MİMARLIK VE YAPILI ÇEVRE PLATFORMU

Boonserm Premthada’nın Fil Gübresi Tuğlalarından Yükselen Goya Kulesi

Fotoğraf: Spaceshift studio

Mimar ve sanatçı Boonserm Premthada ve Bangkok Project Studio tarafından tasarlanan 543 metrekarelik Goya Kulesi, 2026’da tamamlandı. Güney Tayland’ın Phang Nga ilinde, gün batımı tonlarında silindirik kuleler gökyüzüne doğru farklı yüksekliklerde yükseliyor. Uzaktan bakıldığında canlı renkli bir heykel grubu gibi görünen bu yapının asıl sırrı malzemesinde gizli: fil gübresi. Hayvan atığından yapı malzemesi mimarisinin en cesur ve en şiirsel çağdaş örneği olan yapı, fillerin geride bıraktığını mimarlığa dönüştürerek hayvan, toprak, insan ve yapı arasındaki döngüsel ilişkiyi fiziksel bir mekana çeviriyor.

Fotoğraf: Spaceshift studio

Fil Gübresi Tuğlası: Ta Klang Köyü’nden MoMA’ya

Hayvan atığından yapı malzemesi yapılması insanlık tarihinde binlerce yıllık bir geçmişe sahip; hayvanların evcilleştirilmesinin başlangıcına kadar uzanıyor. Premthada’nın fil gübresi tuğlası araştırması ise çok daha yakın bir tarihte, Ta Klang Köyü’nde başladı. Mimar, sırt çantasında taşıdığı tek bir fil gübresi tuğlasıyla yola çıktı; başlangıçta gülümseme ve kuşkuyla karşılanan bu deneysel çalışma, zamanla uzun vadeli bir araştırmaya dönüştü.

Filler günde 200 ila 300 kilogram bitki bazlı gıda tüketiyor; bu da gübrelerinin lif bakımından son derece zengin olmasını, dolayısıyla tuğla dayanıklılığını desteklemesini sağlıyor. Fil gübresi tuğlaları zaman içinde MoMA ve M+ Museum koleksiyonlarına girdi; Londra’da Royal Academy of Arts’ın yaz sergisinde, Versailles’da Fil Tiyatrosu Pavyonu’nda ve Venedik Mimarlık Bienali’nde sergilendi. Ancak Goya Kulesi, bu araştırmayı müze vitrininden peyzaja geri taşıyor: tuğla artık korunan ya da sergilenen bir nesne değil; hayvanlar, insanlar ve toprak arasındaki daha geniş bir döngünün parçası.

Fotoğraf: Spaceshift studio

El Yapımı Tuğlalar: Güneşte Kuruyan Beş Renk

Goya Kulesi’nin inşasında kullanılan her fil gübresi tuğlası el yapımı; güneş ışığında kurutulmuş, 33 santimetre çapında ve 5 santimetre kalınlığında. Tuğlalar beş farklı renkte üretilmiş ve merkezi bir çelik çubuğa dizilerek istifleniyor. Ortaya çıkan renk deseni, canlı ve katmanlı bir yüzey oluşturuyor; yapının siluetine gün batımı tonlarında bir karakter kazandırıyor.

Bu el yapımı üretim süreci, yalnızca teknik bir tercih değil; fil yetiştiren topluluklar için yeni bir zanaat formu, ekonomik değer ve mimari üretim biçimi yaratıyor. Premthada’nın Bangkok Project Studio’su, projelerinde el yapımı tuğla kullanımını bilinçli olarak tercih eder: vasıfsız işçiler eğitimli zanaatkarlara dönüşür ve projelere aktif olarak katılır. Goya Kulesi’nin inşası bir yıl sürdü.

Fotoğraf: Spaceshift studio

Gözlem Kulesi: Tırmanış Bir Deneyim

Goya Kulesi, bir gözlem kulesi olarak tasarlanmış. Ziyaretçiler, silindirik kolonlar ve kavisli yürüyüş yolları arasından tırmanarak yükseliyor. Yol boyunca ışık ve gölge oyunları değişiyor; yol, bahçe, orman, gökyüzü ve deniz manzaraları kademeli olarak açılıyor. Deneyim yalnızca zirvedeki görüşle sınırlı değil; tırmanışın yavaş ritmi, mekansal deneyimin kendisi haline geliyor.

Bu tür bir yavaşlık ve bedensel deneyim, malzemenin el yapımı doğasıyla doğrudan örtüşüyor. Her tuğlanın benzersiz dokusu, rengi ve yüzey karakteri, tırmanış boyunca ziyaretçinin dikkatini çekiyor; yapı, endüstriyel üretimin homojenliğinden köklü biçimde ayrılıyor.

Khao Chang: Fil Dağı’nın Efsanesi

Goya Kulesi’nin bağlamı, tasarımın ayrılmaz bir parçası. Güney Tayland’da filler ve insanlar yüzyıllardır yan yana yaşıyor; ormanları ve yerleşimleri birlikte şekillendiriyor. Bölgenin kalbinde, uzanmış bir file benzeyen kireçtaşı bir dağ yükseliyor: Khao Chang (Fil Dağı). Yerel efsaneye göre bir erkek fil düşmüş ve taşa dönüşmüş.

