<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>Sürdürülebilir Mimari &#8211; EkoYapı Dergisi</title>
	<atom:link href="https://ekoyapidergisi.org/tag/surdurulebilir-mimari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ekoyapidergisi.org</link>
	<description>Sorumlu Mimarlık ve Yapı Platformu</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Apr 2026 19:13:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1</generator>

<image>
	<url>https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/cropped-ekoyapi_logo-32x32.png</url>
	<title>Sürdürülebilir Mimari &#8211; EkoYapı Dergisi</title>
	<link>https://ekoyapidergisi.org</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bridge House: Doğa ile Kurulan Zarif Denge</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/bridge-house-doga-ile-kurulan-zarif-denge/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/bridge-house-doga-ile-kurulan-zarif-denge/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ezgi Johansson]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Apr 2026 06:30:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[PROJE]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Doğal Malzeme]]></category>
		<category><![CDATA[Pasif Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Mimari]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/?p=85359</guid>

					<description><![CDATA[Karjat, Hindistan’daki Bridge House, Wallmakers imzasıyla doğaya minimum müdahale ve sürdürülebilir malzemelerle tasarlanan çağdaş bir konut örneği.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Hindistan’ın Karjat bölgesinde konumlanan Bridge House, mimarlık ofisi <a href="https://www.wallmakers.org/" data-type="link" data-id="https://www.wallmakers.org/" target="_blank" rel="noopener">Wallmakers</a> tarafından tasarlanan ve yapının doğaya minimum müdahale ile nasıl var olabileceğini gösteren güçlü bir örnek olarak öne çıkıyor. Bir köprü fikrinden yola çıkan proje, topografyaya uyum sağlarken aynı zamanda sürdürülebilir mimarlığın güncel tartışmalarına katkı sunuyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="1024" height="681" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house2-1024x681.jpeg" alt="" class="wp-image-85363" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house2-1024x681.jpeg 1024w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house2-300x200.jpeg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house2-768x511.jpeg 768w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house2-631x420.jpeg 631w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house2-150x100.jpeg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house2-696x463.jpeg 696w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house2-1068x710.jpeg 1068w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house2.jpeg 1419w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<h3 class="wp-block-heading">Topografya ile Diyalog: Yapıdan Çok Geçiş</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Karjat’ın yoğun bitki örtüsü ve engebeli arazi yapısı, projeyi şekillendiren temel unsur olarak öne çıkıyor. Bridge House, adından da anlaşılacağı üzere, iki farklı kot arasında bir köprü gibi konumlanıyor. Bu yaklaşım yalnızca estetik bir tercih değil; aynı zamanda araziye minimum müdahale etme prensibinin bir sonucu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yapı, zemine oturmak yerine onun üzrinden geçiyor. Böylece doğal akışlar, su yolları ve bitki örtüsü kesintiye uğramadan varlığını sürdürebiliyor. Bu durum, çağdaş mimarlıkta giderek daha fazla önem kazanan hafif dokunuş yaklaşımının güçlü bir örneğini oluşturuyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Malzeme Seçimi: Yerel ve Düşük Karbon Ayak İzi</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Wallmakers’ın projelerinde sıkça gördüğümüz doğal ve geri <a href="https://ekoyapidergisi.org/?s=d%C3%B6n%C3%BC%C5%9Ft%C3%BCr%C3%BClebilir+malzeme" data-type="link" data-id="https://ekoyapidergisi.org/?s=d%C3%B6n%C3%BC%C5%9Ft%C3%BCr%C3%BClebilir+malzeme">dönüştürülebilir malzeme</a> kullanımı, Bridge House’ta da belirleyici rol oynuyor. Yapıda kullanılan sıkıştırılmış toprak, yerel taş ve geri kazanılmış malzemeler; hem karbon ayak izini azaltıyor hem de yapının bulunduğu bağlamla bütünleşmesini sağlıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu yaklaşım, endüstriyel yapı malzemelerinin hâkim olduğu günümüz inşaat sektörüne alternatif bir üretim modeli sunuyor. Özellikle Hindistan gibi hızlı kentleşen bölgelerde, yerel malzeme kullanımının yeniden gündeme gelmesi sürdürülebilirlik açısından kritik bir önem taşıyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="1024" height="768" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house3-1024x768.jpeg" alt="" class="wp-image-85365" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house3-1024x768.jpeg 1024w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house3-300x225.jpeg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house3-768x576.jpeg 768w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house3-1536x1152.jpeg 1536w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house3-560x420.jpeg 560w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house3-80x60.jpeg 80w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house3-150x113.jpeg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house3-696x522.jpeg 696w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house3-1068x801.jpeg 1068w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house3-1920x1440.jpeg 1920w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house3-265x198.jpeg 265w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house3.jpeg 2048w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<h3 class="wp-block-heading">Mekânsal Kurgu: İç Mekânda Süreklilik</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Bridge House’un iç mekân organizasyonu da dış mekânla kurduğu ilişkiyi sürdürüyor. Açık planlı yaşam alanları, geniş açıklıklar ve doğal ışık kullanımı sayesinde yapı, çevresiyle görsel ve fiziksel bir süreklilik kuruyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Köprü formunun getirdiği lineer kurgu, mekânlar arasında akıcı bir geçiş sağlıyor. Bu durum, kullanıcı deneyimini yalnızca fonksiyonel değil, aynı zamanda duyusal bir deneyime dönüştürüyor. İç ve dış arasındaki sınırların belirsizleşmesi, yapının doğayla kurduğu ilişkiyi daha da güçlendiriyor.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Sürdürülebilirlik Yaklaşımı: Pasif Tasarım Stratejileri</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Wallmakers, projede yalnızca malzeme seçimiyle değil, aynı zamanda pasif tasarım stratejileriyle de sürdürülebilirliği destekliyor. Doğal havalandırma, gölgeleme elemanları ve yapının yönlenmesi gibi unsurlar, enerji tüketimini minimize edecek şekilde kurgulanmış.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu bağlamda Bridge House, teknolojik sistemlere bağımlılığı azaltan ve doğanın sunduğu imkanları tasarımın bir parçası haline getiren bir yaklaşım benimsiyor. Bu da projeyi yalnızca estetik bir yapı olmaktan çıkararak, çevresel duyarlılığı yüksek bir yaşam modeli haline getiriyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="1024" height="768" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house4-1024x768.jpeg" alt="" class="wp-image-85366" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house4-1024x768.jpeg 1024w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house4-300x225.jpeg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house4-768x576.jpeg 768w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house4-560x420.jpeg 560w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house4-80x60.jpeg 80w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house4-150x113.jpeg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house4-696x522.jpeg 696w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house4-1068x801.jpeg 1068w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house4-265x198.jpeg 265w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/wallmakers_bridge_house4.jpeg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<h3 class="wp-block-heading">Köprü Olarak Ev: Yeni Bir Yaşam Senaryosu</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Bridge House, yalnızca bir konut değil; aynı zamanda bir fikir önerisi. Yapının köprü metaforu, iki nokta arasında kurulan fiziksel bağlantının ötesinde, insan ile doğa arasında kurulan yeni bir ilişki biçimini temsil ediyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günümüzde mimarlık pratiği, giderek daha fazla mevcut olanla uyumlu çalışma, azaltma ve yeniden düşünme üzerine evriliyor. Bridge House da bu dönüşümün güçlü bir örneği olarak, “daha az müdahale, daha çok uyum” fikrini somutlaştırıyor.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Sonuç: Minimal Müdahale, Maksimum Etki</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Bridge House, küçük ölçekli bir konut projesi olmasına rağmen, ortaya koyduğu mimari yaklaşım açısından oldukça güçlü bir etkiye sahip. Topografyaya saygılı yerleşimi, yerel malzeme kullanımı ve sürdürülebilir tasarım stratejileri ile çağdaş mimarlığın önemli tartışmalarına yanıt veriyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Wallmakers’ın bu projesi, geleceğin mimarlığının büyük jestlerden çok, hassas ve bilinçli müdahalelerle şekilleneceğini açıkça ortaya koyuyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/bridge-house-doga-ile-kurulan-zarif-denge/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyükkent Mimarlık</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/buyukkent-mimarlik/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/buyukkent-mimarlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2026 09:30:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş mimarlık]]></category>
		<category><![CDATA[iç mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Konut Projeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Mimari]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/?p=85306</guid>

					<description><![CDATA["Bağlamla kurulan ilişki tasarımın başlangıç noktasıdır" diyen Büyükkent Mimarlık, konut projelerinde kentsel ölçekte çalışmalar yapıyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>BAĞLAMLA KURULAN İLİŞKİ TASARIMIN BAŞLANGIÇ NOKTASIDIR.</strong></p>



<figure class="wp-block-image size-large is-style-default"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="437" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_mimarlar-1024x437.jpeg" alt="Büyükkent Mimarlık mimarları" class="wp-image-85317" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_mimarlar-1024x437.jpeg 1024w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_mimarlar-300x128.jpeg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_mimarlar-768x327.jpeg 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption class="wp-element-caption">Kurucu Ortaklar: Bülent Sandık, Volkan Çelik ve Gökhan Tuz (Soldan sağa)</figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph">İstanbul merkezli <a href="https://buyukkentmimarlik.com/" data-type="link" data-id="https://buyukkentmimarlik.com/" target="_blank" rel="noopener">Büyükkent Mimarlık</a>, mimarlar Gökhan Tuz, Volkan Çelik ve Bülent Sandık tarafından kurulan ve farklı ölçeklerde mimari üretim gerçekleştiren bir tasarım ofisi. Büyükkent Mimarlık ile mimarlık pratiğini şekillendiren tasarım prensiplerini, malzeme yaklaşımını ve son dönem projelerini konuştuk.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Büyükkent Mimarlık; mimarlık, iç mekan tasarımı, proje yönetimi ve danışmanlık gibi farklı ölçek ve disiplinlerde üretim yapan çok katmanlı bir yapıya sahip. Bu çok disiplinli yaklaşım, bir projeyi en başından ele alış biçiminizi ve tasarım kararlarınızı nasıl şekillendiriyor? Disiplinler arası bu yapı, mimari bütünlüğü nasıl etkiliyor?</h4>



<p class="wp-block-paragraph">Büyükkent Mimarlık’ta çok disiplinli yapı, projeye yalnızca farklı uzmanlıkların katkı sunduğu bir organizasyon modeli değil; tasarımın en başından itibaren karar alma biçimini belirleyen temel bir yaklaşımdır. Mimarlık, iç mekân tasarımı, proje yönetimi ve danışmanlık süreçlerini birbirinden bağımsız aşamalar olarak değil, eş zamanlı ve birbirini besleyen katmanlar olarak ele alıyoruz. Bu sayede tasarım kararları yalnızca mekânsal ölçekte değil; yapım süreci, kullanım senaryoları ve uzun vadeli işletme perspektifleriyle birlikte şekilleniyor. Disiplinler arası bu yapı, mimari bütünlüğü zayıflatan değil; aksine projeyi daha tutarlı ve dengeli kılan bir etki yaratıyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-full is-style-default"><img loading="lazy" decoding="async" width="1787" height="2560" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/sirbistan_ofis-1-scaled.jpeg" alt="Sırbistanda modern ofis binası" class="wp-image-85309" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/sirbistan_ofis-1-scaled.jpeg 1787w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/sirbistan_ofis-1-209x300.jpeg 209w" sizes="auto, (max-width: 1787px) 100vw, 1787px" /></figure>



<h4 class="wp-block-heading">Konut, ticari ve kentsel ölçekte oldukça farklı tipolojilerde projeler üretiyorsunuz.<br>Ölçek ya da program değişse de, tasarıma başlarken sizi heyecanlandıran ve Büyükkent Mimarlık’ın yaklaşımını tanımlayan temel tasarım prensipleri neler oluyor?</h4>



<p class="wp-block-paragraph">Ölçek ya da program ne olursa olsun, tasarıma başlarken bizi en çok heyecanlandıran şey bağlamla kurulan ilişkidir. Arsanın kentsel konumu, çevresiyle kuracağı diyalog, kullanıcı profili ve gündelik yaşam senaryoları her projede yeniden okunur. Ofisimizin yaklaşımını tanımlayan temel prensipler; yalın ama güçlü mekânsal kurgu, işlevsel netlik, ölçülü ifade ve uzun ömürlü tasarım kararları olarak özetlenebilir. Program değişse de bu prensipler tasarımın omurgasını oluşturmaya devam eder.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Özellikle konut projelerinizde, yüksek yoğunluk koşullarına rağmen ferah, dengeli ve yaşanabilir mekanlar üretme yaklaşımınız dikkat çekiyor. Yoğunluk, açıklık ve gündelik yaşam kalitesi arasında kurduğunuz bu denge, tasarım sürecinde hangi mekansal araçlarla mümkün oluyor?</h4>



<p class="wp-block-paragraph">Yüksek yoğunluklu konut projelerinde temel hedefimiz, metrekarelerden çok mekânsal kaliteye odaklanmak. Doğru planlama kararları, geçirgen kütle kurguları, doğal ışık ve havalandırmayı önceleyen yerleşimler bu dengeyi kurmamızı sağlıyor. Ortak alanların yalnızca dolaşım alanı olarak değil, sosyal mekânlar olarak kurgulanması; açık, yarı açık ve kapalı mekânlar arasında süreklilik kurulması gündelik yaşam kalitesini artıran önemli araçlar arasında yer alıyor. Yoğunluğu bastırmak yerine, onu kontrollü ve okunabilir bir mekânsal organizasyona dönüştürmeyi önemsiyoruz.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/parfum_showroom.jpeg" alt="" class="wp-image-85310"/></figure>



<h4 class="wp-block-heading">Projelerinizde sürdürülebilirlik, çoğu zaman sonradan eklenen bir performans kriteri gibi değil; tasarımın doğal bir parçası olarak okunuyor. Büyükkent Mimarlık için sürdürülebilirliği gerçekten “doğru yapmak”, tasarım ve uygulama pratiğinde ne anlama geliyor?</h4>



<p class="wp-block-paragraph">Bizim için sürdürülebilirlik, projeye sonradan eklenen teknik bir performans kriteri değil; tasarımın başlangıç noktasında ele alınması gereken temel bir sorumluluk. “Doğru yapmak”, iklim verilerini doğru okumak, yapının doğal kaynaklarla kurduğu ilişkiyi optimize etmek ve gereksiz tüketimi en baştan azaltmak anlamına geliyor. Aynı zamanda sürdürülebilirliği yalnızca çevresel değil; ekonomik ve sosyal boyutlarıyla da ele alıyoruz. Uzun ömürlü, bakım gereksinimi düşük ve zamana dirençli yapılar üretmek bu yaklaşımın ayrılmaz bir parçası.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Malzeme, yalnızca bir yapı bileşeni değil; zamanla yaşlanan, eskiyen ve iz bırakan bir unsur. Sizce bir malzemenin “doğru” seçilmiş olması ne anlama gelir? Dayanıklılık, estetik ve çevresel sorumluluk arasında nasıl bir öncelik sıralaması yapıyorsunuz?</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Malzeme seçimi, bir yapının karakterini belirleyen en kritik kararlardan biridir. “Doğru” malzeme; yalnızca estetik olarak güçlü değil, zaman içinde yaşlanmayı kabul eden, bağlamına uyumlu ve çevresel etkisi gözetilmiş malzemedir. Dayanıklılık, estetik ve çevresel sorumluluk arasında katı bir hiyerarşi kurmaktan ziyade, bu üç başlığın dengeli bir bütün oluşturmasını önemsiyoruz. Malzemenin zamanla kazandığı izlerin, yapının hikâyesine katkı sunmasını değerli buluyoruz.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_okul.jpeg" alt="" class="wp-image-85311"/></figure>



<h4 class="wp-block-heading"><a href="https://ekoyapidergisi.org/tasarim-sinirini-dijital-dunyaya-nasil-uzatabiliriz/" data-type="post" data-id="34294">Dijital üretim araçları</a> ve görselleştirme teknikleri, bugün mimarlıkta yalnızca bir temsil aracı olmaktan çıkıp tasarımın aktif bir parçası haline geliyor.&nbsp;</h4>



<h4 class="wp-block-heading">CGI ve görsel anlatı, Büyükkent Mimarlık’ta tasarım kararlarını nasıl etkiliyor? Mekanı henüz inşa edilmeden “hissettirmek” sizin için ne ifade ediyor?</h4>



<p class="wp-block-paragraph">Dijital üretim araçları ve görselleştirme teknikleri yalnızca bir sunum aracı değil; tasarım sürecinin aktif bir parçası. CGI ve görsel anlatı, mekânsal kararları test etmemize; ışık, malzeme ve ölçek ilişkilerini henüz inşa edilmeden deneyimlememize olanak tanıyor. Mekânı “hissettirmek”, bizim için yalnızca etkileyici bir görsel üretmek değil; kullanıcının mekânla kuracağı ilişkiyi önceden kurgulamak anlamına geliyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="576" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_basaksehir-1024x576.jpeg" alt="" class="wp-image-85312" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_basaksehir-1024x576.jpeg 1024w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_basaksehir-300x169.jpeg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_basaksehir-768x432.jpeg 768w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_basaksehir-1536x864.jpeg 1536w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_basaksehir-2048x1152.jpeg 2048w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_basaksehir-747x420.jpeg 747w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_basaksehir-150x84.jpeg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_basaksehir-696x392.jpeg 696w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_basaksehir-1068x601.jpeg 1068w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/buyukkent_basaksehir-1920x1080.jpeg 1920w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<h4 class="wp-block-heading">Son dönem projelerinize baktığınızda, bugün Büyükkent Mimarlık’ın tasarım yaklaşımını ve değerlerini en iyi yansıttığını düşündüğünüz proje hangisi? Bu projede alınan hangi tasarım kararları sizin için belirleyici oldu?</h4>



<p class="wp-block-paragraph">Son dönem projelerimiz arasında, ofisin tasarım yaklaşımını ve değerlerini en açık biçimde yansıtan işlerden biri Başakşehirde yapmış olduğumuz Konut Projesi. Proje, bulunduğu kentsel bağlamla kurduğu güçlü ilişki, abartıdan uzak ama karakterli kütle dili ve kullanıcıyı merkeze alan mekânsal kurgusuyla öne çıkıyor. Plan şemasındaki netlik, açık ve kapalı alanlar arasında kurulan dengeli süreklilik ve malzeme seçimlerindeki bilinçli tutum tasarımın belirleyici unsurları oldu. Aynı zamanda projenin uygulama süreci boyunca ilk tasarım fikriyle tutarlı biçimde hayata geçirilmesi, bizim için bu çalışmanın en önemli kazanımlarından biri.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Büyükkent Mimarlık’ın yeni projeleri ve gelecek planlamalarından bahsedebilir misiniz? Önümüzdeki dönemde farklı coğrafyalarda üretim yapma ve farklı iş birlikleri kurma fikrine nasıl yaklaşıyorsunuz?</h4>



