Konutun giderek finansal dinamikler ve standartlaşmış üretim modelleri tarafından şekillendirildiği bir ortamda, Peter Barber; sokaklar, tipolojiler ve paylaşılan mekânsal koşullar üzerinden daha sosyal ve daha onurlu bir kentsel yaşamın nasıl kurulabileceğini değerlendiriyor.

Peter Barber’ın çalışmaları, konut, politika ve kentsel yaşamın kesişiminde konumlanıyor. Konutun giderek bir finansal varlık olarak ele alındığı günümüzde, pratiği sokağa, eşiğe ve gündelik kentsel yaşamın kurulduğu kamusal mekânlara taşıyor.
Barber ile Londra’daki King’s Cross ofisinde bir araya gelerek, günümüz konut üretimini şekillendiren koşulları; yeniden kullanım ve retrofit yaklaşımlarından mevzuatın ve malzeme seçimlerinin yarattığı kısıtlara kadar uzanan geniş bir çerçevede ve mimarlığın bu koşullar içinde hâlâ nasıl bir rol oynayabileceğini konuştuk.
MİMAR OLDUĞUMUZ KADAR YURTTAŞ OLDUĞUMUZU DA HATIRLAMALIYIZ. VE YURTTAŞ OLARAK SİYASİ GÜCE SAHİBİZ.

Konut krizinin, konutun kamusal bir altyapı olmaktan çıkıp finansal bir varlığa dönüşmesi gibi uzun vadeli politik ve ekonomik kararların sonucu olduğu düşünüldüğünde, mimarlık bu duruma ne ölçüde anlamlı bir şekilde yanıt verebilir?
Bence sizin de söylediğiniz gibi bu öncelikle politik bir mesele. Aynı zamanda ekonomik bir mesele. Bu yüzden mimarlar olarak yalnızca mimar olmadığımızı hatırlamamız gerekiyor. Biz aynı zamanda vatandaşız. Ve vatandaşlar olarak siyasi bir güce sahibiz.
Bu nedenle mimarlığın tek başına ne yapabileceğini sorguluyorum. Mimarlığın, tek başına, bu sorunu çözebileceğinden emin değilim. Ama mimarlar olarak sesimizi yükseltebiliriz. Mevcut durumun kabul edilebilir olmadığını söyleyebiliriz. Ve işlerin nasıl iyileşebileceğine dair fikirler ortaya koyabiliriz.

Günümüzde konut üretimi hâlâ büyük ölçüde standartlaşmış modeller üzerinden gerçekleşiyor. Özellikle back-to-back konutlar gibi tartışmalı tipolojiler söz konusu olduğunda, mimarlar bu duruma nasıl yaklaşmalı?
Ben alternatif finansman modelleriyle oldukça ilgileniyorum, çünkü bunlar bizi yeniden mimarlığın politik ve ekonomik boyutuna götürüyor.
Konut üretiminin daha az yukarıdan aşağıya işleyen, daha çok bireyleri ya da birey gruplarını güçlendiren modeller üzerinden gerçekleşmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Geçmişte insanların kendi konutlarını ürettiği ve kimi zaman da devlet tarafından desteklenen başarılı kooperatif evleri vardı. Bu ülkede çok yaygın değiller ama varlar ve bana kalırsa oldukça güçlü bir model sunuyorlar.
Back-to-back (arka arkaya yerleşen) konutlara gelirsek, biz her zaman alternatif konut tipolojileriyle ilgileniyoruz. Ama bütün bu tipolojilerin ortak bir noktası var: Sokak.