Goya Kulesi, adını bölgede doğan bir dişi filden alıyor ve Matalay tatil köyü projesinin girişinde konumlanıyor. Yapı, fil efsanesini ve mirasını taşıyan yeni bir yerel simge olarak işlev görüyor. Bu tür derin bir yerel bağlam, malzemeyi salt bir yapısal çözümden çıkarıp kültürel bir anlatıya dönüştürüyor.

Fotoğraf: Spaceshift studio

Boonserm Premthada: Fillerin Mimarı

Bangkok Project Studio’nun kurucusu Boonserm Premthada, Tayland’ın en özgün mimari seslerinden biri. Bangkok’ta bir marangozun oğlu olarak büyüyen Premthada, çocukluğunda eski gazetelerden oyuncak yaparak hayal gücünün sınırları aşma kapasitesini keşfetti. Surin ilindeki Elephant World projesi (2015-2020), 480.000’i aşkın el yapımı tuğlayla inşa edilen ve fil bakıcısı Kuy halkının kültürünü kutlayan bir kompleks olarak uluslararası tanınırlık kazandı. Wallpaper* Design Awards 2021’de En İyi Sığınak ödülünü, Royal Academy Dorfman Ödülü’nü ve THE DESIGN PRIZE 2021 Sosyal Etki ödülünü alan Premthada, mimarlığı “atmosferin fiziksel yaratımı” olarak tanımlıyor.

Premthada’nın yaklaşımı, sürdürülebilirliği yeşil metriklerle sınırlı görmüyor; malzemeleri genişletilmiş yaşam döngüleri çerçevesinde, yerel ekonomilerin canlandırılması ve insan dışı yaşamla ilişki kurma kapasitesi üzerinden değerlendiriyor. Goya Kulesi, bu vizyonun en güncel ve en anıtsal ifadesi.

Fotoğraf: Spaceshift studio

Global Bağlam: Hayvan Atığından Yapı Malzemesinin Çağdaş Öncüleri

Goya Kulesi, hayvan atığından yapılan mimaride yalnız değil; dünya genelinde benzer yaklaşımlar giderek güçleniyor. Hindistan’da inek gübresi ile toprak karışımından üretilen “gobar” tuğlaları, kırsal konut yapımında yüzyıllardır kullanılıyor ve son yıllarda çağdaş mimarlar tarafından sürdürülebilir alternatif olarak yeniden keşfediliyor. Afrika’nın çeşitli bölgelerinde ise gübre-toprak karışımı ile sıvanan geleneksel yapılar (Burkina Faso’nun Tiébélé köyündeki boyalı gübre sıvalı evler gibi) hem yapısal hem de kültürel bir miras olarak korunuyor.

Çağdaş mimarlıkta ise Anna Heringer’in Bangladeş’teki METI Okulu, bambunun yanı sıra yerel toprak ve doğal bağlayıcılarla inşa edilerek hayvan atığından yapı malzemesi mimarisinin kavramsal akrabalığını taşıyor. Güney Afrika’da EcoBeam Technologies‘in gübre bazlı kompozit panelleri, endüstriyel ölçekte üretim olanaklarını araştırıyor. Premthada’nın fil gübresi tuğlası ise bu küresel araştırma alanında en şiirsel ve en anıtsal ifadeyi sunuyor: malzemeyi yalnızca bir yapısal çözüm olarak değil, insan ile hayvan arasındaki ilişkiyi kutlayan bir kültürel nesne olarak ele alıyor.

Bu örneklerin ortak noktası, “atık” kavramını yeniden tanımlamaları. Hayvan atığından yapı malzemesi mimarisi, atığı bir döngünün sonu olarak değil, yeni bir üretim ve değer zincirinin başlangıcı olarak konumlandırıyor. MoMA koleksiyonuna giren bir fil gübresi tuğlası, bu paradigma kaymasının en somut sembolü.

Fotoğraf: Spaceshift studio

Fil Arkasında Ne Bırakır?

Goya Kulesi, bu yapı malzemesinin en cesur ve en şiirsel çağdaş örneği olarak Phang Nga’nın peyzajında yükseliyor. El yapımı fil gübresi tuğlaları, beş renkte güneşte kurutulmuş, çelik çubuklara dizilmiş ve gün batımı tonlarında bir gözlem kulesine dönüştürülmüş. Her tuğla, bir filin geride bıraktığını taşıyor: çim, yaprak, meyve ve binlerce yıllık bir birlikte yaşamın izleri.

Boonserm Premthada‘nın bu projede kanıtladığı şey, mimarlığın en güçlü malzemelerinin en beklenmedik kaynaklardan gelebileceği. Bir filin gübresi, doğru ellerde, MoMA’ya giren bir sanat nesnesine, Venedik Bienali’nde sergilenen bir pavyona ve Güney Tayland’da yükselen bir gözlem kulesine dönüşebiliyor. Bize tam da şunu hatırlatıyor: en güçlü mimarlık, geride bırakılanı değere çevirendir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

İlginizi Çekebilir