<p class="wp-block-paragraph">Büyükkent Mimarlık olarak önümüzdeki dönemde, farklı ölçek ve programlarda üretmeye devam ederken; farklı coğrafyalarda proje geliştirme ve yeni iş birlikleri kurma fikrine oldukça açık bir noktadayız. Farklı kültürel, iklimsel ve kentsel bağlamlarda tasarım yapmak, ofisin mimari vizyonunu besleyen ve üretim biçimini dönüştüren önemli bir deneyim alanı sunuyor. Her yeni bağlam, tasarım dilimizi yeniden sorgulamak ve geliştirmek için bir fırsat. Bu çeşitliliğin, ofisin uzun vadeli üretim kalitesini güçlendirdiğine inanıyoruz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/buyukkent-mimarlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>EUmies Awards 2026: Avrupa Mimarlığında İkonik Yapılardan Dönüşüme</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/eumies-awards-2026-ikonik-yapilardan-donusume/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/eumies-awards-2026-ikonik-yapilardan-donusume/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ezgi Johansson]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Apr 2026 10:12:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[HABER]]></category>
		<category><![CDATA[MAKALE]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari Yarışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniden Kullanım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/?p=85231</guid>

					<description><![CDATA[EUmies Awards 2026 sonuçları, Avrupa mimarlığında yeni ve ikonik yapılar yerine dönüşüme odaklanan projeler öne çıkıyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h4 class="wp-block-heading"><strong>Avrupa’nın en prestijli mimarlık ödüllerinden biri olan EUmies Awards 2026</strong> </h4>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="577" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/harquitects_barcelona-1024x577.webp" alt="" class="wp-image-85237" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/harquitects_barcelona-1024x577.webp 1024w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/harquitects_barcelona-300x169.webp 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/harquitects_barcelona-768x433.webp 768w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/harquitects_barcelona-745x420.webp 745w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/harquitects_barcelona-150x85.webp 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/harquitects_barcelona-696x392.webp 696w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/harquitects_barcelona-1068x602.webp 1068w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/harquitects_barcelona.webp 1512w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption class="wp-element-caption">Prodis HQ in Terrassa, Barselona</figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph"><a href="https://eumiesawards.com/" data-type="link" data-id="https://eumiesawards.com/" target="_blank" rel="noopener">Eumies Awards 2026</a> çağdaş mimarlığın yönüne dair oldukça net bir mesaj veriyor. Artık mesele “yeni ve ikonik” yapılar üretmek değil, mevcut olanı dönüştürmek üzerine yoğunlaşıyor. 16 Nisan 2026’da Oulu’da açıklanan sonuçlar, mimarlığın giderek daha da fazla dönüşüm, yeniden kullanım ve mevcut yapı stoğu üzerine yaratıcı ilişkiler üzerinden ilerlediğini ortaya koyuyor.</p>



<h3 class="wp-block-heading">EUmies Awards 2026: Mimarlıkta Yeni Paradigma</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Tam adıyla&nbsp;European Union Prize for Contemporary Architecture – Mies van der Rohe Awards, Avrupa çağdaş mimarlık üretiminin en önemli göstergelerinden biri olarak kabul ediliyor. 2026 edisyonunda 410 aday proje arasından seçilen kazananlar, mimarlığın yalnızca estetik ya da form üretimi olmadığını; aynı zamanda sosyal, ekonomik ve çevresel sorumluluklarla şekillenen bir pratik olduğunu yeniden hatırlatıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu yılın seçkisi özellikle iki temel kavram etrafında şekilleniyor. Dönüşüm ve yeniden işlevlendirme yani adaptif yeniden kullanım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu yaklaşım, uzun yıllar mimarlık sahnesine hâkim olan “<a href="https://ekoyapidergisi.org/?s=ikon+yapı" data-type="link" data-id="https://ekoyapidergisi.org/?s=ikon+yapı">ikon yapı</a>” üretiminin yerini daha mütevazı ama etkili müdahalelere bıraktığını gösteriyor.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<h3 class="wp-block-heading">Ana Ödül: Charleroi’da Bir Yapının Yeniden Doğuşu</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Ana ödül, Charleroi’de yer alan Charleroi Palais des Expositions projesine verildi. Proje, <a href="https://afasiaarchzine.com/2026/02/agwa-ajdviv-architecten-jan-de-vylder-inge-vinck-chapex-palais-des-expositions-congres-and-concerts-charleroi/" data-type="link" data-id="https://afasiaarchzine.com/2026/02/agwa-ajdviv-architecten-jan-de-vylder-inge-vinck-chapex-palais-des-expositions-congres-and-concerts-charleroi/" target="_blank" rel="noopener">AgwA ve Architecten Jan de Vylder Inge Vinck</a> tarafından tasarlandı.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="960" height="653" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/palais_des_expositions_charleroi.avif" alt="" class="wp-image-85234" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/palais_des_expositions_charleroi.avif 960w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/palais_des_expositions_charleroi-300x204.avif 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/palais_des_expositions_charleroi-768x522.avif 768w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/palais_des_expositions_charleroi-617x420.avif 617w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/palais_des_expositions_charleroi-150x102.avif 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/palais_des_expositions_charleroi-696x473.avif 696w" sizes="auto, (max-width: 960px) 100vw, 960px" /><figcaption class="wp-element-caption">AgwA, Jan de vylder Inge Vinck, Charleroi Palais des Expositions, Charleroi, Belgium. <br>Fotograf: FIlip Dujardin</figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph">1950’lerden kalma modernist bir sergi kompleksi üzerine yapılan müdahale, radikal bir yıkım yerine ince, hassas ve stratejik dönüşümler üzerinden ilerliyor. Yapı bütünüyle ortadan kaldırılmak yerine, iç plan boşaltılarak yeniden kurgulanıyor. Ortaya çıkan şey bir bina olmaktan çok, kamusal bir mekânlar dizisi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu yaklaşımın en çarpıcı yönü, yapının kentle kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlaması. Daha önce kapalı ve izole bir yapı olan kompleks, artık geçirgen, erişilebilir ve süreklilik arz eden bir kentsel peyzaja dönüşüyor. Jürinin de vurguladığı gibi bu proje, “var olanla çalışmanın” ne kadar güçlü sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu noktada mimarlık, yeni bir nesne üretmekten ziyade, mevcut bir altyapıyı yeniden hayata kazandıran bir araç haline geliyor. Yani tasarım, bir başlangıç değil; bir devamlılık pratiği olarak ele alınıyor.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<h3 class="wp-block-heading">Emerging Architecture Ödülü: Geçiciliğin Gücü</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Genç mimarlara verilen Emerging Architecture ödülü ise Ljubljana’da gerçekleştirilen Slovenya Ulusal Tiyatrosu için tasarlanan geçici mekân projesine verildi. Projenin mimarları <a href="https://www.vidicgrohar.com/" data-type="link" data-id="https://www.vidicgrohar.com/" target="_blank" rel="noopener">Vidic Grohar Arhitekti</a>.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="862" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/slovensko_narodno_ljubljana-1024x862.jpeg" alt="" class="wp-image-85235" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/slovensko_narodno_ljubljana-1024x862.jpeg 1024w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/slovensko_narodno_ljubljana-300x253.jpeg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/slovensko_narodno_ljubljana-768x647.jpeg 768w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/slovensko_narodno_ljubljana-499x420.jpeg 499w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/slovensko_narodno_ljubljana-150x126.jpeg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/slovensko_narodno_ljubljana-696x586.jpeg 696w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/slovensko_narodno_ljubljana-1068x899.jpeg 1068w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/slovensko_narodno_ljubljana.jpeg 1536w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption class="wp-element-caption">Slovenya Ulusal Tiyatrosu, Lubljana</figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph">Bu proje, endüstriyel bir yapıyı geçici bir tiyatro mekânına dönüştürüyor. Ancak buradaki “geçici” kavramı, alışıldık anlamının ötesine geçiyor. Hafif, modüler ve geri dönüştürülebilir elemanlarla kurulan sistem, yalnızca kısa vadeli bir çözüm değil; aynı zamanda esnek ve evrilebilir bir mimari model sunuyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Performans alanları, fuayeler ve servis mekânları mevcut yapı içine minimum müdahaleyle yerleştiriliyor. Bu da hem maliyet açısından avantaj sağlıyor hem de yapının gelecekte farklı kullanımlara adapte olabilmesine olanak tanıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Jüri, bu projeyi “geçiciliği kalıcı bir mimari ifadeye dönüştürme becerisi” nedeniyle ödüllendirdi. Bu yaklaşım, günümüz mimarlığında giderek önem kazanan bir soruya işaret ediyor:<br>Bir yapı gerçekten kalıcı olmak zorunda mı?</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<h3 class="wp-block-heading">İkonlardan Uzaklaşma: Yeni Mimarlık Anlayışı</h3>



<p class="wp-block-paragraph">EUmies Awards 2026’nın en önemli mesajı, mimarlığın artık “gösterişli formlar” ve “yıldız mimarlar” üzerinden tanımlanmadığı. Bunun yerine daha sessiz ama etkili bir yaklaşım öne çıkmaya başlıyor. Mevcut yapı stoğunu değerlendirmek, kaynakları daha verimli kullanmak, düşük maliyetli ama yüksek etkili çözümler üretmek, sosyal ve kamusal değer yaratmak gibi beklentiler karşılanmış oluyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu yaklaşım, aynı zamanda <a href="https://ekoyapidergisi.org/yapi-sektorunde-surdurulebilirlik-ruhu-zayifliyor-mu/" data-type="link" data-id="https://ekoyapidergisi.org/yapi-sektorunde-surdurulebilirlik-ruhu-zayifliyor-mu/">sürdürülebilirlik</a> tartışmalarıyla da doğrudan ilişkili. Yeni bir bina inşa etmek yerine mevcut yapıyı dönüştürmek, karbon ayak izini ciddi ölçüde azaltıyor. Bu da mimarlığın çevresel sorumluluğunu daha görünür hale getiriyor.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<h3 class="wp-block-heading">Ödül Töreni ve Sembolik Mekânlar</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Ödüllerin açıklanması, 1931 yılında <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Alvar_Aalto" data-type="link" data-id="https://en.wikipedia.org/wiki/Alvar_Aalto" target="_blank" rel="noopener">Alvar Aalto</a> tarafından tasarlanan Aalto Siilo’da gerçekleşti. Bu seçim bile, etkinliğin temasıyla doğrudan örtüşüyor: Endüstriyel mirasın yeniden değerlendirilmesi.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="852" height="852" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/aalto_silo_cultural_event_space.jpeg" alt="" class="wp-image-85239" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/aalto_silo_cultural_event_space.jpeg 852w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/aalto_silo_cultural_event_space-300x300.jpeg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/aalto_silo_cultural_event_space-150x150.jpeg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/aalto_silo_cultural_event_space-768x768.jpeg 768w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/aalto_silo_cultural_event_space-420x420.jpeg 420w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/04/aalto_silo_cultural_event_space-696x696.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 852px) 100vw, 852px" /><figcaption class="wp-element-caption">Aalto Silo Etkinlik Mekanı</figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph">Resmi ödül töreni ise 11–12 Mayıs tarihlerinde&nbsp;Barcelona’daki&nbsp;Mies van der Rohe Pavilion’da düzenlenecek. Modern mimarlığın en ikonik yapılarından biri olan bu pavyon, geçmiş ile günümüz arasındaki diyaloğu simgeleyen güçlü bir sahne sunuyor.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<h3 class="wp-block-heading">Mimarlıkta “Daha Az” Ama “Daha Anlamlı”</h3>



<p class="wp-block-paragraph">EUmies Awards 2026, mimarlığın geleceğine dair oldukça net bir tablo çiziyor:<br>Daha az yıkım, daha çok dönüşüm.<br>Daha az gösteriş, daha çok anlam.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Charleroi ve Ljubljana’daki projeler, mimarlığın yalnızca yeni yapılar üretmekten ibaret olmadığını; aksine mevcut olanı yeniden düşünme, onarma ve dönüştürme sanatı olduğunu hatırlatıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugünün mimarlığı, belki de ilk kez bu kadar açık bir şekilde şunu söylüyor:<br>En iyi tasarım, bazen zaten orada olanı yeniden görmeyi bilmektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu yönelim, yalnızca mimarlık pratiğini değil, tasarımcının rolünü de kökten yeniden tanımlıyor. Mimar artık sıfırdan “yaratan” bir figürden çok; mevcut olanı okuyan, analiz eden ve dönüştüren bir aracıya dönüşüyor. Bu yaklaşım, daha dikkatli, etik ve bağlamsal bir üretim biçimini beraberinde getirirken, özellikle Avrupa’da hızla yaşlanan yapı stoğu düşünüldüğünde bir tercih olmaktan çıkıp kaçınılmaz bir gerekliliğe işaret ediyor. EUmies Awards 2026’nın ortaya koyduğu tablo, geleceğin mimarlığının büyük jestlerden ziyade küçük ama akıllı müdahalelerle şekilleneceğini güçlü bir şekilde vurguluyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye’de de bu yaklaşımın karşılık bulduğu örnekler giderek artıyor. İstanbul’da&nbsp;Salt Galata, eski Osmanlı Bankası binasının iç mekânlarının yeniden düzenlenmesiyle kamusal bir kültür yapısına dönüşürken;&nbsp;Bomontiada, terk edilmiş bir bira fabrikasının avlu etrafında yeniden kurgulanmasıyla yaşayan bir kent odağı haline geliyor.&nbsp;Feshane&nbsp;ise Haliç kıyısındaki endüstriyel yapının içten boşaltılarak sergi ve etkinlik mekânlarına dönüştürülmesiyle dikkat çekiyor. Bu projelerin ortak noktası, yapıları yıkmak yerine mevcut strüktürü koruyarak iç mekânları yeniden kurgulamak ve kamusal kullanıma açmak. Böylece mimarlık, yalnızca fiziksel bir dönüşüm pratiği değil; aynı zamanda hafızayı koruyan ve yeni sosyal ilişkiler üreten bir araç olarak yeniden anlam kazanıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/eumies-awards-2026-ikonik-yapilardan-donusume/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Basamaklı Teraslarla Kurgulanan İklim Duyarlı Kampüs</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/basamakli-teraslarla-kurgulanan-iklim-duyarli-kampus/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/basamakli-teraslarla-kurgulanan-iklim-duyarli-kampus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 08:30:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[PROJE]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Peyzaj]]></category>
		<category><![CDATA[basamaklı teras sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[iklim duyarlı yapı]]></category>
		<category><![CDATA[mekansal peyzaj]]></category>
		<category><![CDATA[mimari proje]]></category>
		<category><![CDATA[pasif iklimlendirme]]></category>
		<category><![CDATA[peyzaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Mimari]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/?p=79966</guid>

					<description><![CDATA[Hindistan'ın Indore kentinde tasarlanan Prestige University binası, basamaklı kütle organizasyonu ve yeşil teraslarıyla eğitim yapısını iklimle uyumlu bir peyzaj mimarisine dönüştürüyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Hindistan&#8217;ın Indore kentinde tasarlanan Prestige University binası, basamaklı kütle organizasyonu ve yeşil teraslarıyla eğitim yapısını iklimle uyumlu bir peyzaj mimarisine dönüştürüyor.</strong></p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="600" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/111-1024x600.jpg" class="wp-image-79967" alt="Basamaklı teraslarla tasarlanmış sürdürülebilir kampüs yapısı." srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/111-1024x600.jpg 1024w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/111-300x176.jpg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/111-768x450.jpg 768w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/111-1536x900.jpg 1536w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/111-2048x1201.jpg 2048w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/111-716x420.jpg 716w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/111-150x88.jpg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/111-696x408.jpg 696w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/111-1068x626.jpg 1068w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/111-1920x1126.jpg 1920w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/111-600x352.jpg 600w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" />  </figure>



<p class="wp-block-paragraph">Sizinkini bilemem ama bu habere konu olan yapı, benim hayalimdeki kampüs fikrine çok yakın. Hindistan Indore&#8217;deki Prestige Üniversitesi için tasarlanan yeni akademik yapı, kampüs mimarisini tekil bir bina fikrinden çok katmanlı bir mekânsal peyzaj olarak ele alıyor. Tasarım, geleneksel Hint mimarisinde görülen basamaklı su yapılarından esinlenen kademeli bir kütle organizasyonu üzerine kurulmuş. Kat kat teraslarla şekillenmiş. Yaklaşık otuz bin metrekarelik kapalı alana sahip yapı; yönetim birimleri, oditoryum, seminer salonları, kütüphane ve sosyal alanları bir araya getiriyor. Ancak programın tamamı tek parça bir blok içinde çözümlenmek yerine, farklı kotlara yayılan platformlar ve teraslar aracılığıyla parçalı bir topografya şeklinde kurgulanmış.. Bu yaklaşım, büyük ölçekli eğitim yapılarında sık görülen kapalı ve monolitik kütle anlayışını kırarak daha geçirgen bir kampüs deneyimi oluşturuyor.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="760" height="507" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/333.jpg" class="wp-image-79968" alt="EkoYapı Dergisi - İklim duyarlı tasarıma sahip yüksek teraslı kampüs binası." srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/333.jpg 760w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/333-300x200.jpg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/333-630x420.jpg 630w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/333-150x100.jpg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/333-696x464.jpg 696w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/333-600x400.jpg 600w" sizes="auto, (max-width: 760px) 100vw, 760px" /> </figure>
</div>


<p class="wp-block-paragraph"><strong>Basamaklı Teras Sistemi</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yapının en karakteristik özelliğini oluşturan basamaklı teras sistemi, dolaşım ve açık alan kullanımını mimarinin ayrılmaz bir parçası haline getiriyor. Çatı seviyelerinde oluşturulan geniş yeşil yüzeyler öğrenciler için buluşma, dinlenme ve açık hava etkinlikleri için kullanılabilir mekânlar sunuyor. Böylece yapı yalnızca iç mekânlardan oluşan bir eğitim binası olmaktan çıkarak, üzerinde yürünebilen ve farklı seviyelerde deneyimlenen bir peyzaj yüzeyine dönüşüyor. Plan kurgusunda yeralan avlular ve kontrollü açıklıklar, iç mekânların gün ışığıyla aydınlatılmasını sağlarken doğal havalandırmayı da destekliyor. Bu strateji aslında, yılın büyük bölümünde yüksek sıcaklıkların görüldüğü bölgesel iklim koşullarına uyum sağlamayı hedefliyor. </p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="760" height="569" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/222.jpg" alt="" class="wp-image-79969" srcset="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/222.jpg 760w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/222-300x225.jpg 300w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/222-561x420.jpg 561w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/222-80x60.jpg 80w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/222-150x112.jpg 150w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/222-696x521.jpg 696w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/222-265x198.jpg 265w, https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/03/222-600x449.jpg 600w" sizes="auto, (max-width: 760px) 100vw, 760px" /></figure>
</div>


