğunlukla, tarihsel katmanı mekânsal ve malzeme düzeyinde çok net okunur kılıp, çağdaş müdahaleyi daha geri planda durmaya çalışan ama bugüne ait olduğunu en net şekilde belli eden bir dille kurmaya çalışıyoruz. Örneğin Gülhane’deki Prof. Dr. Fuat Sezgin Kütüphanesi’nde, Topkapı Sarayı Surları’nın ve eski telgrafhanenin taşıyıcı duvarlarını olabildiğince mevcut haliyle bırakırken; yeni olan her şeyi, okuma salonu hacmini, merdivenleri, kütüphane raflarını bu kabuğun içinde yalın ama güçlü bir mekânsal kurgu olarak tarif ettik. Mekânik-elektrik tesisat bile gizlenmeden, hatta bazen ayrıksı renklerle, daha da belirgin şekilde kullanıldı.</p>
<p>Bir yapının tarihini korurken onu bugünün yaşamına entegre etmenin anahtarı, sanırım “yerine koymak” yerine “yanına oturmak”. Yani yeni müdahale, eski yapının yerine geçmeye çalışmıyor; ona eşlik ediyor. Bu eşlik hâlini sağlayan da malzeme dürüstlüğü, ölçek hassasiyeti, dolaşım kurgusu ve ışık kullanımı gibi temel mimari araçlar. Eğer kullanıcı hem geçmişi hissediyor hem de bugünün ihtiyaçlarına cevap veren konforlu ve erişilebilir bir mekânda olduğunu unutmayacak kadar iyi deneyim yaşıyorsa, o dengeyi yakalamışız demektir.</p>
<p><strong>Son dönemde üzerinde çalıştığınız projelerde hakkında bilgi almak isteriz.</strong></p>
<p>Bugünlerde KOOP olarak ölçek ve içerik bakımından oldukça farklı projeler üzerinde çalışıyoruz. Dolmabahçe Muayede Salonu ve Mavi Salon restorasyon projeleri çok klasik bir koruma projesi olsa da bu aralar bizi en çok heyecanlandıran iş diyebilirim. Bu kadar önemli bir tarihi mekânda çalışırken aynı anda Türkiye’nin ilklerinden olacak sanal bir müze üzerinde çalışıyoruz. Mekân ve ölçekten, hatta zamandan azade bir tasarım yapıyoruz.&nbsp;</p>
<p>Abudabi’deki El Ayn Müzesi ve Sultan Kalesi yeni açıldı ama işleri bitmedi! Kınalıada’da ve Gökçeada’da birer konutun uygulamalarını bitirmek üzereyiz. Boğaziçi’nde ve Sırbistan’da birkaç konutun projeleri üzerinde çalışıyoruz. Şimdilik ismini anabileceklerim bunlar.</p>

<p><strong>Sizin bir projeniz ve yıllar sonra sizinle konuşuyor. Size ne dese ‘tamam, doğru yapmışım’ dersiniz? Hangi cümle, sizin için mimar olarak bir yapının huzurunu tanımlar?&nbsp;</strong></p>
<p>“Kimse balkonlarımı kapatıp odaya katmadı.” Şaka bir yana, gerçekten bir yapı müdahale edilmeden hayatını sürdürüyorsa huzurludur. Sağına soluna bir şeyler eklenmiş, kapı-pencereleri değiştirilmiş, balkonları kapatılmış, tabelalara boğulmuş yapılar huzursuz, mutsuz görünüyor. İlk yapıldığı haliyle duran yapılar ise huzurlu olduğu kadar, gururlu ve özgüvenli geliyor bana. ‘Bak bana hiçbirşey yapamadılar.” der gibiler. Burada bazı durumlarda mimarın da katkısı var bence. Kullanıcı ihtiyaçları iyi çözüldüyse doğal olarak müdahaleye ihtiyaç duyulmuyor. Bazen de mimarlığın kalitesi insanların ona saygı duymasına ve bütünlüğünü koruma isteğine yol açıyor. Tabi bunlar çok nadir örnekler genele bakınca. Nitelikli, yarışmayla elde edilmiş yapıların bile birkaç on yılda müdahalelerle karakter değiştirdiği, hatta yıkıldığını görmek mümkün ülkemizde.&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/tasarimin-en-guclu-hali-az-ile-cok-soylemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Daha İyisi Mümkün Studio Mada’nın Mimarlık Hikâyesi</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/daha-iyisi-mumkun-studio-mada-nin-mimarlik-hik-yesi/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/daha-iyisi-mumkun-studio-mada-nin-mimarlik-hik-yesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Oct 2025 21:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Atlı Evi]]></category>