Sokakla ilişki kuran konutları seviyoruz. Teras evleri (terraced housing) seviyoruz. Avlulu konutları seviyoruz. Hibrit modelleri seviyoruz. Ya da zamanla tanınır hâle gelen, basamaklanan yerleşimlerimizi…
Aslında uzun zamandır teras ev tipolojisini yeniden düşünmenin yollarını arıyorum ve bunu yaparken çoğu zaman geçmişe dönüyorum. Çünkü teras evler bu ülkede yüzyıllardır var ve bence o tarihin içinde hâlâ öğrenebileceğimiz çok şey bulunuyor.
Projelerinizin önemli bir bölümü sokak yaşamı ve sosyal etkileşim üzerine kurulu. Sizce yoğunluğu yaşam kalitesinden ödün vermeden tasarlamak nasıl mümkün olabilir?
Konut birlikleriyle çalışıyoruz, yerel yönetimlerle çalışıyoruz, gayrimenkul geliştiricileriyle çalışıyoruz ve açıkçası bunların hepsiyle iyi sonuçlar elde etmenin mümkün olduğuna inanıyorum.
Geliştiricilere karşı eleştirel olmak kolaydır ve çoğu zaman haklı nedenleri vardır. Aslında onları harekete geçiren şey çoğu zaman kârdır. Hatta kötü örneklerinde açgözlülükle de karşı karşıya kalabiliriz. Ama ilginç olan şu ki, yoğunluk aslında geliştiricilerin de ilgisini çeken bir şeydir. Çünkü aynı arsaya daha fazla konut yerleştirmelerine, dolayısıyla o arsadan daha fazla değer üretmelerine imkân verir.
Biz de yoğunluğu seviyoruz. Ama farklı bir nedenle… Çünkü insanların birbirine yakın yaşamasının, gündelik hayatta karşılaşmasının ve aynı sokakları paylaşmasının toplumsal faydalar üretebileceğine inanıyoruz. Yoğunluğun daha bağlantılı ve daha bütünleşmiş bir toplumun oluşmasına katkı sağlayabileceğini düşünüyoruz. Dolayısıyla aynı noktada buluşabiliyoruz.

Bunu tam tersinden düşündüğünüzde daha net görebiliyorsunuz. Sokak temelli yoğun yerleşimlerin karşısında, kapalı ve izole konut alanları var. Ve bence aradaki fark oldukça açık. Sokak temelli mahalleler insanların karşılaşmasına, birbirini görmesine ve gündelik hayatı paylaşmasına olanak tanırken, izole yerleşimler bunu çok daha sınırlı ölçüde yapabiliyor.
Meselenin son derece pratik bir tarafı var. Sokak temelli konutlarda dolaşım sokakta gerçekleşir. Koridorlarda, asansörlerde ya da merdiven hollerinde değil. Oysa bunların tamamı geliştiricilerin inşa etmek ve sonrasında bakımını üstlenmek zorunda olduğu alanlardır.
Tipik bir apartman yapısında toplam alanın yaklaşık yüzde 20 ila 25’i dolaşım alanıdır. Yani satılamayan ama inşa edilmesi gereken alanlar. Dolayısıyla bu alanları azaltabiliyor ya da tamamen ortadan kaldırabiliyorsanız, bu geliştiriciler için oldukça cazip hale gelir.
Bu nedenle burada yalnızca sosyal değil, aynı zamanda güçlü bir ekonomik mantık da var. Müşterilerimizle konuşurken çoğu zaman bunu anlatıyoruz. Ve genellikle onlar da bunun mantığını görebiliyorlar.

Bugün mimarlıkta “stewardship” kavramını teknik performansın ötesinde nasıl tanımlıyorsunuz? Sosyal yaşamın ortaya çıkmasına imkân veren mekânsal kararlar sizce nelerdir?
Mimarın rolünü tanımlayan pek çok resmî belge var. Bunların çoğunu RIBA’nın yayımladığı oldukça yetersiz dokümanlarda bulabilirsiniz. Ama bana kalırsa sorumluluğumuz bunların çok ötesine geçiyor. Özellikle de konut söz konusu olduğunda. Çünkü aslında kenti şekillendiriyoruz.
Bu nedenle daha büyük düşünmek zorundayız. Aldığımız kararlar ve tavsiyelerimiz, insanların yaşayacağı dünyayı doğrudan etkiliyor. Bazı konut türleri insanları birbirinden ayırıyor. İnsanları ekonomik durumlarına, toplumsal konumlarına ya da ait oldukları gruplara göre ayrıştırıyor. Kendi içine kapanan yerleşimler ya da kapalı siteler üretiyor.
Buna karşılık başka tür yerleşimler de var. Özellikle birbirine bağlanan sokaklar üzerinden kurulan mahalleler insanların hareket etmesine, karşılaşmasına ve birbirlerinin dünyalarına temas etmesine imkân tanıyor. Bence bu önemli çünkü bu tür mekânsal kararlar daha bütünleşmiş bir toplumun ortaya çıkma ihtimalini artırıyor.
Sonuçta mesele basit. Bazı konut türleri insanları birbirinden uzaklaştırıyor, bazıları ise insanları bir araya getiriyor. Bence mesele bundan ibaret.