<p class="wp-block-paragraph">Pasif iklimlendirme yaklaşımı sayesinde hem iç mekân konforu artırılıyor hem de enerji tüketimi azaltılıyor. Malzeme seçiminde kullanılan tuğla yüzeyler ise yapının yerel mimari bağlamla ilişki kurmasını sağlarken aynı zamanda sıcak iklimde ısı kontrolüne katkıda bulunuyor. Teraslar, merdivenler ve açık dolaşım alanlarıyla şekillenen kademeli organizasyon, kampüs yaşamını yalnızca sınıflar içinde değil yapının tüm katmanlarına yayılan bir sosyal mekân ağı olarak yeniden yorumluyor. Sizce de oldukça motive edici değil mi?</p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/basamakli-teraslarla-kurgulanan-iklim-duyarli-kampus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Topografik Bir Başkaldırı: Imperia Horizonte</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/topografik-bir-baskaldiri-imperia-horizonte/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/topografik-bir-baskaldiri-imperia-horizonte/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Feb 2026 21:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Peyzaj]]></category>
		<category><![CDATA[PROJE]]></category>
		<category><![CDATA[biyofilik cephe sistemleri]]></category>
		<category><![CDATA[biyofilik tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[Ekvador modern mimari örnekleritopografya]]></category>
		<category><![CDATA[Imperia Horizonte Ekvador]]></category>
		<category><![CDATA[modern mimari]]></category>
		<category><![CDATA[peyzaj]]></category>
		<category><![CDATA[Quito]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[tasarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/topografik-bir-baskaldiri-imperia-horizonte/</guid>

					<description><![CDATA[Ekvador’un sert coğrafyasında yükselen Imperia Horizonte, kentsel yoğunluk ile doğal eşik arasındaki çizgiyi, teraslanmış bir dikey ekosistem tasarımıyla yeniden tanımlıyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/imperia1_1770295603.jpg" data-image="k742outupxnd"></figure>
<p><strong>Dilhan Hız</strong></p>
<p>Ekvador&#8217;un And Dağları arasına sıkışmış başkenti&nbsp;Quito, yüksek irtifa ve dinamik topografyası ile pek de&nbsp;modern mimari için uygun bir yer olmasa da, zaman zaman topografik başkaldırılara sahne olmuyor da değil.&nbsp;&nbsp;Imperia Horizonte projesi, bu zorlu coğrafyaya beton bir kütleyle cevap vermek yerine, arazinin eğimine eklemlenen, parçalı ve nefes alan bir morfolojiyle karşımıza çıkıyor. Projenin mimari dili, geleneksel blok yapı mantığını kırarak; her bir yaşam alanını gökyüzüne açılan müstakil teraslara dönüştüren, akışkan bir dikey şehircilik denemesi sunuyor.&nbsp;</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/imperia2_1770295634.jpg" data-image="ajsmdf881laa"></figure>
<p>Ancak burada asıl sorgulanması gereken, bu boyuttaki bir kentsel müdahalenin, Quito’nun yerel dokusuyla ne ölçüde bütünleştiği ve lüks konut tipolojisinin sürdürülebilirlik iddiasını ne kadar karşıladığı. Sonuçta burası Ekvador, değil mi?</p>
<p><strong>Dikey Orman mı, Görsel Estetik mi?</strong>&nbsp;</p>
<p>Projenin en dikkat çekici bileşeni olan bitkilendirilmiş cephe sistemi, sadece görsel bir peyzaj unsuru değil; aynı zamanda yüksek irtifa güneşinden korunmak için geliştirilmiş pasif bir iklimlendirme stratejisi olarak kurgulanmış. Imperia Horizonte, brüt betonun soğukluğunu yaşayan bir bitki örtüsüyle maskelerken, yapı fiziği açısından kentin rüzgar yükünü ve nem dengesini de yönetmeyi amaçlıyor. Mimari ekip, cephedeki bu yeşil katmanı bir &#8220;iyileştirici kabuk&#8221; olarak tanımlasa da; bu tip yüksek bakım gerektiren ekosistemlerin, yapının uzun vadeli yaşam döngüsündeki maliyet ve verimlilik dengesi hala bir tartışma konusu.&nbsp;</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/imperia3_1770295647.jpg" data-image="8orsbge1g44f"></figure>
<p>Quito’nun silüetine eklenen bu yeni imza, modern mimarinin doğaya dönüş arzusunun bir kanıtı mı, yoksa dikey yapılaşmanın yeni bir estetik ambalajı mı?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/topografik-bir-baskaldiri-imperia-horizonte/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tasarımın En Güçlü Hali, Az ile Çok Söylemek</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/tasarimin-en-guclu-hali-az-ile-cok-soylemek/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/tasarimin-en-guclu-hali-az-ile-cok-soylemek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Dec 2025 21:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[KOOP Mimarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Y. Burak Dolu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/tasarimin-en-guclu-hali-az-ile-cok-soylemek/</guid>

					<description><![CDATA[K﻿OOP Mimarlık’ın kurucu ortağı Y. Burak Dolu, her projede önce “yerin bilgisini” anlamayı, tarihsel ve doğal hafızayı okumayı ve tüm bu verileri yalın ama güçlü bir mimari dile dönüştürmeyi merkezine koyuyor]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>KOOP Mimarlık’ın kurucu ortağı Y. Burak Dolu, her projede önce “yerin bilgisini” anlamayı, tarihsel ve doğal hafızayı okumayı ve tüm bu verileri yalın ama güçlü bir mimari dile dönüştürmeyi merkezine koyuyor. Dolu’nun yaklaşımı; çok disiplinli iş birlikleri, malzemeyle dürüst ilişki, yerel üretim kültürüne saygı ve kullanıcıyla gerçek bir bağ kurma çabası üzerine kurulu. Seddülbahir Kalesi’nden Akçakocabey Mescidi’ne, müze ve kamusal alan projelerinden çağdaş konutlara uzanan bu üretim sürecinde, mimarlığın hem geçmişi görünür kılma hem de bugünün ihtiyaçlarına kesintisiz bir şekilde eşlik etme gücünü konuşmak için kendisiyle bir araya geldik.</strong></p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/y.burak_dolu_1767089972.jpg" data-image="rqc919nacytd"></figure>
<p><strong>KOOP Mimarlık kısa sürede kendine özgü bir dil oluşturdu. Ofisinizin tasarım yaklaşımını ve üretim anlayışı hakkında bilgi alabilir miyiz?</strong></p>
<p>Çok da kısa bir süre diyemem. KOOP’u 2013’te kurmuştum. Ama ilk zamandan beri sadık kalmaya çalıştığımız belli prensipler var tabi. Burada bahsettiğiniz özgün dil genel yaklaşımımız sanırım. KOOP’un tasarım yaklaşımını tarif ederken yeri anlamaya çalışan, onunla ilişki kurmaya çalışan, malzemeyle de mümkün olduğunca dürüst ilişki kuran bir pratikten söz ediyorum.&nbsp;</p>
<p>Her projede önce konuyu ve yeri anlamaya çalışıyoruz. Yani “burada ne yapalım?” sorusundan çok, “buradan ne öğrenebiliriz?” sorusunu soruyoruz. Örnek olarak, Seddülbahir Kalesi’nde bu, 25 yılı aşan araştırmaların ve çok disiplinli bir ekibin ürettiği bilgiye eklemlenen, oldukça geri durmayı bilen bir mimari dilin peşine düşmekti. Taraklı Meydanı’nda ise, aslında bir park olarak kullanılan ama geçmişte çarşı olan bir boşluğu, hem bugünün kamusal hayatına açmak hem de yok olmuş dükkânların izlerini zeminde işaretleyerek hafızayı görünür kılmaktı.</p>
<p>KOOP’un üretim anlayışı biraz da “kooperatif” fikrinden geliyor. Her projede mimar, mühendis, tarihçi, müzebilimci, sanatçı, vs. farklı aktörlerle bir aradayız. Bazı işlerde yüklenici olarak sahada da bulunuyoruz; bazılarında sadece koruma projeleri, bazı projelerde ise sadece sergileme ya da içerik üretimi yapıyoruz. Ama bütün bu çeşitliliğin ortasında ortak nokta; öğrenerek, tartışarak ve mümkün olduğunca kolektif karar vererek, o yere ve konuya özgü ve yalın çözümler üretmek diyebilirim.</p><hr><p style="text-align: center;"><strong><span style="color: rgb(75, 172, 198);">“Sade” yerine “basit” kelimesini çok sık kullanıyorum işverenlerle konuşurken ve sanırım yanlış anlaşılıyor. Basitlik niteliksizlik gibi algılanıyor. Oysa ki daha rafine bir şey.</span></strong></p>
<hr><p><strong>Ekip olarak çoğunlukla sade, net ve malzeme odaklı yapılar üretiyorsunuz. Bu sadelik sizin için bir estetik tercih mi, yoksa bir etik duruş mu?</strong></p>
<p>Sadelik bizim için yalnızca estetik bir tercih değil mesleki bir disiplin meselesi. Bir yapıyı mümkün olduğunca az malzemeyle, az jestle, gereksiz “gürültü” üretmeden kurabilmek, aslında epey zor bir şey. Bazen bir detay eklemektense, onu yapmamanın daha cesur bir karar olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>&nbsp;“Sade” yerine “basit” kelimesini çok sık kullanıyorum işverenlerle konuşurken ve sanırım yanlış anlaşılıyor. Basitlik niteliksizlik gibi algılanıyor. Oysa ki daha rafine bir şey. Akçakocabey Mescidi’nde örneğin, işveren tarafından kubbeli ve minareli bir Osmanlı Camisi kopyası istenirken, biz orman içinde bir inziva kutusu hayal etmiştik. Ortak noktayı bulmak için bölgenin tarihsel hafızasındaki ahşap yığma mescit tipolojisini, bugünün imkân ve gerekleriyle yeniden yorumlamaya çalıştık. Geleneksel yapıları anlamak için 37 köy dolaştık. Ortaya çıkan yapı hem son derece yalın hem de bulunduğu coğrafyaya sıkı sıkıya bağlı bir sonuç verdi; bu da hem çeşitli ödül ve yayınlarla hem de kullanıcılar tarafından takdir gördü.</p>
<p>Kısacası; sadelik, bizim için niteliksizlik ya da az iş anlamına gelmiyor. Tam tersine, çok düşünülmüş, çok elenmiş, geriye kalan her çizgisi ve malzemesi gerekçeli bir tasarım sürecinin sonucu.&nbsp;</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/y.burak_dolu_6_1767089999.jpg" data-image="svtxim6ed05x"></figure>
<p><strong>Projelerinizde yerel malzeme kullanımının ve sade detayların öne çıktığını görüyoruz. Malzeme seçiminde sizin için en belirleyici ölçüt nedir?</strong></p>
<p>Malzeme seçiminde en belirleyici ölçütümüz, o malzemenin yerle, iklimle, kullanıcıyla ve yapım kültürüyle kurduğu ilişki. Yerel malzeme yalnızca bu yüzden de değil; ayrıca karbon ayak izini düşüren bir seçim olarak da önemli.</p>
<p>Aynı zamanda malzemenin “yaş alma” biçimi de belirleyici. Taraklı Meydanı’nda taş döşemeler ya da Akçakocabey Mescidi’nde ahşabın zamanla eskiyerek peyzajla bütünleşmesi gibi. Biz malzemeyi yalnızca uygulandığı gün için değil, 5–10–50 yıl sonra nasıl görüneceğini düşünerek seçmeye çalışıyoruz.</p>
<p>Seddülbahir’de, yeni müze yapısının kabuğunu kalenin yapımında kullanılan taş cinsinin büyük blok versiyonlarıyla örmemizin sebebi buydu; yeni yapının Silüette kaybolması, yanındaykense bugünün üretimi olduğunun anlaşılmasını istedik. Aynı projede ahşap elemanları, hem Bab-ı Kebir’in soyut tamamlamasında hem de kubbeli yapının yeni örtüsünde, özgün dokudan ayrışan ama onunla yarışmayan bir dil kurmak için kullandık.</p>

<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/y.burak_dolu_2_1767090029.jpg" data-image="notdv2xlvs8g"></figure>
<p><strong>Günümüz mimarlığında görsellik çoğu zaman ön planda. Siz malzemenin “doğal hâlini” koruma konusunda oldukça ısrarcısınız. Bu tavır sizin için neyin ifadesi?</strong></p>
<p>Güncel mimarlık ortamında görselliğin çoğu zaman içerikten, mekânsal deneyimden bağımsız bir vitrine dönüştüğünü düşünüyorum. Bizim malzemenin doğal hâline ısrarla sahip çıkma çabamız biraz buna tepki, biraz da mimarlığın “inandırıcılık” meselesiyle ilgili.</p>
<p>Malzemeyi mümkün olduğunca kaplamadan, boyamadan, taklit ettirmeden kullanmaya çalışıyoruz. Betonarme bir yapıyı taşmış gibi göstermek ya da yeni yapılmış bir müdahaleyi “eskiymiş gibi” yaşlandırmak yerine, onun çağdaş bir katman olduğunu dürüstçe söylemeyi tercih ediyoruz. Restorasyon alanında da taklitçi rekonstrüksiyon yerine, eskiyle yeniyi ayırt etmeyi sağlayan, ama aralarındaki ilişkiyi de hassas kuran müdahaleleri tercih ediyoruz.</p>
<p>Bu tavır, aslında “yalan söylemeyen” bir mimarlık isteği diyebilirim. Yani malzemenin kusuruyla, eskimesiyle, kendi doğasıyla barışık bir dil.</p><hr><p style="text-align: center;"><strong><span style="color: rgb(75, 172, 198);">‘‘Yapay zekâ ve dijital tasarım araçlarını biraz “yeni kalemler ve cetveller” gibi görüyorum. Yani tek başlarına ne iyi ne kötü; nasıl kullanıldıklarıyla anlam kazanan araçlar.’’</span></strong></p>
<hr><p><strong>Sürdürülebilirlik kavramı artık neredeyse her projede zorunlu olarak konuşuluyor. KOOP’un bu konudaki yaklaşımı ne ölçüde tasarımın merkezinde yer alıyor?</strong></p>
<p>Sürdürülebilirlik kavramı, bizim için yalnızca teknik bir başlık ya da sertifika meselesi değil; tasarımın olmazsa olmaz, en doğal girdisi. “Yer”le ilişki kurmaya bu kadar takıntılı olmamızın temel sebeplerinden biri de bu. Yeri doğru anlayabilirseniz, en sürdürülebilir çözümlerin oradaki binlerce yıllık deneyimle zaten bulunduğunu görüyorsunuz. Yapı biçimlenişi, kabuğu, malzeme kullanımı, vs. ile geleneksel mimari zaten binlerce yıllık deneme-yanılmalar ile sürdürülebilirliğin doruğuna ulaşmış. Gelenekselin salt biçimini değil, bütün bileşenlerini anlarsak zaten her türlü sertifikayı alabilecek yapılar yapabileceğimize inanıyorum.&nbsp;</p>
<p>Bir diğer boyut da sosyal sürdürülebilirlik. Yaptığımız birçok işte yerel halkın alanı sahiplenmesi, orada vakit geçirmesi ve hafızasıyla ilişki kurması en az enerji verimliliği kadar önemli. Bir yer sadece teknik olarak sürdürülebilir olduğunda değil, insanlar onu sahiplendiğinde gerçekten hayatta kalıyor. Akçakocabey Mescidi açılışında bir teyze beni çağırıp “Mimar oğlum, ne güzel yapmışsın bu camiyi, bizim eski camiler gibi ama daha güzel. Başkan’a dedim, hep böyle yapsınlar camileri, kokusu bile başka.” demişti. Bunu duymak afili sertifikaları almaktan çok daha kıymetli.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/y.burak_dolu_3_1767090073.jpg" data-image="s5rttwldixhv"></figure>
<p><strong>Yapay zekâ ve dijital tasarım araçlarının mimarlıkta yaygınlaşması hakkındaki düşünceniz nedir? Sizce bu teknolojiler mimari üretimi zenginleştiriyor mu, yoksa tasarım sezgisini törpülüyor mu?</strong></p>
<p>Yapay zekâ ve dijital tasarım araçlarını biraz “yeni kalemler ve cetveller” gibi görüyorum. Yani tek başlarına ne iyi ne kötü; nasıl kullanıldıklarıyla anlam kazanan araçlar. Bizim kuşak için bilgisayar destekli tasarım bile yeni bir şeydi; bugün buna parametrik araçlar, veri odaklı tasarım süreçleri ve yapay zekâ eklendi.</p>
<p>Bu teknolojilerin mimari üretimi zenginleştirdiği yer, bence, karmaşık verileri okumayı ve bunları tasarıma entegre etmeyi kolaylaştırmaları. Örneğin koruma projelerinde, 3B lazer tarama, fotogrametri, dijital ikiz üretimi gibi süreçler, hem belgelemeyi hızlandırıyor hem de hatayı azaltıyor. Bunların yapay zeka ile daha da geliştirilip, yapım malzemesi ve hasar analizlerini yapıp mimarların iş yükünü azaltması, koruma ve tasarım konularına daha çok zaman ayırmasını sağlamasını sabırsızlıkla bekliyorum.</p>
<p>Yapay zekânın tasarım sezgisini törpülemesi riski de var. Zaten “bilgisayarda iki tıkla çiziyorsunuz” denirken, şimdi de yapay zeka ile iki dakikada tasarlıyoruz sanan, hatta artık kendi tasarım yaptığını zanneden insanlar var. Ama bence bu insanlar hep vardı, sadece araçlarla birlikte kullandıkları argümanlar değişti. Ve tabii ki onların düşündüğü gibi çalışan mimarlar da var. Benim için kritik olan, teknolojiyi düşünme biçimini genişleten, ufuk açan, yorucu bazı işleri hafifleten bir yardımcı olarak görmek; karar vericiyi oraya teslim etmemek.</p><hr><p style="text-align: center;"><span style="color: rgb(75, 172, 198);"><strong>‘‘Hafıza genelde kültürel hafıza, o yerin tarihi, geleneksel mimarlığı, vs. gibi algılanıyor. Ama doğal hafıza da en az onun kadar önemli. Hiçbir tarihi olmayan bir yerde, ki öyle bir yer yok gibi dünya üzerinde, doğanın hafızasını anlamadan yapılan bir işin de başarısız sonuçlanacağı aşikar.’’</strong></span></p><hr><p><br></p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/y.burak_dolu_5_1767090093.jpg" data-image="3csm46yb9crq"></figure>
<p><strong>Genellikle tarihi çevrelerde, mevcut yapılarla ve kent hafızasıyla ilişki kuran projeler üretiyorsunuz. “Yer”in geçmişini anlamak ve bugünün üretimiyle ona katkı sunmak sizin için nasıl bir süreç? Bir projede bu ilişkiyi kurmakta sizi en çok zorlayan şey ne oluyor?</strong></p>
<p>“Yer”i anlamak, bizim işlerimizde çoğu zaman projenin en uzun süren aşaması. Hem arşiv çalışması, hem sözlü tarih, hem malzeme ve iz okumaları üzerinden, o yerin farklı dönemlerini anlamaya çalışıyoruz. Seddülbahir’de 17. yüzyıldan Birinci Dünya Savaşı’na, oradan harap bir kale içinde bir askeri birlik olarak kullanım dönemine ve günümüz anma pratiklerine kadar uzanan çok katmanlı bir hikâyenin izlerini anlamaya çalıştık. Buradaki en büyük şansımız bizden önce 20 yıldır alanı çalışan tarihçi, arkeolog, mimar, harita mühendisi, vs. geniş bir ekip olmasıydı. Ama tabii ki restorasyon ve kazılar ilerledikçe, ve yeni arşiv kaynakları çıktıkça bilgiler her gün değişiyordu. Bu yoğun ve neredeyse sonsuz bilgiyi analiz etmek, buna saplanıp kalmadan en yalın sonuçları üretebilmek oldukça zorlayıcı aslında. Bu süreci zorlaştıran şey, çoğu zaman bilginin eksikliği değil, fazlalığı oluyor. Elinizde çok güçlü bir tarihsel arşiv olduğunda, hepsini mekâna taşımaya çalışırsanız hem tasarımı hem kullanıcıyı boğma riski var.&nbsp;</p>
<p>Bu arada hafıza genelde kültürel hafıza, o yerin tarihi, geleneksel mimarlığı, vs. gibi algılanıyor. Ama doğal hafıza da en az onun kadar önemli. Hiçbir tarihi olmayan bir yerde, ki öyle bir yer yok gibi dünya üzerinde, doğanın hafızasını anlamadan yapılan bir işin de başarısız sonuçlanacağı aşikar. Kültürel ve doğal hafızanın üst üste yoğun olduğu alanlar ise en zevklisi. Haliç Kıyıları tasarımında Haliç’in yüz binlerce yıllık doğal oluşum süreçleri, ekosistemi, onun üzerine kurulmuş kültürel katmanlar ve son yüzyıldaki tahribatı öğrendikçe zaten ne yapmamız gerektiğini de anladık. Yani bu aslında hem çok zor, hem de iyi anladığınız zaman tasarımı çok kolaylaştıran bir şey.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/y.burak_dolu_4_1767090107.jpg" data-image="2yvyio66a2hc"></figure>
<p><strong>KOOP Mimarlık projelerinde farklı disiplinlerle — şehir plancıları, müze bilimciler, mühendisler, sivil toplum temsilcileriyle — birlikte çalışıyor. Bu iş birlikçi yapı, özellikle tarihi alanlarda ve kamusal projelerde nasıl bir fark yaratıyor? Tasarım sürecine nasıl bir zenginlik katıyor?</strong></p>
<p>KOOP’un en belirgin yönlerinden biri, her projeyi çok disiplinli bir çalışma zemini olarak görmesi. KOOP adı da zaten buradan, kooperatif çalışmaktan geliyor. Biz her halükarda hem hatayı azaltan hem de tasarımı zenginleştiren bir unsur olarak olabildiğince farklı disiplinle bir araya gelmeye çalışıyoruz. Küçük ölçekli ve sıradan projelerde belki çok farklı ekiplerle çalışamıyoruz ama, tarihi alanlar, müze tasarımı, mastır planlar gibi projelerde bu iş birlikçi yapı olmazsa olmaz. Örneğin Seddülbahir’de yaklaşık 250 kişilik bir uzmanlık ağı, arkeologlar, sanat tarihçileri, mühendisler, koruma uzmanları, peyzaj mimarları, grafik tasarımcılar, müzebilimciler, vs. olmasaydı böyle bir proje çıkması mümkün değildi.</p>
<p>Müze ve sergi projelerinde de müzeciler ve küratörlerle birlikte çalışmak işin olmazsa olmazı. Bunlar sadece mimari, mekânsal projeler değil. Anlatının sadece görsel olarak değil, içerik ve pedagojik açıdan da sağlam kurulmasın gerekiyor. Diş Sağlığı Müzesi veya Kızılcahamam Jeopark Müzesi gibi işlerimizde mekânsal tasarım kadar, hatta ondan daha öncelikli olarak içerik kurgusu, didaktik olmayan ama deneyime dayalı anlatım dili, grafik tasarım ve dijital etkileşimler öncelikliydi. Müze ve sergi projelerinde mekânsal tasarımda küratör ve müzecilere oldukça alan açmaya çalışıyoruz. Onların senaryolaştırdığı hikayeyi nasıl bir mekânda anlatmak istedikleri çok önemli bence. Hikayenin mekânsal hissine birlikte karar vermemiz gerekiyor ve bu ortak düşünme mekânları oldukça zenginleştirebiliyor.</p>