		<category><![CDATA[Ceren Özşahin]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Mimarlık Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mimarlık ve Malzeme]]></category>
		<category><![CDATA[Pasif Ev]]></category>
		<category><![CDATA[Passive House]]></category>
		<category><![CDATA[Studio Mada]]></category>
		<category><![CDATA[Zeynep Tümertekin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/daha-iyisi-mumkun-studio-mada-nin-mimarlik-hik-yesi/</guid>

					<description><![CDATA[D﻿aha iyisini arayan iki mimar Zeynep Tümertekin ve Ceren Özşahin... Studio Mada’yı kurarken ‘Daha iyisi nasıl olabilir?’ sorusunun cevabını aramak üzere yola çıktılar.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Daha iyisini arayan iki mimar Zeynep Tümertekin ve Ceren Özşahin&#8230; Studio Mada’yı kurarken ‘Daha iyisi nasıl olabilir?’ sorusunun cevabını aramak üzere yola çıktılar. Farklı coğrafyalarda aldıkları mimarlık eğitimleri, pratiklerini kimi zaman üst üste koymalarına kimi zamanda üzerinde tartışmalarına neden olarak çok katmanlı projeler geliştirmelerini sağlıyor. Bu iki genç mimar ile mimarlık ve sürdürülebilirlik ekseninde konuştuk.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/studio_mada_11_1759498697.png" data-image="rxqyex2fauz6"></figure>
<p><strong>Studio Mada’yı birlikte kurarken sizi bir araya getiren fikir neydi? Kurucu mimarlar olarak kişisel arka planlarınız farklı eğitim ve kültürel çevrelerden geliyor. Bu çeşitlilik projelerinizi nasıl etkiliyor? Stüdyonuzun vizyonunu oluştururken aranızdaki fikir alışverişleri ve karar alma süreçleri nasıl şekilleniyor?</strong></p>
<p><strong>Ceren Özşahin:</strong> İkimiz de daha iyi nasıl olabilir sorusunu soran ve buna cevap arayan mimarlarız, bir araya gelişimiz de bu soru çerçevesinde oldu. Kimsenin bizden bir talebi olmadan bir projeyi ele alıp geliştirdik ve işverene sunduk. Bu bizim ilk ortak projemiz oldu. Her günkü tasarım pratiğimiz de bunun çevresinde şekillenip dönüşmeye devam ediyor. Ben İtalyan ekolünde eğitim aldım, dolayısıyla tasarımın aceleye gelmeden kısık ateşte piştiğinde özgünleştiğini düşünüyorum. Ufak görünen detaylara önem veriyorum, bir alanı tasarlarken hangi duyguyu uyandırmak istediğimi düşünerek başlamak hoşuma gidiyor. Tüm bu düşünceler çerçevesinde Zeynep’le birlikte aldığımız kararlar da birbirimizin fikirlerinin üzerine koyarak zenginleştirmek üzerine. Birbirimizi ikna etmeye çalıştığımız zamanlar da oluyor, gel bundan vazgeçelim diyoruz bazen, bazen de üstüne heyecanla koya koya ilerliyoruz. Mimarlık birçok etkene bağlı ve bu meslek ne yazık ki salt kendi kararlarımızdan oluşamıyor fakat&nbsp; bu da dönüşümü benimsemeyi sağlıyor ve direnmemeyi&nbsp; öğretiyor.</p>
<p><strong>Zeynep Tümertekin:</strong> Büroyu kurarken bizi bir araya getiren ilk tasarım konusu sergilerdi. Sergilerin bulundukları mekan ve bağlam ile olan ilişkilerini geliştirmek üzere konuşmalar yaptık ve ilk projemiz de Mamut Art Project’in karma sergisi oldu.</p>