<hr><p style="text-align: center;"><span style="color: rgb(75, 172, 198);"><strong>‘‘Bir yapının tarihini korurken onu bugünün yaşamına entegre etmenin anahtarı, sanırım “yerine koymak” yerine “yanına oturmak”. Yani yeni müdahale, eski yapının yerine geçmeye çalışmıyor; ona eşlik ediyor.’’</strong></span></p><hr><p><strong>Müze, kültür merkezi ve kamusal alan projelerinde hem geçmişi görünür kılma hem de çağdaş bir deneyim sunma dengesi çok hassas. Siz bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Bir yapının tarihini korurken onu bugünün yaşamına entegre etmenin anahtarı sizce nedir?</strong></p>
<p>Bu gibi projelerde geçmişi görünür kılmak ile çağdaş bir deneyim sunmak arasındaki denge, bence bir dürüstlük meselesi. Tarihi olanı da yeni olanı da olduğu gibi, kendi dönem özellikleriyle göstermek esas olan. Ne tamamen tarihselci, yeniden yapımcı olmak; ne de “havalı” bir tasarım için geçmişi fonda dekor hâline getirmek istiyoruz.</p>
<p>Biz çoğunlukla, tarihsel katmanı mekânsal ve malzeme düzeyinde çok net okunur kılıp, çağdaş müdahaleyi daha geri planda durmaya çalışan ama bugüne ait olduğunu en net şekilde belli eden bir dille kurmaya çalışıyoruz. Örneğin Gülhane’deki Prof. Dr. Fuat Sezgin Kütüphanesi’nde, Topkapı Sarayı Surları’nın ve eski telgrafhanenin taşıyıcı duvarlarını olabildiğince mevcut haliyle bırakırken; yeni olan her şeyi, okuma salonu hacmini, merdivenleri, kütüphane raflarını bu kabuğun içinde yalın ama güçlü bir mekânsal kurgu olarak tarif ettik. Mekânik-elektrik tesisat bile gizlenmeden, hatta bazen ayrıksı renklerle, daha da belirgin şekilde kullanıldı.</p>
<p>Bir yapının tarihini korurken onu bugünün yaşamına entegre etmenin anahtarı, sanırım “yerine koymak” yerine “yanına oturmak”. Yani yeni müdahale, eski yapının yerine geçmeye çalışmıyor; ona eşlik ediyor. Bu eşlik hâlini sağlayan da malzeme dürüstlüğü, ölçek hassasiyeti, dolaşım kurgusu ve ışık kullanımı gibi temel mimari araçlar. Eğer kullanıcı hem geçmişi hissediyor hem de bugünün ihtiyaçlarına cevap veren konforlu ve erişilebilir bir mekânda olduğunu unutmayacak kadar iyi deneyim yaşıyorsa, o dengeyi yakalamışız demektir.</p>
<p><strong>Son dönemde üzerinde çalıştığınız projelerde hakkında bilgi almak isteriz.</strong></p>
<p>Bugünlerde KOOP olarak ölçek ve içerik bakımından oldukça farklı projeler üzerinde çalışıyoruz. Dolmabahçe Muayede Salonu ve Mavi Salon restorasyon projeleri çok klasik bir koruma projesi olsa da bu aralar bizi en çok heyecanlandıran iş diyebilirim. Bu kadar önemli bir tarihi mekânda çalışırken aynı anda Türkiye’nin ilklerinden olacak sanal bir müze üzerinde çalışıyoruz. Mekân ve ölçekten, hatta zamandan azade bir tasarım yapıyoruz.&nbsp;</p>
<p>Abudabi’deki El Ayn Müzesi ve Sultan Kalesi yeni açıldı ama işleri bitmedi! Kınalıada’da ve Gökçeada’da birer konutun uygulamalarını bitirmek üzereyiz. Boğaziçi’nde ve Sırbistan’da birkaç konutun projeleri üzerinde çalışıyoruz. Şimdilik ismini anabileceklerim bunlar.</p>

<p><strong>Sizin bir projeniz ve yıllar sonra sizinle konuşuyor. Size ne dese ‘tamam, doğru yapmışım’ dersiniz? Hangi cümle, sizin için mimar olarak bir yapının huzurunu tanımlar?&nbsp;</strong></p>
<p>“Kimse balkonlarımı kapatıp odaya katmadı.” Şaka bir yana, gerçekten bir yapı müdahale edilmeden hayatını sürdürüyorsa huzurludur. Sağına soluna bir şeyler eklenmiş, kapı-pencereleri değiştirilmiş, balkonları kapatılmış, tabelalara boğulmuş yapılar huzursuz, mutsuz görünüyor. İlk yapıldığı haliyle duran yapılar ise huzurlu olduğu kadar, gururlu ve özgüvenli geliyor bana. ‘Bak bana hiçbirşey yapamadılar.” der gibiler. Burada bazı durumlarda mimarın da katkısı var bence. Kullanıcı ihtiyaçları iyi çözüldüyse doğal olarak müdahaleye ihtiyaç duyulmuyor. Bazen de mimarlığın kalitesi insanların ona saygı duymasına ve bütünlüğünü koruma isteğine yol açıyor. Tabi bunlar çok nadir örnekler genele bakınca. Nitelikli, yarışmayla elde edilmiş yapıların bile birkaç on yılda müdahalelerle karakter değiştirdiği, hatta yıkıldığını görmek mümkün ülkemizde.&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/tasarimin-en-guclu-hali-az-ile-cok-soylemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mimarlık Gösterişli Biçimlerden Değil, Sessiz Huzurdan İbarettir.</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/mimarlik-gosterisli-bicimlerden-degil-sessiz-huzurdan-ibarettir/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/mimarlik-gosterisli-bicimlerden-degil-sessiz-huzurdan-ibarettir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Dec 2025 21:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Mental Design Works]]></category>
		<category><![CDATA[Mimar Röportajı]]></category>
		<category><![CDATA[Salih Çıkman]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Yapay Zeka ve Mimarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/mimarlik-gosterisli-bicimlerden-degil-sessiz-huzurdan-ibarettir/</guid>

					<description><![CDATA[Bu söyleşide, M﻿ental Design Works kurucusu Salih Çıkman ile zihinsel süreçlerini, malzemenin mimariye kattığı duyguları, teknolojinin güncel rolünü ve geleceğin mekânlarına dair vizyonlarını konuştuk.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Mental Design Works, mimarlığı yalnızca bir mekân üretimi değil, insanın duyuları, davranışları ve kültürel hafızasıyla kurduğu ilişkiyi tasarlama biçimi olarak ele alan bir ofis. Tasarımın duygusal, düşünsel ve teknolojik boyutlarını aynı potada eriten bu yaklaşım, hem malzemeye hem de deneyime yeni bir derinlik kazandırıyor. Farklı ölçeklerdeki projeler arasında kurdukları akışkan bağ, sürdürülebilirliği teknik bir gereklilikten çok etik bir duruş olarak okumaları ve dijital teknolojileri yaratıcı düşünceyi genişleten bir araç olarak kullanmaları, Mental Design Works’ün güncel mimarlık ortamında kendine özgü bir yer edinmesini sağlıyor. Bu söyleşide, ofisin kurucu ekibiyle tasarımın zihinsel süreçlerini, malzemenin mimariye kattığı duyguları, teknolojinin güncel rolünü ve geleceğin mekânlarına dair vizyonlarını konuştuk.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/salih-cikman4_1765881637.jpg" data-image="g7avytv3kc34" width="649.9431279620853" height="382" style="width: 649.943px; height: 382px;"></figure><p><strong>Mental Design Works, adından da anlaşılacağı gibi “tasarımı zihinsel bir süreç” olarak ele alıyor. Ofisin bu yaklaşımı günlük üretim pratiklerine nasıl yansıyor?</strong></p>
<p>Bizim için&nbsp; tasarım; yalnızca fiziksel bir biçim yaratma süreci değil, insanla mekân arasındaki duygusal bağı kurma sürecidir.Bir yapının nasıl göründüğü kadar, nasıl hissettirdiği bizim için belirleyicidir. Tasarım, malzemenin ötesinde bir düşünme biçimidir; doğayı, kültürü ve zamanı anlamlandırma çabasıdır.Ofiste alınan her karar — malzeme seçimi, mekânsal kurgu ya da strüktürel detay fark etmeksizin — önce düşünsel bir tartışmadan geçer. Üretim pratiğimizde hızdan çok anlamı, sonuçtan çok süreci önemseriz. Doğrusal bir aşamalar zinciri yerine, fikir, eskiz, modelleme ve eleştirinin birbirini beslediği döngüsel bir süreç izleriz. Bizim için bir projenin değeri, ne kadar hızlı tamamlandığında değil, ne kadar derinlikli düşünüldüğünde yatar. Mental Design Works’te hızlı bitirilmiş bir yapıdan ziyade, zamanında olgunlaşmış ve düşünülmüş bir mekân daha değerlidir.</p>
<p><strong>Farklı ölçeklerde — mimari, sergileme, iç mekân, deneyim tasarımı — projeler yürütüyorsunuz. Bu alanlar arasında kurduğunuz ilişki tasarım dilinizi nasıl biçimlendiriyor?</strong></p>
<p>Aslında tüm projelerimizde ortak bir kavramsal çerçeveyle hareket ediyoruz. Tasarımlarımız kullanıcı odaklı, deneyim temelli ve her zaman bağlamdan beslenen bir anlayışla şekilleniyor.</p>
<p>Farklı ölçeklerde çalışmak bizi daha bütüncül düşünmeye yöneltiyor. Örneğin bir sergi tasarımı, mekânın nasıl bir deneyim üretebileceğini öğretirken; bir mimari proje o deneyimin sürekliliğini sağlıyor. Ölçekler arasında geçiş yaptıkça tasarım dilimiz de esnekleşiyor — aynı fikir, farklı bağlamlarda yeni biçimlere dönüşüyor. Bu yaklaşım, tasarımı yaşayan bir organizma gibi sürekli evrilen bir sürece dönüştürüyor.</p><hr><p style="text-align: center;"><span style="color: rgb(49, 133, 155);"><strong>Bizim için sürdürülebilirlik öncelikle bir etik farkındalık meselesi. Yalnızca teknik bir zorunluluk ya da enerji hesabı değil; bir yaşam biçimi. Mimarların bu kavramı yeniden anlamlandırabilmesi için gösterişli teknolojilerden çok, sade, dürüst ve anlamlı bir malzeme diliyle konuşmaları gerektiğine inanıyorum.</strong></span></p><hr>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/salih-cikman3_1765881658.jpg" data-image="5xulfnyds1ra" width="679.4731707317073" height="388" style="width: 679.473px; height: 388px;"></figure><p><strong>Sürdürülebilirlik artık sadece enerji verimliliği değil, deneyimsel bir farkındalık meselesi olarak da görülüyor. Günümüzde sürdürülebilirlik kavramı sıklıkla yüzeysel biçimde kullanılıyor. Sizce bu kavramın yeniden anlam kazanması için mimarlar nasıl bir dil ve duruş geliştirmeli? Siz bu kavramı projelerinizde nasıl tanımlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Bizim için sürdürülebilirlik öncelikle bir etik farkındalık meselesi. Yalnızca teknik bir zorunluluk ya da enerji hesabı değil; bir yaşam biçimi. Mimarların bu kavramı yeniden anlamlandırabilmesi için gösterişli teknolojilerden çok, sade, dürüst ve anlamlı bir malzeme diliyle konuşmaları gerektiğine inanıyorum. Biz projelerimizde doğayla rekabet eden değil, onunla diyalog kuran yapılar üretmeye çalışıyoruz — çünkü gerçek sürdürülebilirlik hem çevresel hem de kültürel bir dengeyi içeriyor.</p>
<p>Dilimizi “ne kadar tükettiğimizden” çok, “ne kadar döngüsel düşünebildiğimize” göre kurmalıyız. Sıfır atık, yeniden kullanım ve yapı ömrü sonu planlaması gibi kavramlar tasarım anlayışımızın merkezinde yer alıyor.</p>
<p>Binalarımızı doğadan kopuk nesneler değil, yerel ekosistemin bir parçası olarak ele alıyoruz. Örneğin çatılarımızı ve cephelerimizi yalnızca yalıtım elemanı olarak değil, biyoçeşitliliği destekleyen yeşil alanlar olarak tasarlıyoruz. Sonuçta mimarlığın duruşu, bilimsel veriye dayalı, etik sorumluluk taşıyan ve binaları ekolojik sistemlerin parçası olarak gören bir anlayış üzerine kurulmalı. Ancak bu şekilde sürdürülebilirlik kavramını yüzeysellikten kurtarabiliriz.</p><hr><p style="text-align: center;"><span style="color: rgb(49, 133, 155);"><strong>‘‘Binalarımızı doğadan kopuk nesneler değil, yerel ekosistemin bir parçası olarak ele alıyoruz. Örneğin çatılarımızı ve cephelerimizi yalnızca yalıtım elemanı olarak değil, biyoçeşitliliği destekleyen yeşil alanlar olarak&nbsp;tasarlıyoruz.’’</strong></span></p><hr>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/salih-cikman2_1765881675.jpg" data-image="g0p481u6qct3" width="686.1898734177215" height="302" style="width: 686.19px; height: 302px;"></figure><p><strong>Malzeme seçiminde hem teknolojiye açık hem de yerel üretime duyarlı bir çizginiz var. Malzemenin sizi en çok etkilediği bir proje örneğini paylaşır mısınız?</strong></p>
<p>Mimarlık yolculuğumda malzeme her zaman bir başlangıç noktası oldu. Mies van der Rohe’nin Barcelona Pavyonu’nda modern cam ve çeliğin travertenle kurduğu yalın denge, Louis Kahn’ın Salk Enstitüsü’nde brüt betonun doğayla uyumu ya da Tadao Ando’nun ışığı bir malzeme gibi kullanma biçimi benim için her zaman ilham verici olmuştur. Ancak Mental Design Works olarak çizgimiz, bu klasik dersleri günümüzün yerellik ve teknoloji dengesiyle birleştirmektir. Bazı projelerde yerel taşı veya geleneksel ahşap işçiliğini ileri üretim yöntemleriyle buluşturmak heyecan verici olurken, bazılarında betonun su veya ışıkla kurduğu denge bizi etkiler. Malzeme bizim için yalnızca bir yapı bileşeni değil; yapının karakterini, hatta duygusunu tanımlayan bir varlıktır. Bu nedenle özenle yapılmış her projede, beni etkileyen yeni bir malzeme dili veya dokunuş mutlaka bulurum.</p>
<p><strong>Dijital üretim teknolojileri, mimarlıkta yalnızca bir araç değil, düşünme biçimini de değiştiriyor. Sizce teknoloji artık tasarımın neresinde duruyor?</strong></p>
<p>Teknoloji artık mimarlıkta sadece bir araç değil, düşünme biçiminin doğal bir parçası. Onu tasarımın merkezine koymuyoruz ama düşünme süreçlerimizi dönüştüren temel bir araç olarak görüyoruz. Dijital üretim teknolojileri, tasarım kararlarının arkasındaki mantığı çok daha hızlı test etmemizi sağlıyor. Artık sadece çizmekle kalmıyor; simüle ediyor, deneyimliyor, yeniden üretiyoruz. Teknoloji, hem zamandan tasarruf hem de üretim süreçlerinde daha yüksek hassasiyet ve verimlilik sunuyor.Ama en önemlisi, onu “ne için” ve “nasıl” kullandığımızı sorgulamaktır.&nbsp;</p><hr><p style="text-align: center;"><span style="color: rgb(49, 133, 155);"><strong>‘‘Arayışın tamamen ekonomik değerlere indirgenmesi, tasarımın ruhunu zayıflatıyor ve çevresel etkilerin göz ardı edilmesine yol açıyor. Yine de mimarların bu yapıyı içeriden dönüştürme şansı olduğuna inanıyorum.’’</strong></span></p><hr>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/salih-cikman_5_1765881697.jpg" data-image="hptebojlothi" width="658.0316027088037" height="406" style="width: 658.032px; height: 406px;"></figure><p><strong>Yapay zekâ, üretim süreçlerini hızlandırdığı kadar yaratıcılığı da yeniden tanımlıyor. Siz bu dönüşüme nasıl bakıyorsunuz?</strong></p>
<p>Yapay zekâ artık yalnızca üretim süreçlerini hızlandırmıyor; yaratıcılığın doğasını da değiştiriyor. Biz bu dönüşümü mimari vizyonumuzun bir uzantısı olarak görüyoruz.</p>
<p>Özellikle veri analizi, simülasyon ve malzeme optimizasyonu gibi alanlarda yapay zekâdan faydalanarak süreci daha analitik ve verimli hale getiriyoruz. Bizim için yapay zekâ, bir araçtan çok, yaratıcılığı yeniden tanımlamamıza olanak tanıyan bir düşünme ortağı.</p>
<p><strong>Dijital kültürle birlikte kullanıcı deneyimi de çok katmanlı hale geldi. Mimarlığın bu yeni “etkileşimli” çağda rolü sizce nasıl evriliyor?</strong></p>
<p>Mimarlık artık sadece fiziksel bir mekân tasarlamak değil; dijital ve duygusal alanları da kapsayan bir deneyim kurgulamak anlamına geliyor. Bu çağda mimarın rolü, kontrol eden değil, kurgulayan kişiye dönüşüyor. Artık kullanıcıyı sadece mekâna davet etmiyoruz; aynı zamanda onun mekânla etkileşim kurarak anlam üretmesini sağlıyoruz.Deneyim tasarımı, mekânı yaşayan bir hikâyeye dönüştürüyor. Elbette bu yaklaşım cesaret istiyor, çünkü kullanıcıya açık uçlu bir alan bırakmak her zaman kolay değil. Ama bence en samimi tasarım da tam olarak orada doğuyor. Bugün mimarlık, insanın yalnızca nasıl hissettiğini değil, nasıl davrandığını da şekillendiren bir disipline dönüşüyor.</p>
<p><strong>Mental Design Works’ün gelecek vizyonunda hangi kavramlar öne çıkıyor? Sizi şu anda en çok heyecanlandıran araştırma veya tasarım alanı nedir?</strong></p>
<p>Geleceğe dair vizyonumuz, kentlerin bugünkü sorunlarını derinlemesine anlamak ve uzun vadeli, hesap verebilir politikalarla çözüm üretmek üzerine kurulu. Şu anda bizi en çok heyecanlandıran konu “algı ekolojisi.” Mekânın insan duyularıyla —görme, işitme, dokunma gibi— kurduğu çok katmanlı ilişkiyi araştırıyoruz. Bu yaklaşım, geleceğin mimarisinin sadece “akıllı” değil, aynı zamanda “hissedilebilir” olması gerektiğini söylüyor. Ayrıca sürdürülebilirliği yalnızca çevresel değil, deneyimsel ve etik boyutlarıyla da ele alıyoruz. “Yerel üretim, küresel düşünce” ilkesiyle, yerel ekosistemi güçlendirirken küresel inovasyonla buluşturmayı hedefliyoruz.Şu anda bizi en çok motive eden alan ise, iç mekân ve deneyim tasarımıyla dijital üretim teknolojilerini birleştiren projeler. Kullanıcı hareketinin mekân üzerindeki etkisini derinleştiren ve sürdürülebilirliği destekleyen çalışmalar, geleceğe dair en büyük ilham kaynağımız.</p>
<p><strong>Bugünün inşaat sektörü, hız ve maliyet odaklı yaklaşımlarla mimarlığın toplumsal sorumluluk alanını daraltıyor olabilir mi? Sizi bu yapısal düzen içinde en çok rahatsız eden şey nedir? Ve sizce mimarların bu yapıyı içeriden dönüştürme şansı gerçekten var mı?</strong></p>
<p>Evet, günümüz inşaat sektöründe hız ve maliyet baskısı, mimarlığın insani yönünü gölgede bırakabiliyor. Beni en çok rahatsız eden şey, sürecin “ölçülebilir verimlilik” adına anlamını yitirmesi. Arayışın tamamen ekonomik değerlere indirgenmesi, tasarımın ruhunu zayıflatıyor ve çevresel etkilerin göz ardı edilmesine yol açıyor. Yine de mimarların bu yapıyı içeriden dönüştürme şansı olduğuna inanıyorum. Süreçleri yeniden müzakere ederek, ortak üretim modelleri kurarak, modüler ve onarıma açık sistemler geliştirerek bu dönüşüm mümkün. Çünkü sistemin içinde var olarak, alternatif üretim biçimlerini görünür kılabiliriz. Küçük ama tutarlı adımlar, uzun vadede büyük dönüşümleri başlatabilir.</p>
<p><strong>Sizin bir projeniz ve yıllar sonra sizinle konuşuyor. Size ne dese ‘tamam, doğru yapmışım’ dersiniz? Hangi cümle, sizin için mimar olarak bir yapının huzurunu tanımlar?&nbsp;</strong></p>
<p>Eğer bir gün bir projem bana “insanların hayatına dokundum” derse, o zaman doğru yaptığımı bilirim. İnsanlar o mekânda bir araya geliyorsa, orada yaşam akıyorsa, kendilerini iyi hissediyorlarsa — bu benim için en büyük başarıdır. Çünkü mimarlık bana göre gösterişli biçimlerden değil, sessiz huzurdan ibarettir. Bir yapının insana huzur verebilmesi, onun gerçekten yaşam bulduğunu gösterir.&nbsp;</p>
<p></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/mimarlik-gosterisli-bicimlerden-degil-sessiz-huzurdan-ibarettir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sürdürülebilirlik  Yaşanılabilirlikle Anlam Kazanır</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/surdurulebilirlik-yasanilabilirlikle-anlam-kazanir/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/surdurulebilirlik-yasanilabilirlikle-anlam-kazanir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Dec 2025 21:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Dilekci Architects]]></category>
		<category><![CDATA[Durmuş Dilekci]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Mimari]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/surdurulebilirlik-yasanilabilirlikle-anlam-kazanir/</guid>