<p>Mimari eğitimlerimizi iki oldukça farklı ekolde aldık, İngiliz ve İtalyan. Bu farklılığın sonucu masaya oldukça katmanlı tartışmalar ve bakış açıları getirdi ve getiriyor. Büroyu yöneten iki mimar olarak, tasarımlara yön veren ve ana prensipleri oluşturan tarafız, fakat proje ekibinin de ciddi anlamda projelere katkı verdiği bir sistemimiz var.</p>
<hr>
<p><strong><span style="color: rgb(75, 172, 198);">Her projeyi kendi bağlamında ele alıyoruz. Geleneksel tekniklerle çalışmak bizim için sadece biçimsel bir referans değil, bir üretim biçimini, bir ritmi ve yerel bilgiyle kurulabilecek ilişkileri içeriyor. Modern üretim teknikleriyle bunu birlikte düşünmek, özellikle sergi ve ürün tasarımında malzeme ile daha doğrudan ilişki kurmamızı sağlıyor.</span></strong></p>
<hr>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/studio_mada_9_1759498743.png" data-image="inj7iga5v71n"></figure>
<p><strong>Studio Mada mimarlık, iç mimari, sergi tasarımı ve ürün tasarımı gibi alanlarda faaliyet gösteriyor. Sergi ve ürün tasarımında </strong><strong>geleneksel teknikler ile modern tasarım anlayışlarını bir araya getirme konusunda nasıl bir yol izliyorsunuz? Son dönem projeleriniz nelerdir?&nbsp;</strong></p>
<p><strong>C.Ö.:</strong> Sergilerin, performansların sadece eserin görünürlüğü için yapılmadığını, insanla bağ kurduğunu, bir iletişim biçimi olduğunu hatırlatarak başlamak isterim. Bir sergi tasarımına başlamadan önce sanatçının ne anlatmak istediğini kavramak ve güçlü bir anlatı dili oluşturmak gerekli. Bu aşamada da malzeme, ses, ışık, sirkülasyon en güçlü elemanlar. Mümkün olduğunca bu elemanları çeşitlendirmeye ve özgünleştirmeye çalışıyoruz.</p>
<p>Son dönemde Performistanbul’da Nazlı Gürlek’le birlikte çalıştım. Doğum ve ana rahmi temalı bir performans mekânı oluşturduk. Mekânın oluşumunda zemin ve duvarlarda çeşitli iplik uzunluklarında dokunmuş halı kaplama (Stepevi), ses izolaysonu ve tavan kaplamasında keçe (Acoust-it), alt strüktür oluşumunda 6mm mdf plakalar kullandık. Işık ve ses enstalasyonları kurguladık ve tüm bu süreci Performistanbul ekibiyle belgeledik. Herkese ücretsiz ve açık olan bu mekânı Ekim ayına kadar deneyimleyebilir, bu alanda yapılan workshoplara katılabilirsiniz.</p>
<p><strong>Z.T.:</strong> Her projeyi kendi bağlamında ele alıyoruz. Geleneksel tekniklerle çalışmak bizim için sadece biçimsel bir referans değil, bir üretim biçimini, bir ritmi ve yerel bilgiyle kurulabilecek ilişkileri içeriyor. Modern üretim teknikleriyle bunu birlikte düşünmek, özellikle sergi ve ürün tasarımında malzeme ile daha doğrudan ilişki kurmamızı sağlıyor. Son tasarladığımız sergi Performistanbul’da konumlanan “O” sergisi oldu. Tüm mekanı monokrom renklerden oluşan halılar ile kapladık. Meditatif, izole ve konsantre bir alan oluşturduk. Ürün tasarımı için de yine geleneksel teknikler kullanan bir zanaatkar ile aydınlatma üzerinde çalışmalar yapmaktayız.</p>
<hr>
<p><span style="color: rgb(75, 172, 198);"><strong>Atlı Evi”nin tasarım süreci, yapının yalnızca enerji verimliliği değil, aynı zamanda kendi kendine yetebilen bir ekosistem oluşturma hedefiyle şekillendi. Passive House standartlarının belirlediği yüksek performans kriterleri, yapının formunu, yönlenmesini, cephe oranlarını ve malzeme seçimlerini doğrudan etkilerken; permakültür ilkeleri de arazi kullanım kararlarını belirleyen temel bir çerçeve sundu.</strong></span></p>