					<description><![CDATA[Durmuş Dilekci ile mimarlığın değişen rolünü, yapının zamanla kurduğu ilişkiyi, dönüşüm projelerinde geliştirdikleri stratejileri ve geleceğin mimari yaklaşımına dair öngörülerini konuştuk.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><span style="color: rgb(118, 146, 60);"><strong>‘‘Sürdürülebilirlik, bence ancak tamamlayıcısı olan “yaşanılabilirlik” ile birlikte anlam kazanıyor. Yani hem bugün hem yarın için, insan ve doğal yaşamı gözeten bir dizi karar ve eylem bütünü. Bu yüzden sürdürülebilirliği mimarlığın içine sıkıştırılmış teknik bir alt başlık olarak değil, sosyolojik, ekonomik, çevresel ve eğitsel boyutları olan bir yaşam modeli olarak görüyorum.’’&nbsp;</strong></span></p>
<p>Dilekci Architects, mimarlığı yalnızca form ve işlev üretimi olarak değil, insanın kentle, zamanla ve kendi yaşam deneyimiyle kurduğu çok katmanlı ilişkinin arayüzü olarak ele alan bir ofis. Yapının ömrünü, kentin dönüşen dinamiklerini, toplumsal sorumlulukları ve mekânın duygusal etkilerini aynı düşünsel hatta buluşturan bu yaklaşım; Dilekci’nin mimarlığa dair tutarlı, ölçülü ve zamana dirençli duruşunu görünür kılıyor. Bu söyleşide Durmuş Dilekci ile mimarlığın değişen rolünü, yapının zamanla kurduğu ilişkiyi, dönüşüm projelerinde geliştirdikleri stratejileri ve geleceğin mimari yaklaşımına dair öngörülerini konuştuk.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/durmus_dilekci__6_1765180070.jpg" data-image="9f940nvjg2bp" width="701.550185873606" height="578" style="width: 701.55px; height: 578px;"></figure>
<p><strong>Mimarlıkla yolunuz nasıl kesişti? Bu mesleği seçmenizde sizi en çok etkileyen kişi ya da olay neydi?&nbsp;</strong></p>
<p>Belirli bir kişi ve olaydan daha çok yaşadığınız yapılı çevrenin sizde yarattığı etki diyebiliriz. Bunun cevabının çoğunlukla mimarlıkla ilişkili olduğunu bilmeden sorduğunuz sorular ve meraklar bunlar belki de… Mimarlığın mekânın-çevrenin insanın gündelik hayatını nasıl değiştirdiği ile ilgili olması. Basit görünen bir çizginin duvara, o duvarda yansıyan ışığın mutluluğa ve bir yaşam senaryosuna dönüşebilmesidir. “Güzel bina” fikrinden çok, bir yapının bütün bir yaşam biçimini dönüştürebilme ihtimali benim için çok daha anlamlı&nbsp;</p>
<hr>
<p style="text-align: center;"><span style="color: rgb(247, 150, 70);"><span style="color: rgb(118, 146, 60);"><strong>‘‘Formu ya da imajı değil; bağlamı, iklimle kurulan ilişkiyi, yerden aldığını mimarlık yoluyla oraya geri verme ihtimalini dert edinen bir mimarlık çizgisi, bu yüzden benim için hem meslek seçiminin hem de bugün hâlâ sürdürdüğüm pratiğin asıl motivasyonunu bu oluşturuyor.’’</strong></span></span></p>
<hr>
<p>Eğitim ve mesleki pratiğimde ise mimarlık; bu sezgisel ifade nin “yerin ruhu” kavramı olduğunu keşfetmemle başladı diye düşünüyorum. Mimarlığın sadece form üretmek değil, üzerinde durduğu yerin potansiyellerini keşfetmek, iklimi doğru okumak, yerel malzeme ve üretimle kurulan ilişkiyi tasarımın merkezine almak olduğunu görmek&#8230; Tasarım süreci hep aynı yerden başlar: Önce “yapının parçası olduğu hayat ve kent ile kurduğu ilişkiyi nasıl ele almalıyız?” sorusu. Formu ya da imajı değil; bağlamı, iklimle kurulan ilişkiyi, yerden aldığını mimarlık yoluyla oraya geri verme ihtimalini dert edinen bir mimarlık çizgisi, bu yüzden benim için hem meslek seçiminin hem de bugün hâlâ sürdürdüğüm pratiğin asıl motivasyonunu bu oluşturuyor.&nbsp;</p>
<p><strong>Çocukluk ya da öğrencilik döneminizden “belleğinizde kalan ilk yapı”yı hatırlıyor musunuz?&nbsp;</strong></p>
<p>Belleğimde ilk kalan, çocukluğumda ablamın elimden tutarak ara ara götürdüğü üst komşumuzun çalıştığı Seyfi Arkan’ın İzmit Halk Eğitim Merkezi binası. Burada sinema, tiyatro, sanat atölyesi dahil bir çok aktivite yapılırdı. Yapı etkileyici ama mütevaziydi; ama modern ve dengeli diliyle, herkese açık olma haliyle bende derin bir iz bırakmıştı. Geniş merdivenlerinden çıkarken, büyük camlardan süzülen ışığın içeri doluşunu, insanların aynı çatı altında öğrenmek, üretmek, kendini geliştirmek için bir araya gelişini izlerdim. O yapı, mimarlığın sadece “güzel bir kabuk” değil, halkın gelişimine ve eğitimine alan açan bir altyapı olduğunu sezdiğim ilk yer oldu.&nbsp;</p>
<p>Bir yapı, toplumla nasıl ilişki kurabilir onun cevaplarını veriyordu: Kamusallığı gerçekten kuruyor mu? İçeri adım atan herkese “burada olma hakkın var” diyebiliyor mu? Işığı, hacmi, dolaşımıyla öğrenmeyi, karşılaşmayı, dönüşümü mümkün kılıyor mu? Mimarlığa bakışım, işte o modern ve mütevazı halk eğitim merkezinin hafızamda bıraktığı bu sorularla şekillendi; hâlâ her projede, mekânın insanı ve toplumu nasıl eğitebileceğini, nasıl güçlendirebileceğini düşünmemi sağlayan şey de bu erken karşılaşma.&nbsp;</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/durmus_dilekci__4_1765180198.jpg" data-image="xwak0uhdvvps"></figure>
<p><strong>Kariyerinizin erken döneminde yaşadığınız bir dönüm noktasını bizimle paylaşır mısınız? O dönemdeki kararınız bugün hâlâ mimarlık anlayışınızda hissediliyor mu?</strong>&nbsp;</p>
<p>İTÜ’de yüksek lisans tezimi hazırladığım dönemde Hülya Yürekli hocamın açtığı perspektiften yaptığım araştırmalar ve okumalar benim için çok önemliydi. Koolhaas’ın Delirious New York ve S, M, L, XL kitaplarında tartıştığı küreselleşme, kentlerin dönüşümü ve değişen tasarım metodolojileri; aynı dönemde Nouvel’in insan duygularını kışkırtan, ruhuna işleyen rasyonel keşifleri ve MVRDV’nin mimari dışı disiplinlerle kurduğu iş birlikleri üzerinden geliştirdiği multidisipliner üretim biçimi, mimarlığa bakışımda yeni perspektifler açtı. Bu okumalar, mimarlığın yalnızca biçimsel bir eylem değil, karmaşık kent dinamiklerini, zaman boyutunu sürece dahil eden, belirsizlik ve çelişkileri de kapsayan bir düşünme zemini olduğunu anlatmaktaydı.&nbsp;</p>
<p>Bu teorik zemin, yapı ölçeğinden bağımsız olarak benim mimarlık hayatımda doğrudan bir tür sorgulamaya dönüştü. Tek işlevli, tek senaryolu planlar yerine, çakışan programlara, zamanla dönüşebilen kullanımlara ve gündelik hayatın beklenmedik karşılaşmalarına alan açan mekânlar kurmaya çalıştım.&nbsp;</p>
<p>“Artık” gibi görünen ara boşlukları, dolaşım alanlarını ve köşede kalmış hacimleri tasarımın destekleyici etkin unsurları olarak ele aldım; yalnızca temsil için üretilmiş, gösterişli ama işlevsiz her jesti bilinçli olarak geri ittim. Bugün hâlâ projelere, okumalarımın ve sorgulamalarımın izleriyle; verili programı yeniden kurmak üzerine bir yerden yaklaşıyorum.&nbsp;</p>
<hr>
<p style="text-align: center;"><span style="color: rgb(118, 146, 60);"><strong>‘‘İyi mimarlık, hız karşısında dayanıklılık ve nezaketi temsil etmeli. Zamansızlık ile güncel olmak bir terazi gibi: Biri ötekini dışlayamaz. Yapı, çağının teknolojisini ve ihtiyaçlarını karşılamalı ama modanın esiri olmamalı.&#8221;</strong></span></p>
<hr>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/durmus_dilekci__3_1765180234.jpg" data-image="af54b81tyvhj" width="682.4234234234234" height="422" style="width: 682.423px; height: 422px;"></figure>
<p><strong>Projelerinizde mimari dili biçimlendirirken hangi değerler sizin için değişmezdir? “Zamana dayanma” ve “uzun ömürlü olma” kaygınız tasarımda nasıl karşılık buluyor?&nbsp;</strong></p>
<p>Bir önceki cevabımın devamı niteliğinde bakmak lazım. O dönemlerdeki okumalarımda, yapıların “sonsuz” olmaması fikri benim ilgimi çekmişti. Çünkü 20. yüzyıl öncesine kadar mimarlığın tam tersine nesiller arası bilgi aktaran sonsuz nesneler olması gerçekliği vardı. Yaşadığımız dünyayı, toprağı daha fazla mimarlık için yok etmek yerine mevcut olanın öncelikle dönüşümü, ya da mecbursa yıkımı üzerinden konuyu ele almak olarak bakıyorum. Özellikle teknoloji ve iletişim döneminde, mimarlığın taştan kitap rolünün ortadan kalktığı bir zamanda daha anlaşılır gelmekte. Yeter ki yapı, bir bilinç ile yapılmış ve yıkılmadan korunabilecek altyapıya sahip olsun.&nbsp;</p>
<p>Koruma pratiğimizin giderek güçlenip neredeyse güncel yapıları bile hemen “tarihselleştirdiği” bir dönemde; yapılar bir yandan hiç olmadığı kadar hızlı eskirken, diğer yandan onları koruma refleksimiz ve birikimimiz hiç olmadığı kadar güçlü. Bu gerilim, benim için çok önemli bir soru üretiyor: Bir binayı mutlak kalıcılık iddiasıyla mı, yoksa kontrollü bir geçicilik, esneklik ve dönüşebilirlik iddiasıyla mı tasarlamalıyız? Bir projenin başarısını sadece açılış günündeki fotoğrafıyla değil, 10–20 yıl sonra nasıl yaşamaya devam ettiğini düşünmek de önemli. Yapıların da ömrü olduğunu kabul etmek, karamsarlık değil; tam tersine, tasarımı daha dürüst, daha esnek ve zamanla baş etme motivasyonu yaratacağı düşüncesi mi hâkim olmalı. Üstüne kafa yorulması gereken yeni kutsal kavramlar…&nbsp;</p>
<hr>
<p style="text-align: center;"><span style="color: rgb(118, 146, 60);"><strong>‘‘Kıyı projelerinde deniz bizim için sadece “manzara” değil, bütün kurguyu belirleyen bir omurga. Mi’Costa, Folkart Blu ve Folkart Hills gibi işlerde ilk yaptığımız şey, denizi bir cephe değil, kamusal–yarı kamusal–özel alanların ardışık dizildiği bir eksen olarak görmek’’</strong></span></p>
<hr>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/durmus_dilekci__1_1765180257.jpg" data-image="vczw9w8oywik"></figure>
<p><strong>Sizce iyi mimarlık, bugünün hızında ve değişen kent dokusunda neyi temsil etmeli? Bu konuda “zamansızlık” mı, “güncellik” mi daha kıymetli?&nbsp;</strong></p>
<p>İyi mimarlık, hız karşısında dayanıklılık ve nezaketi temsil etmeli. Zamansızlık ile güncel olmak bir terazi gibi: Biri ötekini dışlayamaz. Yapı, çağının teknolojisini ve ihtiyaçlarını karşılamalı ama modanın esiri olmamalı; kendi zamanına ait, zamanın ötesinde ölçülü kalmalı.</p>
<p><strong>Swissôtel Çeşme projesi, mevcut yapıyı dönüştürme biçimiyle dikkat çekiyor. Dönüştürmekle yeniden inşa etmek arasında nasıl bir çizgi çekiyorsunuz? Mevcut yapının karakterini korurken modern ihtiyaçları nasıl çözdünüz?&nbsp;</strong></p>
<p>Mevcut yapının yeniden dönüşümü bir projeyi baştan yapmaya kıyasla çok katmanlı, kompleks bir çalışma modelini mimara dayatır. Çok daha zorlayıcı ve sınırlayıcıdır.&nbsp; Otel yapısını oluşturan ana blok, 1999 öncesi deprem yönetmeliğine göre inşa edilmiş bir strüktüre sahiptir. Yapılan detaylı analizlerle güçlendirilerek yaşatılabilecek bir omurga imkânı olup olmadığını incelendik. Buna karşılık yıllar içinde eklenmiş çelik kongre hacimleri, küçük sahil yapıları ve çeşitli eklentiler hem yapının Silüetini bozmakta hem de teknik olarak sürdürülebilir görünmemekteydi. Yaklaşık %74 oranında kiriş–kolon–döşeme, %97 oranında da çekirdeği yerinde tutup güçlendirerek yaklaşık 25.650.000 kg gömülü karbon tasarrufu sağladık. Yapıyı yıkıp baştan yapmak yerine dönüştürmeyi seçerek yaklaşık 25.650 ton CO₂ tasarruf ettik; bu, 5.500’den fazla aracın bir yıllık emisyonuna ya da 60 bin ağacın 20 yıl boyunca yapacağı karbon tutumuna denk bir etki.</p>
<p>Bu yaklaşım, mimari kararları da belirledi. Mevcut yapının belleğini taşıyan kütle, denizle kurduğu ölçek ve yükseklik oranlarıyla korunurken; onu yeni bir dil ile silüet dengesi içinde gözeterek daha mütevazi bir algı yaratacak, yakın çevresiyle daha barışık bir dil ile bağlantı kurabilecek bir şekilde baştan tasarlandı. Silüeti sadeleştirmek için işlevini yitirmiş saçaklar, rastlantısal ekler ve kopuk hacimler temizlendi; yatay genişletilmiş teraslar, parapetler ve gölgede bırakılan şeffaf cepheler ile Ilıca manzarasını çerçeveleyen, mütevazi ve tutarlı bir dil kuruldu. &nbsp;</p>
<p>Bir diğer kritik çizgi de iklim ve sürdürülebilirlik üzerinden geliştirildi. Ilıca’nın rüzgâr rejimi ve güneşlenme değerleri, yeni kullanım amaçları, yeni avlular, boşluklar ve teras kurgusunu belirledi. &nbsp;</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/durmus_dilekci__7_1765180294.jpg" data-image="0jdz3adpownv"></figure>
<p><strong>Türkiye’de mevcut yapı stokunun dönüştürülmesi acil bir gündem. DDA’nın retrofit projelerinde “en çok etki yaratan az sayıdaki müdahale” prensibiniz var mı?&nbsp;</strong></p>
<p>Bize aslında bir “ileri dönüşüm” meselesi olarak bakmak daha doğru geliyor: Yapıyı sıfırlayıp yeniden üretmek yerine, mevcut omurganın içinden ikinci bir hayat çıkarmak. Bu yüzden “en çok etki yaratan az sayıdaki müdahale” gerçekten önemli. Hem gömülü karbonu, hem bütçeyi, hem de yapının belleğini koruyan birkaç kritik hamle ile eyleme geçilmeli.&nbsp;</p>
<p>Önce “Ne kadarını yıkmadan yaşatabiliriz?” sorusunu sormalıyız. Taşıyıcı sistem ve çekirdek mümkün olduğunca korunup güçlendirilerek ve yeni tasarıma yaklaşımlarına göre uyumlanarak ele alınmalı; yeni program çerçevesinde yıllar içinde yapışmış, işlevini yitirmiş eklentiler ve ağır kabuklar ortadan kaldırılmalı ve yapı hafifletilmeli. Yani ilk stratejik müdahale, yapının iskeletini yeniden kullanmak aslında.&nbsp;</p>
<p>Korunmaya değer mevcut yapılarda en büyük dönüşüm çoğu zaman plan şemasını “yeniden ele almaktan” geçiyor. Gün ışığını içe çeken boşluklar, sadeleştirilmiş koridorlar, okunaklı bir dolaşım rotası… Gün ışığı derine indiğinde ve sirkülasyon netleştiğinde, kullanıcı deneyimi dramatik biçimde iyileşiyor. Yeni bir bina yapmadan, sadece boşlukları doğru açarak ve akışı berraklaştırarak bu yapılar için yeni bir hayat vadedilebilir.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/durmus_dilekci__2_1765180309.jpg" data-image="93xcyd91ibp0"></figure>
<p><strong>Mi’Costa ve Folkart gibi projelerde “kıyı mimarisi”ne özel bir duyarlılık hissediliyor. Denizle kurulan ilişki sizin için nasıl bir tasarım aracı? Kıyı ikliminin mimari kararlara etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?&nbsp;</strong></p>
<p>Kıyı projelerinde deniz bizim için sadece “manzara” değil, bütün kurguyu belirleyen bir omurga. Mi’Costa, Folkart Blu ve Folkart Hills gibi işlerde ilk yaptığımız şey, denizi bir cephe değil, kamusal–yarı kamusal–özel alanların ardışık dizildiği bir eksen olarak görmek. Bu yüzden kütleleri her zaman ufka paralel ve açık alan-gölge imkânı verecek şekilde teraslanmış halde okuyoruz; yaratılan gölge alanlar ile hem silüeti hafifletiyor, hem de her birim için kesintisiz deniz ilişkisi kuruluyor. Folkart projelerinde olduğu gibi, oluşturulan iç avlu, iklimsel bir odak olup; kuzey rüzgârlarını içeri çeken, sürpriz kadrajlarla denizi yeniden çerçeveleyen ve kamusal–özel eşiklerin okunaklı olduğu bir boşluk ve yapının etrafına şekillendiği bir tasarım omurgası oluşturuyor. &nbsp;</p>
<p>Kıyı iklimi, kararlarımızı ilk başta şekillendiriyor. Çeşme’de hâkim kuzey rüzgârları ve tuz, kütle yönlenmesinden malzeme detayına kadar her şeyi etkiliyor. Folkart Blu’daki gibi, kütleleri kuzey ve kuzeybatı panoramasını yakalayacak şekilde döndürürken, avluları rüzgâr koridoru olarak kullanıyoruz; böylece yazın pasif soğutma devreye giriyor, denizle görsel ilişki kesilmeden gölgeli, serin mikro iklimler oluşuyor. Geniş teraslar ve balkonlar, birer “dış oda” gibi çalışıyor; üstte bahçe-teras, altta gölgeli yaşam alanları üreterek iç–dış sürekliliği kuruyor.&nbsp; &nbsp;</p>
<p>Deniz kenarında malzeme seçiminde ise, tıpkı Folkart Blu’da olduğu gibi, deniz kenarı ortama dayanıklı cephe sistemleri, bakımı yönetilebilir yüzeyler ve tuzla barışık detaylar öneriliyor; cephe dilini de bu teknik gereklilikleri saklamak yerine, onların üzerinden kuruyoruz.&nbsp; &nbsp;</p>
<p>Kıyı mimarisi bizim için sadece“denize bakan” binalar tasarlamak değil; denizi yön, ışık, rüzgâr, dolaşım ve kamusal yaşamı örgütleyen bir tasarım aracı olarak kullanmak. Kütle ile topografya arasında kurduğumuz diyalog, avlu ve teras sistemleri, rüzgârı içeri alan boşluklar ve denizle kurulan kontrollü görsel temas; hepsi, o kıyı parçasına özgü ve uzun ömürlü bir mimari dil üretmek için devreye giren bileşenler.&nbsp;</p>
<hr>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="color: rgb(118, 146, 60);">‘‘Sürdürülebilirlik, bence ancak tamamlayıcısı olan “yaşanılabilirlik” ile birlikte anlam kazanıyor. Yani hem bugün hem yarın için, insan ve doğal yaşamı gözeten bir dizi karar ve eylem bütünü.’’</span></strong></p>
<hr>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/durmus_dilekci__5_1765180322.jpg" data-image="a0ju5cgnm3f5"></figure>
<p><strong>Projelerinizde “sürdürülebilirlik” kavramını genellikle yenilenebilir enerji, malzeme geri dönüşümü ya da yoğun peyzaj entegrasyonu gibi teknik başlıklarda duyarız. Peki sizin için “sürdürülebilir mimarlık” kavramı daha geniş bir anlamda neyi ifade ediyor?&nbsp;</strong></p>
<p>Benim için <strong>“sürdürülebilir mimarlık” </strong>dediğimiz şey, sadece paneller, güneş kırıcılar, yeşil çatı ve buzdolabı verim sınıfından ibaret bir teknik liste değil; çok daha geniş bir yaşam modeli meselesi.&nbsp;</p>
<p>Sürdürülebilirlik, bence ancak tamamlayıcısı olan “yaşanılabilirlik” ile birlikte anlam kazanıyor. Yani hem bugün hem yarın için, insan ve doğal yaşamı gözeten bir dizi karar ve eylem bütünü. Sadece enerji tüketimini azaltmak değil; kentte kaynak kullanımını ve atığı azaltırken, yaşam kalitesini ve erişilebilirliği artırmayı hedefleyen bir yaklaşım.&nbsp; &nbsp;</p>
<p>Bu yüzden sürdürülebilirliği mimarlığın içine sıkıştırılmış teknik bir alt başlık olarak değil, sosyolojik, ekonomik, çevresel ve eğitsel boyutları olan bir yaşam modeli olarak görüyorum. Eğer bu dört ayakta karşılığı yoksa, sadece mimarideki iyi niyetli birkaç hamlenin bütüne etkisi maalesef samimi bir sonuç üretmiyor. Kavramın bu kadar politikleşmesinin sebebi de biraz bu; “yeşil”, “ekolojik”, “sürdürülebilir” gibi etiketler çoğu zaman rantı kamufle eden pazarlama araçlarına dönüşebiliyor.&nbsp; &nbsp;</p>
<p>Öte yandan, mimarlığın rolünü de abartmıyorum: Bina ölçeğindeki her doğru karar önemli, ama mimarlık çok daha büyük bir resmin küçük bir parçası. Gerçek bir sürdürülebilirlikten söz edeceksek; politik kent planlama, toplu taşıma, sosyal adalet, atık yönetimi, çalışma–yaşama mesafeleri, kentsel yaşam kalitesi gibi başlıklarla beraber düşünmek zorundayız. Tek tek “iyi” binalar yapıp, onları plansız, parçalanmış bir kent dokusuna yerleştirdiğinizde, ortaya çıkan tablo sürdürülebilir olmuyor.&nbsp; &nbsp;</p>
<p>Mimari tasarım ölçeğine dönersem; benim için sürdürülebilir mimarlık, “yer” ile kurulan ilişkiyle başlıyor. Yerin iklimsel verilerini doğru okumak, topoğrafyayı, rüzgârı, güneşi, suyu tasarımın ilk girdisi haline getirmek, mümkün olduğunca yerel malzeme ve yerel üretimle çalışmak… Yerden aldığını, yine mimarlık üzerinden oraya geri vermeye çalışmak. Bunun yanında, yapının kullanım sürecinde az enerji tüketecek pasif kararları öne almak – yani binayı ekipmanlarla “protez” gibi donatmadan, gölge, yönlenme, kesit, doğal havalandırma gibi mimari araçlarla işin büyük kısmını çözmek.&nbsp; &nbsp;</p>
<p><strong>Yapılarınızda malzeme seçiminde “doğallık, dayanıklılık ve bakım kolaylığı” dengesi nasıl kuruluyor? Hiç “malzeme sizi yönlendirdi” dediğiniz bir proje oldu mu?&nbsp;</strong></p>
<p>Tasarım biçim, malzeme, ışık ile vücut bulur. Malzeme elbette mimarinin taşıyıcı unsurlarından biridir; örneğin strüktürel ahşap ya da çıplak beton, yeri geldiğinde mimarinin anlatısını üstlenir ve kendisini&nbsp; detaylarıyla ile tarif eder. O noktada mimar, fazla olanı çekip alarak malzemenin ışıkla buluşmasına ve konuşmasına izin verir. Ama önemli olan, seçtiğin malzeme yer için uygun mu, zaman bunu taşıyabilecek mi, kullanıcı bunu koruyabilecek mi, sorularının cevaplarıdır diye düşünüyorum.&nbsp;</p>
<hr>
<p style="text-align: center;"><span style="color: rgb(118, 146, 60);"><strong>‘‘Mimarlık, sadece bina yapmak değildir; sağlam, erişilebilir, adil bir yapılı çevre üretmektir. Uzun ömür kaygısı bu yüzden etik bir meseledir: Kamusal kaynakları tüketirken nesiller arası adaleti gözetmekle ilgilidir.’’</strong></span></p>
<hr>
<p><strong>İşverenle kurulan diyalog, projenin ruhunu nasıl etkiler? “İşveren ikna olduğunda proje tamamlanmış sayılır” diyebilir misiniz?&nbsp;</strong></p>
<p>İyi diyalog, ortak bir dil ve güven üretir; projenin ruhu da orada şekillenir. Ama “ikna” bitiş değil, başlangıç çizgisidir. Yeter ki kullanıcısı en baştan belli olan projeleri konuşuyor olabilelim. İsmi yatırım projesi olan projelerde yatırımcı dediğimiz, esasında işveren kullanıcıyı ifade etmez. Dolayısıyla projenin gerçekten tamamlanması kullanıcının işveren olmasıyla mümkündür.&nbsp;</p>
<p><strong>Mimarlığın toplumsal sorumluluğu üzerine ne düşünüyorsunuz?&nbsp;</strong></p>
<p>Mimarlık, sadece bina yapmak değildir; sağlam, erişilebilir, adil bir yapılı çevre üretmektir. Uzun ömür kaygısı bu yüzden etik bir meseledir: Kamusal kaynakları tüketirken nesiller arası adaleti gözetmekle ilgilidir. Dayanıklılık, kapsayıcılık ve onarım kültürü benim için estetik bir tercih değil, toplumsal sorumluluğun tasarımdaki karşılığıdır.&nbsp;&nbsp;</p>
<p><strong>Türkiye’de mimarlık ve kentsel tasarım alanında sizi heyecanlandıran trendler nelerdir? Önümüzdeki 5-10 yıl için ne gibi değişimler öngörüyorsunuz?</strong>&nbsp;</p>
<p>Röportajda bahsettiğimiz başlıklar üzerinden gittiğimizde yakın gelecekte alttaki başlıkların daha çok konuşulacağını düşünüyorum. &nbsp;</p>
<p>• Korunabilir mevcut yapıları güçlendirme ve uyarlanabilir yeniden kullanım senaryoları.</p>
<p>• Düşük karbonlu yapım: Ahşap–hibrit sistemler, yerel malzeme ve döngüsel ekonomi.</p>
<p>• İklim uyumlu kamusal alan: Gölgeleme, su yönetimi, yaya–mikromobilite odaklı sokaklar.</p>
<p>• Veri destekli ama insan odaklı tasarım: Dijital verinin tasarıma girmesi.</p>
<p>• Proje sonrası hizmet: İşletme ve bakım süreçlerinin tasarım paketine dahil edilmesi.</p>
<p>Özetle, mimarlığın ‘daha büyük’ değil; daha akıllı ve daha uzun ömürlü bir metodolojiyle ele alınacağı bir yakın geleceğin bizi beklediğini düşünüyorum. &nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/surdurulebilirlik-yasanilabilirlikle-anlam-kazanir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mimarlık, Sadece Yapılar Değil, Yaşam Biçimleri Önerir</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/mimarlik-sadece-yapilar-degil-yasam-bicimleri-onerir/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/mimarlik-sadece-yapilar-degil-yasam-bicimleri-onerir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Oct 2025 21:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Beeoffice]]></category>
		<category><![CDATA[Burcu Sevinç]]></category>
		<category><![CDATA[Mimarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Mimarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/mimarlik-sadece-yapilar-degil-yasam-bicimleri-onerir/</guid>

					<description><![CDATA[M﻿imarlık sadece bina yapmak değildir... Bu cümleyi pek çok kez duymuş olmalıyız ancak mimar Burcu Sevinç’in mesleki yaklaşımında bu söz gerçekten yerini buluyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Mimarlık sadece bina yapmak değildir&#8230; Bu cümleyi pek çok kez duymuş olmalıyız ancak mimar Burcu Sevinç’in mesleki yaklaşımında bu söz gerçekten yerini buluyor. Beoffice’in kurucu ortağı, mimar ve aynı zamanda eğitmen olan Sevinç, mimarlığı bir düşünüş tarzı, toplumsal sorumluluk ve etik bir yaklaşım olarak ele alıyor. Bu röportajda; mimarlık eğitiminden kadın olmanın meslekteki zorluklarına, sürdürülebilirlik kavramının ne denli derinlikli olduğundan uluslararası bir ödülün heyecanına kadar pek çok konuyu konuştuk.&nbsp;</strong></p><figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/burcu_sevinc_yilmaz_1761564519.jpg" data-image="uulumdmg2jho"></figure>
<p><strong>İstanbul’da çeşitli mimarlık ofislerinde çalıştınız ve 2016-2017 yılları arasında Emre Arolat Architects’te mimar olarak görev aldınız. Emre Arolat Architects’te mimar olarak çalışmak size neler kattı? Bu dönemin sizi hem entelektüel hem mesleki anlamda nasıl şekillendirdiğini düşünüyorsunuz?&nbsp;</strong></p>

<p>Emre Arolat Architects’te geçirdiğim dönem, mesleki yolculuğumda bir dönüm noktasıydı. Bu ofiste kısa bir süre dahi olsa çalışmak, yalnızca teknik becerilerimi değil, mimarlık mesleğine dair kavramsal yaklaşımımı da derinden etkiledi. Birbirinden farklı ölçeklerde ve fonksiyonlarda çeşitli işlerin içinde bulunma fırsatı yakalamış olmak, mimarlığın sadece yapı üretimi değil, aynı zamanda bir düşünme biçimi olduğunu daha iyi kavramama olanak tanıdı.</p>
<p>Emre Arolat’ın mimarlığı ele alış biçimi, bağlamla kurduğu özgün ilişkiler, malzeme seçimindeki titizlik ve mekânın deneyimlenişine verdiği önem, kendi tasarım yaklaşımımın şekillenmesinde önemli bir referans noktası oldu. Hâlen o yıllardan ve ofiste geçirdiğim süreçten bahsederken Emre Arolat Mimarlığı bir mimarlık okulu olarak tanımlar, geçirdiğim sürecin benim için yoğun eğitsel arka planından bahsederim. Bu süreçte çok yönlü düşünme, eleştirel bakış geliştirme ve tasarımın entelektüel arka planını sorgulama alışkanlıkları kazandım.</p>
<p>Elbette belirtmeden geçemeyeceğim önemli bir nokta daha var. Burada geçirdiğim süreç, Rıfat Yılmaz ve Süleyman Yıldız ile tanışma ve birlikte çalışma fırsatını bana vererek, 2017 yılında kurduğumuz Beoffice’in temellerini oluşturdu.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/BEEOFFICE_2_1759743615.png" data-image="99jtjlt3lsfp"></figure>
<p><strong>Türkiye’de mimarlık mesleğinde kadın olmanın getirdiği avantajlar ve zorluklar sizce neler? Sizin bu anlamda kişisel deneyimlerinizden doğan gözlemleriniz var mı? Mimarlık dünyasında daha fazla kadının söz sahibi olabilmesi sizce neler yapılmalı?&nbsp;</strong></p>
<p>Bu yüzyılda, bu dünya da ve toplumlarda hâlen herhangi bir meslek grubunu “kadın” kimliği üzerinden sorguluyor olmak sızı yaratıyor. Mesleği erkek üzerinden düşünmüyoruz veya meslekte umut vadeden erkekler diye bir ödül yok örneğin. Virginia Woolf, 1929 yılında kimlik ve varoluş üzerine düşüncelerini belirttiği Kendime Ait Bir Oda kitabında şöyle diyor: “Sadece kabuğumu delebilmem için çelikten pençelerim ve pirinçten gagam olmalıydı.” Woolf, o yıllarda kadınların yazar, sanatçı, düşünür olarak var olabilmeleri için sıradan bir azim değil; neredeyse doğaya aykırı bir güç, direnç ve dayanıklılık gerektiğini anlatıyor. Toplumun erkek egemen yapısının içinde, kadınların kendilerini ifade edebilmek için adeta savaşmak zorunda kaldıklarını söylüyor. Bu, kadın olmanın zorluklarını ve bu zorluklara karşı ne denli güçlü bir duruş gerektiğini mecazi bir dille ortaya koyuyor. O 1929 yılından bahsediyor, bense — sanki, ne yazık ki — benzer hislerle 2025.</p>
<p>Türkiye’de mimarlık mesleğinde kadın olmak, hem görünmez bariyerlerle mücadele etmeyi hem de bu mesleği dönüştürme gücüne sahip olmayı aynı anda içeriyor. Çelikten pençeler ve pirinçten gaga ile kabuğu kırabiliriz, yeni ve çok daha iyi olasılıklar yaratabiliriz. Kadın mimarlar olarak tasarım süreçlerinde, şantiyelerde ya da karar alma mekanizmalarında zaman zaman cinsiyete dayalı önyargılarla karşılaşabiliyoruz. Bu durum, bireysel olarak özgüvenli ve dirençli olmayı zorunlu kılarak öğretiyor. İstisnalar yok mu? Elbette var. Profesyonel olarak geçen 10 küsur senede çok duyarlı, cinsiyetçi bir tutum sergilemekten imtina eden işverenlerle de karşılaştım; kendileriyle çalışmak da her zaman çok daha verimli oldu.</p>
<p>Öte yandan, kadın mimarların empati yeteneği, çok yönlü düşünme becerisi ve ayrıntılara gösterdiği özen gibi niteliklerin proje üretiminde değerli katkılar sağladığını düşünüyorum. Bu özellikler yalnızca estetik değil, aynı zamanda insan odaklı ve sürdürülebilir mekânlar üretme konusunda da belirleyici olabiliyor.</p>
<p>Kendi deneyimimden yola çıkarak söyleyebilirim ki, farklı zorluklara rağmen kadın olmanın sağladığı bakış açısı tasarım sürecime her zaman derinlik kattı. Kadınların mimarlık dünyasında daha fazla söz sahibi olabilmesi için kadın liderliğinde tasarım platformlarının desteklenmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten mesleki politikaların hayata geçirilmesi gerektiğine inanıyorum. Ayrıca, başarı hikâyelerinin görünür kılınması, genç kadın mimarlar için ilham verici bir zemin oluşturacaktır.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/BEEOFFICE_3_1759743703.png" data-image="so3shfxqzune"></figure>
<p><strong>Sürdürülebilirlik günümüz mimarlığının en çok konuşulan kavramlarından biri. Ama sizce mimarlık gerçekten doğaya verdiği zararın bedelini ödeyebilir mi? Ya da mimarlığın doğaya karşı böyle bir borcu ödeyebileceğine inanmak, biraz fazla iyimser bir çaba mı?&nbsp;</strong></p>
<p>Bu çok derinlikli bir soru. Bir kez daha, bu kez okuyan herkese ben sormak isterim: Sizce ödeyebilir mi?Yürüdüğümüz yollarda dahi izlerimiz kalırken, yaşamın kendisi evrende izler bırakırken, bence bütünüyle ödeyebileceğimize inanmak çok iyimser bir bakış açısı olarak kalır. Çünkü inşa etmenin kendisi zaten doğaya bir müdahale anlamına geliyor. Ancak bu gerçekle yüzleşmek, mimarlığın tamamen elini çekmesi gerektiği anlamına da gelmiyor. Aksine, bu durum mimarlığa daha sorumlu, daha ölçülü ve daha bütüncül bir yaklaşım geliştirme sorumluluğu yüklüyor. Öncelikle, sürdürülebilirlik kavramını bugün pek çoklarının kullandığı bir “pazarlama stratejisi” veya bir “etiket” olmaktan çıkarmalı; kavramın özünü düşünerek tasarım kimliğimizi ve stratejilerimizi dönüştürmeliyiz. Hatta üst yönetimlerce bunun zorunlu kılınması gerektiğini, bu konuda çeşitli teşviklerin hayata geçirilmesi gerektiğini de düşünüyorum. Sürdürülebilirlik sadece enerji verimliliği ya da malzeme seçimiyle sınırlı değil; bir yapının yaşam döngüsünü, çevresiyle kurduğu ilişkiyi, hatta sosyal adaleti gözeten bir yaklaşımla ele alınmalı. Bu da ancak mimarlığın doğaya karşı bir borcu olduğunu kabul ederek ve bu borcu hafifletmeye çalışarak mümkün olabilir.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/BEEOFFICE_4_1759743730.png" data-image="dfqg5xqa31ns"></figure>
<p><strong>Beoffice’i 2017 yılında Rıfat Yılmaz ve Süleyman Yıldız ile kurdunuz. Sürdürülebilirlik ve çevresel duyarlılık Beoffice’in tasarım anlayışında ne kadar yer alıyor? Özellikle bu konuda projelerinizde somut olarak ne tür uygulamalar yapıyorsunuz?</strong></p>
<p>Beoffice’i, Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Kampüs Tasarım Yarışması’ndan aldığımız 1.’lik ödülünün vesilesiyle kurduk. Daha öncesinde zaten aynı mimarlık ofisinde çalışan ekip arkadaşları idik ve birlikte çeşitli ölçek ve fonksiyonlarda üretimler yapmış, bazılarının inşa süreçlerini yakından takip ederek hayata geçtiğini görmüştük. Hatta bazı projeleri, yaşam döngülerinin içinde, bu kez kullanıcı kimliğiyle deneyimleme ve tüm süreci çeşitli yönleri, eleştirel bakış açılarıyla tartışma fırsatı bulmuştuk.</p>
<p>Beoffice’i kurarken, ölçek veya işlev fark etmeksizin, yalnızca estetik ya da fonksiyonel çözümler üretmeyi değil; aynı zamanda çevresiyle dengeli ilişkiler kuran yapılar tasarlamayı hedefledik. Sürdürülebilirlik bizim için bir sonuç değil, tasarım sürecinin başından itibaren var olan bir öncelik. Hatta çoğunlukla projeye başladığımız andan itibaren “sürdürülebilirlik bağlamında sözümüz ne?” gibi bir soru sormaksızın, mimari düşünsel arka planımızda zaten var olan ve bizi bu bilinçle yönlendiren bir öncelik. Dolayısıyla bu kavram Beoffice’in tasarım anlayışında merkezde duruyor; yalnızca çevresel değil, sosyal ve ekonomik sürdürülebilirlik anlamında da kapsayıcı bir yaklaşımla ele alıyoruz.</p>
<p>Her bir projeyi; zaman, mekân, iklim, insan, malzeme, kullanım-kullanıcı gibi akla gelebilecek tüm yönleriyle ele alıyor ve uzun analiz, araştırma, sorgulama ve tartışma süreçleri geçiriyoruz. Projenin bulunduğu yere ait olması, bunu yaparken kentle ve kültürle iyi ilişkiler kurmasına ve hatta gelecek projeksiyonda çevresini de dönüştürmesine, referans olabilmesine çabalıyoruz. Pasif enerji tasarımı ilkelerini uygulamaya çalışıyor; doğal havalandırma, gün ışığı kullanımı ve yerel malzeme tercihine öncelik veriyoruz. Bunun yanında geri dönüştürülebilir ya da düşük karbon ayak izine sahip malzemeler kullanmaya özen gösteriyoruz.</p>
<p>Sürdürülebilirliğin ölçülebilir ve tekrarlanabilir bir değer olması için sürekli öğreniyor, araştırıyor ve tasarımlarımızı bu bilgilerle güncelliyoruz. Çünkü inanıyoruz ki mimarlık, sadece yapılar değil, aynı zamanda yaşam biçimleri önerir. Ve bu yaşam biçimleri doğaya saygılı olduğu ölçüde geleceğe umut verebilir.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/BEEOFFICE_4_1759743751.png" data-image="hnco1uhhy3at"></figure>
<p><strong>Beoffice olarak, 2025 Haziran ayında Europe 40 Under 40 ödülünü kazanmak büyük bir başarı. Avrupa’nın en iyi 40 genç mimarı arasında yer almak sizi nasıl etkiledi? Avrupa gibi geniş bir coğrafya da Türkiye’yi temsil etmek sizin için ne ifade ediyor?&nbsp;</strong></p>
<p>Europe 40 Under 40 ödülünü almak, ekip olarak yürüttüğümüz çalışmaların uluslararası ölçekte karşılık bulduğunu görmek açısından son derece anlamlıydı. Bizler için, ölçek fark etmeksizin, her iş biricik ve her işe harcanan emek de biricik. Bu ödül sadece mimari üretimimizin beğenildiğini değil, aynı zamanda temsil ettiğimiz değerlerin — çevresel duyarlılık, bağlamla kurulan güçlü ilişki ve kullanıcı odaklı tasarım gibi — daha geniş bir coğrafya da yankı bulduğunu gösterdi. Uzunca sorgulamalar, tartışmalar ve mesailerle geçen, bir meslek tanımından ziyade bizler için bir yaşam biçimini ifade eden, yapmaya çalıştığımız mimarlığın ödüllendirilmesi ilham verici. Bu ödül sadece bir başarı değil, aynı zamanda bulunduğumuz coğrafyanın, kültürel çeşitliliğin ve mimarlığa kattığımız özgün perspektifin görünür olması anlamına geliyor. Mimarlığın evrensel dilini konuşurken, yerelden gelen referansları da korumanın ne kadar değerli olduğunu bu süreçte bir kez daha gördük.</p>
<p>Bu ödül bize yalnızca cesaret değil, aynı zamanda daha büyük bir motivasyon kazandırdı. Umarım hem kadın, hem genç meslektaşlarım için de umut vadedici bir ödül olarak okunur, onlara da ilham kaynağı olur.</p>
<p><strong>2010 yılından bu yana ulusal ve uluslararası tasarım atölyeleri düzenleyerek Türkiye’nin farklı kentlerinde ve Afrika’da atölye serisi gerçekleştirdiniz. </strong><strong>Afrika’daki atölyelerde özellikle hangi temalar üzerinde duruyorsunuz? Bu temalar mimarlık pratiğinizde nasıl bir yer tutuyor?&nbsp;</strong></p>
<p>2010 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne başladım. Sanıyorum, mesleğimizin çok yönlü, çok kültürlü, araştırma ve sorgulama ile beslenen bir yapısı olduğunu ilk kez okulun ilk günü, tanışma dersinde fark ettim. Üniversite eğitiminde, öğrenci–öğretmen ve öğrenci–öğrenci arasındaki informal öğrenme biçiminin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bu yıllarda dönem arkadaşlarımızla birlikte çeşitli öğrenci yarışmalarına katıldık ve bazı ödüllere layık görüldük. Bu süreç yalnızca üretmek değil, öğrendiğimizi aktarma isteğini de beraberinde getirdi. Bu motivasyonla Bursa’da bir köy okulunda çocuklarla birlikte, geri dönüşüm malzemeleriyle çevre sorunlarına yönelik çözümler üzerine maket çalışmaları yaptığımız bir atölye düzenledik. Aynı yıl, Yıldız’da çeşitli sponsorların desteğiyle, malzeme bilgimizi artırmaya yönelik atölyeler organize ettik. 2014 yılında AIESEC değişim programı ile Tunus’a giderek üç ay boyunca yerel öğrencilerle kent, mimarlık, ekoloji ve turizm üzerine atölye çalışmaları yürüttüm. Beoffice olarak da İstanbul’da üniversite öğrencileriyle söyleşiler ve atölyeler düzenleyerek karşılıklı öğrenme ortamları yaratmaya devam ettik. Bugün bu paylaşım pratiği, Bursa Uludağ Üniversitesi’nde proje stüdyosu yürütücüsü olarak sürüyor. Bu etkileşimler elbette ki bizim mimarlık pratiğimizi de besliyor. Biz sadece bildiklerimizi aktarmıyoruz; aynı zamanda yeni fikirler ediniyor, farklı bakış açılarıyla besleniyor ve her defasında yeniden öğreniyoruz. Bana ve Beoffice’e ifade alanı yarattığınız için ben teşekkür ederim.&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/mimarlik-sadece-yapilar-degil-yasam-bicimleri-onerir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her Küçük Sürdürülebilirlik Stratejisi Bir Fark Yaratabilir</title>
		<link>https://ekoyapidergisi.org/her-kucuk-surdurulebilirlik-stratejisi-bir-fark-yaratabilir/</link>
					<comments>https://ekoyapidergisi.org/her-kucuk-surdurulebilirlik-stratejisi-bir-fark-yaratabilir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Oct 2025 21:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Evren Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[KO-Architects]]></category>
		<category><![CDATA[Malzeme ve Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Mimar Röportajı]]></category>
		<category><![CDATA[Mimaride Malzeme Kullanımı]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Mimari]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ekoyapidergisi.org/her-kucuk-surdurulebilirlik-stratejisi-bir-fark-yaratabilir/</guid>