<hr>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/studio_mada_8_1759498759.png" data-image="21myu9rg6y0s"></figure>
<p><strong>Sürdürülebilirlik günümüz mimarlığının en çok konuşulan kavramlarından biri. Sizce mimarlık gerçekten doğaya verdiği zararın bedelini ödeyebilir mi? Ya da mimarlığın doğaya karşı böyle bir borcu ödeyebileceğine inanmak, biraz fazla iyimser bir çaba mı?&nbsp;</strong></p>
<p><strong>C.Ö.:</strong> Yapılardansa, yapılar çevresinde gelişen insan ve fonksiyon şemasının yarattığı zararların incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Yapılar doğru biçimde ve doğru ihtiyaçta yapıldıklarında sürdürülebilirlik kavramını en iyi destekleyen etkenlerden olurlar. Günümüze ulaşan yüzlerce yıllık birçok tarihi yapının da olduğu gibi. Yapıları yıkıp yeniden yapmak yerine (dayanıksız yapılardan bahsetmiyorum), yapılan yapıları iyi yapmanın ve yapılmış olanları da dönüştürmenin önemine inanıyorum. Mümkün olduğunca özenli malzeme seçimi yapmak, atıklarını dönüştüren, suyunu depolayan, enerjisini üreten projelere alan açmak da bunu destekleyen önemli çabalardan birkaç tanesi.</p>
<p><strong>Z.T.:</strong> Mimarlığın doğa ile kurduğu ilişkiyi ezbere tanımlar üzerinden konuşmaya yatkın değilim, iyi yapılan her işin sürdürülebilir olduğuna inanan biriyim. Güncel teknik ve teknolojiyi kullanan, bütüncül bir yaklaşımla tasarlanan düşünülmüş yapılara ve mekanlara ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum.</p>
<hr>
<p><span style="color: rgb(75, 172, 198);"><strong>Pasif Ev projeleri çoğu zaman karmaşık, pahalı veya erişilmez yapılar gibi algılansa da, aslında geleneksel bir mimari projeye kıyasla çok daha farklı bir inşaat süreci geçirmiyor. Tasarım sürecinde daha fazla teknik koordinasyon ve hesaplama gerektirse de, uygulama süreci benzer aşamalardan oluşuyor.</strong></span></p>
<hr>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/studio_mada_7_1759498781.png" data-image="jr58v9ltfi9n"></figure>
<p><strong>“Atlı Evi” Türkiye’de örnek teşkil eden Passive House sertifikalı bir yapı, yalnızca enerji verimliliğiyle değil aynı zamanda su, atık ve gıda döngüleriyle kendi kendine yetebilen, şebekeden tamamen bağımsız bir yaşam modeli sunuyor. Bu yapının tasarım süreci nasıl şekillendi?&nbsp; Permakültür ve şebekeden bağımsız teknik sistemler gibi unsurlar yapının mimari kimliğini nasıl dönüştürdü?</strong></p>
<p><strong>C.Ö.:</strong>&nbsp; Atlı Evi öncesinde Passivhaus tanımını biliyorduk ancak detaylarına çok hâkim değildik. Permakültüre ve passivhaus kriterlerine uygun bir yapı, işverenimiz tarafından bizden talep edilen vazgeçilmez önceliklerdi. Projelendirme süreci bizim için de çok öğretici oldu. Süreç içerisinde düşünüldüğü kadar zor olmadığını kavradık. Passivhaus uyumluluğunda gereken izolasyon, havalandırma v.b. konuların mimariye etkisi yadsınamaz. Cephede 25cm kalınlıkta bir izolasyon malzemesinin gereksinimi, bizi cephe sistemleri kullanmaya ve daha dar bir malzeme yelpazesine yöneltti. Aydınlanma ve ısınma hesapları pencere