					<description><![CDATA[K﻿O-Architects’in kurucu ortağı Evren Öztürk, mimarlık pratiğini estetik bir üretim alanı kadar entelektüel bir sorgulama zemini olarak da görüyor. Tasarım yaklaşımı; sürdürülebilirlik, temsil ve mekânsal deneyim gibi pek çok başlıkla iç içe geçiyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>KO-Architects’in kurucu ortağı Evren Öztürk, mimarlık pratiğini estetik bir üretim alanı kadar entelektüel bir sorgulama zemini olarak da görüyor. Eğitimden pratiğe, teoriden uygulamaya uzanan tasarım yaklaşımı; sürdürülebilirlik, temsil ve mekânsal deneyim gibi pek çok başlıkla iç içe geçiyor. Bu söyleşide, Evren Öztürk’ün mesleki birikimini, KO Architects çatısı altındaki üretimlerini ve mimarlığa dair çoğu zaman görmezden gelinen soruları birlikte ele alıyoruz.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/EVREN_OZTURK_FOTO_1759401592.jpg" data-image="sot6f6dvop0x" alt="Evren Öztürk, Fotoğraf: Yiğit Şişmanoğlu" title="Evren Öztürk, Fotoğraf: Yiğit Şişmanoğlu"><figcaption>Evren Öztürk, Fotoğraf: Yiğit Şişmanoğlu</figcaption></figure>
<p><strong>İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden 2004 yılında mezun oldunuz ve bu dönemde aldığınız eğitim, özellikle düşünsel altyapınızı ve tasarıma yaklaşımınızı nasıl etkiledi? O yıllarda sizi en çok etkileyen projeler neler oldu?</strong></p>
<p>1999-2004 yılları arasında eğitim gördüğüm İTÜ Mimarlık Fakültesi, farklı mimarlık ekollerinden gelen güçlü akademisyenlerin bir arada bulunduğu çok sesli bir ortam sunuyordu. Hüseyin Kahvecioğlu, Arda İnceoğlu, Ferhan Yürekli, Selim Velioğlu, Alper Ünlü, Yıldız Sey, Sinan M. Şener, Belkıs Uluoğlu, Oruç Çakmaklı gibi isimlerin yürüttüğü temel tasarım ve mimari proje stüdyoları, birbirinden oldukça farklı—hatta zaman zaman çelişen—yaklaşımları bir arada deneyimleme imkânı sağlıyordu. Bu çeşitlilik, mimarlığa tek bir doğrultudan değil, çok katmanlı bir düşünce yapısıyla yaklaşmamı sağladı; bu anlamda kendimi şanslı hissediyorum.</p>
<p>Stüdyo derslerinin bu çok yönlü yapısının yanında, teorik derinliği olan tasarım ve sanat kuramları dersleri de düşünsel altyapımı önemli ölçüde şekillendirdi. Semra Aydınlı, Günkut Akın ve Zeynep Kuban’ın yürüttüğü dersler, tasarım sürecine kavramsal bir arka plan kazandırırken, Fiziksel Çevre Kontrolü Stüdyosu gibi uygulamaya dönük dersler ise çevresel veriler, aydınlatma, mekânik sistemler ve mutfak gibi iç mekân bileşenlerine dair kapsamlı bilgi edinmemi sağladı. Proje stüdyoları, tasarım kuramları ve çevresel/teknik bilgiler arasında kurulan bu üç yönlü etkileşim, bugünkü tasarım yaklaşımımda hâlâ belirleyici bir rol oynuyor.</p>
<p>O yıllarda uluslararası mimarlık ortamında beni en çok etkileyen akımlardan biri dekonstrüktivizm olmuştu. Bugün bu başlık altında anılmasa da, Daniel Libeskind’in Jewish Museum projesi ile Bernard Tschumi’nin Parc de la Villette projesi, özellikle kavramsal kurguları ve kuramsal derinlikleriyle dikkat çekiciydi. Libeskind’in&nbsp; End Space adlı çizim serisi ise mimarlığın sanatsal sınırlarını zorlayan doğasıyla ufuk açıcıydı. Diğer yandan, minimalizmi kendine özgü bir yorumla ele alan Tadao Ando’nun işleri de zihnimde önemli bir yer edindi. Ve elbette, teori ile pratiği güçlü biçimde bir araya getirme becerisiyle Rem Koolhaas o dönem mimarlıkla ilgilenen pek çok kişiyi etkileyen temel figürdü.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/GANTE_MUTFAK_YARIuMASI_1759401651.jpg" data-image="4rr8icwnpqkl"><figcaption>Gante Evin Kalbi Mutfak Yarışması 3.lük Ödülü</figcaption></figure>
<p><strong>2015 yılında Ceren Öztürk ile KO-architects’i kurdunuz. İkinizin de farklı güçlü yönleri olduğunu tahmin ediyorum. Eşinizle birlikte çalışmak, mimarlık pratiğinizi nasıl şekillendiriyor? İş ve özel hayat dengesini nasıl sağlıyorsunuz?&nbsp;</strong></p>
<p>Ceren ile birlikte Ko-Arch’ı kurduk. Genelde ilgilendiğimiz projeler birbirinden ayrı oldu. Şu sıralar Ceren, Amerika’nın çeşitli şehirlerinde sergi mekânlarına odaklanan projeler yürütüyor. Ben ise daha çok mağaza, ofis, fuar standı ve mimari yapı projeleriyle ilgileniyorum. Yani çoğu zaman farklı projelerde çalışıyoruz, ancak her aşamada birbirimizin fikirlerine başvuruyor, süreçleri birlikte tartışıyoruz. Bu etkileşim, pratiğimizin önemli bir parçası.</p>
<p>Aynı meslekten olmanın en büyük avantajı muhtemelen o alanda eşinizin yaşadığı şartları ve zorlukları tamamen anlayabilmek ve destek olabilmek, çıkan problemleri değerlendirip ortak çözümler geliştirebilmektir muhtemelen.</p>
<p>Gerçekten bazen tek başınıza tasarım yapmaya çalışırken kendinizi sürekli tekrarlar halde bulursunuz ya da uzun süren proje süreçleri içinde kaybolmuşken sizi tanıyan birisinin sizi ordan çıkarmasına ihtiyaç duyarsınız. Biz de o çıkmaz anlarda birbirimizi yeniden odaklayabildiğimizde dengeyi sağladığımızı düşünüyorum.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/CALUMENO_MOZOLE_02_1759401734.jpg" data-image="kjlsu9d7gwia"><figcaption>Calumeno Mozolesi &#8211; Feriköy Latin Katolik Mezarlığı İstanbul Fotoğraf Mustafa Seven</figcaption></figure>
<p><strong>Sürdürülebilirlik günümüz mimarlığının en çok konuşulan kavramlarından biri. Ama sizce mimarlık gerçekten doğaya verdiği zararın bedelini ödeyebilir mi? Ya da mimarlığın doğaya karşı böyle bir borcu ödeyebileceğine inanmak, biraz fazla iyimser bir çaba mı?&nbsp;</strong></p>
<p>Sürdürülebilirlik ve ekolojik tasarım, mimarlık eğitimi aldığım dönemden bu yana gündemde olan ve bugün artık çok daha acil hale gelmiş bir konu. Tasarım yaparken bu başlıkla sürekli bir hesaplaşma içinde olmak, onu sadece estetik ya da teknik değil, etik bir mesele olarak da görmek kaçınılmaz hale geldi. Ancak bu bilinci içselleştirmiş bir mimarlık ortamının hâlâ dünya genelinde çok sınırlı.</p>
<p>Bugün üretilen yapıların ve mekânların ne kadarı gerçekten geri dönüştürülebilir malzemelerle yapılıyor ya da söküldüğünde tekrar kullanılabilecek şekilde tasarlanıyor? Bu oranın hâlâ çok düşük olduğunu söylemek mümkün. Mimarlık pratiğinde karar verici güç, çoğu zaman malzeme üreticileri ve büyük ölçekli inşaat firmalarının elinde. Türkiye gibi ekonomik önceliklerin ağır bastığı ülkelerde ise bu kararlar bütçe sınırları içinde daha da keskinleşiyor. Siz ne kadar sürdürülebilirlikten yana ısrarcı olsanız da, işverenin maliyet odaklı tercihi çoğu zaman belirleyici oluyor. Bu noktada, tüm etik sorumluluğun mimarın omzuna yüklenmesini adil bulmuyorum.</p>
<p>Bununla birlikte, mimarın bu konuda tamamen edilgen kalması da kabul edilemez. Tasarıma entegre edilen her küçük sürdürülebilirlik stratejisi bir fark yaratabilir.&nbsp;</p>
<p>Günah çıkarmam gerekirse, kısa ömürlü fuar yapıları tasarlamak çoğu zaman mimarlığın sürdürülebilirlik ilkeleriyle çelişebiliyor. Ancak Unicera Fuarı için tasarladığımız OMG Standı, bu çelişkiyi aşmak üzere geliştirildi. Sadece dört gün boyunca kullanılacak bir yapı yerine, parçalarına ayrıldığında işlevini kaybetmeyen, farklı mekânlara uyarlanabilir bir sistem önerdik.</p>
<p>Standın bileşenleri, fuar sonrasında dört ayrı satış noktasında, bağlama özel ihtiyaçlara göre yeniden kuruldu. Her uygulamada tasarımın temel formel karakteri korunurken; ölçü, yönlenme ve kullanım biçimi yeniden tariflendi. Böylece hem fiziksel sürdürülebilirlik sağlandı hem de markanın mekânsal kimliği farklı bağlamlarda yeniden üretildi.</p>
<p>&nbsp;Bir diğer örnek, Gante Mutfak Yarışması’nda ödül alan projemizdi. Burada, sürdürülebilirliği malzeme düzeyinde ele alarak plastiglomerate adlı hibrit bir taş önerdik. Atık plastiğin farklı maddelerle birleşerek dönüşmesiyle oluşan bu malzeme geliştirilerek hijyenik yüzeyler sunabilir; projede özellikle mutfak tezgâhlarında kullanımı önerildi. Böylece atık, estetik ve işlevsel bir çözümle yeniden değerlendirildi.</p>
<p>Soruya doğrudan yanıt vermem gerekirse: Evet, Antroposen çağında yaşadığımıza inanıyorum ve ne yazık ki dünya artık geri döndürülmesi oldukça güç bir noktaya gelmiş durumda. İklim krizinin yalnızca inşaat sektörüyle sınırlı olmayan, çok katmanlı bir etkisi var ve sonuçlarını artık açıkça yaşamaya başladık. Korkarım ki, bu gidişat radikal bir dönüşüm olmadan durdurulamayacak.</p>
<p>Gerçek bir paradigma değişimi; yani her ölçekteki mimarın daha az, daha yerel ve geri dönüştürülebilir malzemeyle üretmeye başlaması halinde bu sürecin yavaşlatılması inşaat sektörü ölçeğinde belki mümkün olabilir. Fakat bu noktada çelişkili bir gerçeklik çıkıyor karşımıza: Hem bu kötümser senaryonun farkında olmak hem de aynı anda tükenmeyen bir iyimserlikle mücadeleye devam etmek zorundayız. Belki de mimarlık, tam da bu paradoks içinde umut üretebilecek bir alan. Zararın neresinden dönülürse, diğer çözüm ihtimallerinin önü açılır.</p>
<p><strong>Ölüm teması mimarlıkta çoğu zaman zor ve hassas bir konu olarak kabul edilir. “Calumeno Mozolesi” projesi, tasarım ve konsept olarak oldukça özgün bir örnek. Tasarımda ölüm temasını nasıl ele aldığınızı anlatabilir misiniz? Bu yapı ölüm ve yas kavramlarını nasıl bir anlatımla mimariye yansıtıyor?</strong></p>
<p>Calumeno Mozolesi’ni tasarlarken, mimarlık tarihinde sıkça başvurulan bir alegoriden, yani yatay ve dikey eksenlerin metaforik anlamlarından yola çıktık. Dikey eksen, ölümle ilişkilendirilen aşkınlık, ilahi olan ve dünya ötesini temsil ederken; yatay eksen gündelik yaşamı, dünyeviliği ve bedensel varoluşu simgeler. Bu dikotomi, hem mimari kurguya hem de yapının atmosferine yön veren temel bir yaklaşım oldu.</p>
<p>Feriköy Latin Katolik Mezarlığı’nda bulunduğunuzda bu dikeyliğin etkisini hem tarihi mezar taşlarının biçimlerinde hem de doğal peyzajın parçası olan servi ağaçlarında hissedersiniz. Biz de bu güçlü dikey etkiyi Calumeno Mozolesi’nin dış cephesine taşıdık. Cephede yer alan kaset paneller, dikey doğrultuda uzatılarak yapının olduğundan daha uzun ve ağırbaşlı algılanmasını sağladı; bu form dili mozolenin mimari kimliğini belirleyen temel öğe oldu.</p>
<p>İç mekânda ise dikeydeki bu metaforik yaklaşımı farklı bir düzlemde sürdürdük. Zemin katta kullanılan cam döşeme, ziyaretçinin kendi yansımasını tepe ışıklığı vasıtası ile gökyüzüyle ve camın altındaki tabutlarla aynı perspektifte birleştirerek mekâna zamansızlık ve sonsuzluk hissi kazandırıyor. Bu cam yüzey, mozolenin içini adeta bir boşluk haline getirirken, apsiste yer alan ışıklı haç ve tavan ışıklığı sayesinde ışık, mekânın esas aktörüne dönüşüyor.</p>
<p>Malzeme tercihinde ise sade ve müdahalesiz bir dil benimsedik. Brüt beton yüzeyler ve kontrollü ışık kullanımı, ziyaretçilerin kendi duygularıyla baş başa kalabilecekleri sessiz, dingin bir atmosfer yaratmayı amaçladı. Bu yönüyle, Tadao Ando’nun Church of Light yapısında kurguladığı içsel atmosfer bizim için önemli bir referans noktası oldu. Ando’nun mimarisinde olduğu gibi, burada da biçimden çok ışığın kendisi anlatının taşıyıcısı haline geldi.</p>
<p><strong>Gebze Yüksek Teknoloji Üniversitesi, Maltepe Universitesi ve Doğuş Üniversitesi’nde yarı zamanlı proje yürütücülüğü </strong><strong>yaptınız. Öğrencilerle birlikte üretmek ve tasarım yapmak size nasıl bir entelektüel katkı sağlıyor? Sizce bugünün mimarlık eğitimi hangi alanlarda kendini değiştirmeli?</strong></p>
<p>Yaklaşık dokuz yıl boyunca farklı dönemlerde, farklı üniversitelerde proje stüdyoları yürüttüm. Bu süreçte Türkiye’deki mimarlık eğitiminde sıklıkla karşılaştığım şey, tasarım sürecinin adım adım ilerleyen, sıralı ve sonuç odaklı bir formata indirgenmesiydi. Genellikle “analiz yap – diyagram üret – konsept geliştir” gibi standart bir şablon içinde yürüyen bu yapı, öğrencileri bir tür metodolojik ezbere itiyor. Oysa tasarım dediğimiz şey çoğu zaman bu aşamaların sonunda değil, henüz o aşamalar başlamadan önce ortaya çıkan ilksel bir itkide saklıdır: Henüz dile gelmemiş, biçim kazanmamış ama hissedilen o ilk imge&#8230;</p>
<p>Stüdyo pratiği boyunca bu ezberi sorgulayan, sürecin silikleşmiş ya da göz ardı edilen anlarını görünür kılan alternatif yollar, metodlar ve tasarım taktikleri geliştirmeye çalıştım. İlk eskizle analizler arasındaki uçurumu köprülemeye çalışan farklı tasarlama egzersizleri denedik. Bu yöntemler sayesinde, henüz güçlü bir tasarım alışkanlığı edinememiş ortalama bir üçüncü sınıf öğrencisinin bile beklenmedik ve yaratıcı projeler ortaya koyabildiklerini gözlemledim.</p>
<p>Görüşüme göre, mimarlık eğitiminde öğrencilere “tasarlamak” aslında öğretilmiyor. Genellikle yalnızca veri toplamaları ve araştırma yapmaları isteniyor; ardından bu verilerle nasıl bir tasarım süreci kurulacağına dair sistematik bir rehberlik sunulmuyor. Bu, öğrenciyi “denize atıp yüzmeyi öğrenmesini beklemek” gibi. Bu nedenle, sadece sezgisel olarak güçlü birkaç öğrencinin sivrilebildiği bir yapı ortaya çıkarken, geri kalan çoğunluk yalnız bırakılıyor.</p>
<p>Oysa bir öğrenci, eğitim hayatı boyunca aldığı sekiz proje stüdyosunda farklı hocalardan farklı tasarlama yöntemleri görebilirse, zamanla kendi yöntemini ve dilini inşa edebilir. Mimarlık eğitimi, özellikle proje stüdyolarında, öğrenciye sadece “ne tasarlayacağı” değil “nasıl düşüneceği” konusunda da yol gösterici olmalı.</p>
<p>Sorunuzu daha çok proje stüdyoları çerçevesinden ele aldım; elbette mimarlık eğitiminin dönüşmesi gereken başka alanları da var. Ama benim için bu deneyim, doğrudan tasarlama biçimlerinin nasıl öğretildiği ve deneyimlendiği üzerine yoğunlaştı.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/SYSTEM_SHOWROOM_02_1759401869.jpg" data-image="qf4vswbf8t24"><figcaption>System Showroom &#8211; Kağıthane İstanbul Fotoğraf Altkat Photography</figcaption></figure>
<p><strong>KO-architects olarak henüz hayata geçmemiş ama sizin için çok özel olan bir proje fikriniz var mı? Eğer sınırların olmadığı bir proje gerçekleştirme şansınız olsaydı, nasıl bir yapıyı tasarlamak isterdiniz?</strong></p>
<p>Biraz ters köşe bir yanıt olacak belki ama “sınırların olmadığı” bir projeyi düşünmek, bana pek cazip gelmiyor. Hatta açık söylemek gerekirse, tasarımın en etkileyici tarafının tam da sınırlar, kısıtlar ve çelişkiler içindeki yaratıcı çözümler olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Gerçekten sınırsızlık içinde bir tasarım yapma fikri, tasarımı tanımsızlaştıran, mekânsal olarak da belirsizleştiren bir hale bürünebilir. Oysa mimarlık tam da sınırlara verilen tepkilerle, bağlamla, ihtiyaçla, krizle kurulan ilişki üzerinden anlam kazanıyor. Yani “sınırsız bir yapı tasarlamak ister miyim” sorusu yerine, nerede en çok sınırlanıyorsam orada nasıl bir özgürlük üretebilirim sorusu benim için daha yaratıcı ve ilgi çekici.</p>
<figure><img decoding="async" src="https://ekoyapidergisi.org/wp-content/uploads/2026/02/BoRZAMANALAR_KoTABEVo_1759401816.jpg" data-image="df040lh74rss"><figcaption>BZY Kitabevi ve Kültür Arşivi &#8211; Nişantaşı İstanbul Fotoğraf  Mıgırdic Arzivyan</figcaption></figure>
<p><strong>Projelerinizde biçim, boşluk, ışık ve malzeme arasında güçlü bir bağ var.&nbsp; Bu dengeyi kurarken sezgileriniz mi ağır basar, yoksa belirli mimari teoriler mi size yön verir? Tasarıma başladığınızda ilk olarak neye odaklanırsınız?&nbsp;</strong></p>
<p>Tasarıma başlarken öncelikle konuyu, işlevi ve temayı derinlemesine anlamaya çalışırım. O mekânda olayların nasıl gerçekleşeceği, insanların orada nasıl davranacağı gibi sorular üzerine detaylı araştırmalar yaparım. Bununla eş zamanlı olarak, o konuya dair birikmiş klişeleri zihnimden temizlemeye çalışırım. Bunu bir tür “soyma” süreci gibi düşünebiliriz; mevcut örneklerden geriye giderek, daha arkaik, daha öncül bir örüntüye ulaşmaya çalışmak—yani konunun esasını araştırmak.</p>
<p>Bununla birlikte, konuyla doğrudan ilgili olmayan, kişisel bir görsel arşivin de yaratıcı süreci önemli ölçüde beslediğini düşünüyorum. Bu tür görseller üzerine yeterince uzun süre bakıldığında, zihin beklenmedik bağlantılar kurmaya, yeni ilişkiler üretmeye hazır hale geliyor.</p>
<p>Belirli mimari kuramlardan ziyade, farklı alanlardan ödünç alınmış tasarım yöntemlerinin mimarlıkla “yer değiştirmesi” bana daha üretken geliyor. Örneğin, yönetmen Michael Haneke’nin fragmanter anlatı yapısı, bazı projelerde mekânsal kurgu geliştirmeme yardımcı olabiliyor. Birtakım mekânsal doğru fragmanları bularak bu parçaların nasıl bir araya gelebileceği üzerine çalışmak gibi. Mimarlıkta teoriyle değil de, farklı yöntemlerle çalışmanın dönüştürücü gücüne inanıyorum. &nbsp;<strong><br></strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ekoyapidergisi.org/her-kucuk-surdurulebilirlik-stratejisi-bir-fark-yaratabilir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