büyüklüklerini, adetlerini ve konumlarını, bina formunu belirleyici roller oynadı. Bu gibi konular çerçevesinde sınırlarımızı hep zorlamamıza rağmen işverenimiz de bize müthiş bir alan tanıdı. Permakültür eğitimi aldığı ve bunu tüm arazide uygulamak istediği için her aşamada bizimle çalıştı ve istekleri doğrultusunda bizi yönlendirdi. Şimdi, yapı da tamamlandıktan sonra görüyoruz ki kolaylıkla içme suyumuzu, topladığımız yağmur suyundan aylarca arıtarak sağlayabilir, bahçelerimizi gri suyu arıtarak ve hiç elektrik kullanmadan doğal eğimle sulayabilir, yarattığımız enerjiyi depolayabilir ve hatta şebekeye geri sağlayabiliriz. Sıfırdan yapılacak tüm yapılarda bu imkânlar, ufak entegrasyonlarla kolaylıkla mümkün olabilir.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/studio_mada_6_1759498801.png" data-image="tn901wpwcxvi"></figure>
<p><strong>Z.T.:</strong> “Atlı Evi” Türkiye’de örnek teşkil eden Passive House sertifikalı bir yapı, yalnızca enerji verimliliğiyle değil aynı zamanda su, atık ve gıda döngüleriyle kendi kendine yetebilen, şebekeden tamamen bağımsız bir yaşam modeli sunuyor. Bu yapının tasarım süreci nasıl şekillendi? Permakültür ve şebekeden bağımsız teknik sistemler gibi unsurlar yapının mimari kimliğini nasıl dönüştürdü?</p>
<p>Atlı Evi”nin tasarım süreci, yapının yalnızca enerji verimliliği değil, aynı zamanda kendi kendine yetebilen bir ekosistem oluşturma hedefiyle şekillendi. Passive House standartlarının belirlediği yüksek performans kriterleri, yapının formunu, yönlenmesini, cephe oranlarını ve malzeme seçimlerini doğrudan etkilerken; permakültür ilkeleri de arazi kullanım kararlarını belirleyen temel bir çerçeve sundu.</p>
<p>Yapı, arazinin en üst kotuna yerleştirilerek güneşlenme optimizasyonu sağlandı ve aynı zamanda yağmur suyunun toplanarak göletler ve tarım alanlarına yönlendirilmesine olanak tanıyan doğal bir altyapı sistemi oluşturuldu. Bu karar, yapı ile çevresi arasında güçlü bir döngüsel ilişki kurdu. Şebekeden tamamen bağımsız çalışabilen teknik altyapı—su arıtma, atık yönetimi ve gıda üretimi gibi sistemler—yapının sadece yaşamak için değil, üretmek için de kurgulanmış bir mekân olarak ele alınmasına yol açtı.</p>
<p>Bu bütünsel yaklaşım, mimari kimliğe doğrudan yansıdı. İşlevlerin birbirinden ayrıldığı ancak geçirgenlik ve akışkanlık ilkeleriyle bağlandığı bir plan kurgusu oluşturuldu. Cephelerde baktığı yönlere göre değişen açıklık/gölgelendirme oranları, doğal ışık ve ısı kontrolünü optimize ederken; sade formlar, doğal malzemeler ve yumuşak bir ışık dağılımı, yapının doğayla uyumlu, dingin ve zamansız karakterini pekiştirdi.</p>
<p>İklimsel, teknik ve ekolojik gerekliliklerin birbirini tamamlayacak şekilde tasarıma entegre edilmesi, Atlı Evi’ni yalnızca sürdürülebilir değil; aynı zamanda mimari olarak bütüncül, bulunduğu yerle ilişkili bir yapı haline getirdi.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/Ekran_Resmi_2025-10-03_16.42.01_1759498951.png" data-image="u3gx53gl1bdi"></figure>
<p><strong>Sürdürülebilir ve pasif ev projelerini gelecekte nasıl geliştirip çeşitlendirmeyi planlıyorsunuz? Pasif evlerin yaygınlaşması için mimarlık alanında ne tür eğitim çalışmalarının yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>C.Ö.:</strong> Yukarda bahsettiğim tüm entegrasyonların projelere işlenmesinde belediyelere büyük görev düştüğünü düşünüyorum. Müteahhitlere ve mimarlara düzenli olarak eğitimler verilmesi ve bu eğitimlere katılımın zorunlu tutulması gerektiği inancındayım.&nbsp;</p>
<p><strong>Z.T.:</strong> Biz mimarlar olarak Pasif Ev projelerini doğrudan geliştirip çeşitlendiremeyiz; ancak bu kapsamda bir iş bize ulaştığında, mimari ve teknik çerçevesi doğrultusunda titizlikle çalışabiliriz. Bu tür yapıların yaygınlaşmasında en önemli unsurun talep olduğunu düşünüyoruz. Buna karşılık, farkındalığı artırmak adına elimizde güçlü bir araç var: süreci şeffaflıkla paylaşmak.</p>
<p>Pasif Ev projeleri çoğu zaman karmaşık, pahalı veya erişilmez yapılar gibi algılansa da, aslında geleneksel bir mimari projeye kıyasla çok daha farklı bir inşaat süreci geçirmiyor. Tasarım sürecinde daha fazla teknik koordinasyon ve hesaplama gerektirse de, uygulama süreci benzer aşamalardan oluşuyor. Bu noktada sürecin açık biçimde belgelenmesi, örneklerin görünür kılınması ve elde edilen sonuçların hem meslektaşlara hem de kullanıcılara aktarılması, teşvik edici bir rol oynayabilir.</p>
<p>Mimarlık alanında da bu tür projelere dair bilgilerin yaygınlaşması için, eğitimde sadece kuramsal değil, uygulamaya dönük örneklerle desteklenen, sürece odaklanan içeriklerin artırılması faydalı olacaktır. Bizler de üretim sürecine dahil olduğumuz her projede, bu bilgileri açık ve paylaşılabilir kılmayı sorumluluğumuzun bir parçası olarak görüyoruz.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/Ekran_Resmi_2025-10-03_16.42.09_1759498961.png" data-image="swk9k4l4qyia" width="673.709595959596" height="431" style="width: 673.71px; height: 431px;"></figure>
<p><strong>Mimarlık gibi teknik ve tarihsel olarak erkek egemen bir alanda kadın olmanın getirdiği toplumsal beklentilerle nasıl başa çıktınız? Sektörde fırsat eşitliğinin sağlanması adına hangi somut adımların atılması gerektiğine inanıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>C.Ö.:</strong> Dünya genelinde ne yazık ki erkek daha iyi bilir gibi bir algı var, bir şeyin nasıl yapılacağını bir kadın anlattığında şüpheyle bakılırken bir erkek anlattığında daha az sorgulanarak kabul edilmesi beni en çok kızdıran konulardan bir tanesi. Bununla savaşmayı denemiyorum desem yalan olur ama herkesle de savaşmıyorum. Çalışacağımız ekibi kendimiz seçiyoruz ve etrafında kadınla çalışmak istemeyen ya da kendini üstün gören ekipler de zaman içinde profesyonel çevremizden eleniyor. Unutmamalıyız ki hepimiz her zaman öğrenciyiz ve her gün yeni bir şeyler öğreniyoruz. Dolayısıyla öğrenmeye devam ettiğimiz, açık fikirli ortamlarda bulunmaya gayret gösteriyoruz.</p>
<p><strong>Z.T.:</strong> Açıkçası biz bugüne kadar işimizi toplumsal beklentilerin gölgesinde yapmadık. Belki bunda kozmopolit bir şehirde yaşıyor olmanın da payı vardır. Büroda en başından beri tamamen eşitlikçi bir yaklaşım benimsedik. Zaman zaman pozitif ayrımcılık da yaptık. Bu tutumun, birlikte çalıştığımız ekiplerin ve iş ortaklarımızın kültürüne de yansıması için elimizden gelen çabayı göstermeye devam ediyoruz.&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/daha-iyisi-mumkun-studio-mada-nin-mimarlik-hik-yesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