Birleşik Krallık’ta “retrofit-first” yaklaşımı ve yeniden kullanım stratejileri hem politika hem de mimarlık pratiği açısından giderek daha önemli hale geliyor. Sizce mimarlar bu dönüşüme nasıl yaklaşmalı? Mevcut yapı stokunun değerini yalnızca teknik açıdan değil, sosyal ve kültürel açıdan da nasıl yeniden değerlendirebiliriz?
Bu çok önemli bir konu; hem ekolojik hem de sosyal ve kültürel açıdan. Londra’nın dışına çıktığınızda, özellikle kıyı kentlerinde ya da ülkenin kuzeyindeki şehirlerde, mülk değerlerinin düşüklüğü nedeniyle terk edilmiş bitişik nizam konutlardan oluşan mahallelerle karşılaşıyorsunuz. Ve bence burada muazzam bir potansiyel var. Bu yerleri yeniden hayata döndürmek için büyük bir fırsat söz konusu.
Mevcut yapılarla çalışmayı gerçekten seviyorum. Çoğu zaman boş bir arsada çalışmaktan daha fazla. Çünkü mevcut yapılarda tarihin katmanları var. O katmanları ortaya çıkarmak, yeniden yorumlamak ve yeni olanı onların içine yerleştirmek bana ilginç geliyor.
MİMARLAR OLARAK YAPMAK İSTEDİKLERİMİZ İLE SİSTEMİN YAPMAMIZA İZİN VERDİKLERİ ARASINDA BİR BOŞLUK VAR. BİZİM GÖREVİMİZ DE O SINIRLARI SÜREKLİ ZORLAMAK.
Bize bir binayı yıkmak isteyen müşteriler geldiğinde ilk tepkim şu oluyor: “Bir dakika, önce bu yapı ile neler yapabileceğimizi düşünelim.”
Bu yaklaşımı evsizler için tasarladığımız bazı barınak projelerinde uyguladık. 120-130 yıllık yapılarla çalıştık. Bakımları yapılmamış, yıllar içinde defalarca müdahale görmüş yapılardı bunlar. Bir asma tavan yapılmış, tesisat geçmiş, ardından bir diğeri eklenmiş…

Bir zamanlar yüksek tavanlı ve ferah olan mekânlar giderek karanlık, sıkışık ve baskıcı alanlara dönüşmüş. Ama bütün bunların ötesine bakabildiğinizde, kurtarılmaya değer bir şey görüyorsunuz. Bizim için en keyifli işlerden biri de bu: Gizlenmiş detayları ortaya çıkarmak, kapatılmış mekânları yeniden açmak ve binanın niteliklerini görünür kılmak. Gerçekten büyük bir keyif.
Bu işin sosyal bir boyutu da var. Jane Jacobs’un Büyük Amerikan Kentlerinin Ölümü ve Yaşamı kitabında eski yapıların değerine ilişkin çok güzel bir bölüm vardır Jacobs, eski yapıların yalnızca düşük kiralar ve küçük işletmeler için sundukları imkânlar nedeniyle değil, insanların bu yapılarla ve çevreleriyle kurduğu bağlar nedeniyle de önemli olduğunu söyler. Bence bu çok önemli.
Ama aynı zamanda Londra’da bunun tam tersini sürekli görüyoruz. Bir köşeyi dönüyorsunuz ve bütün bir yapı adasının ortadan kaldırıldığını fark ediyorsunuz. Sadece birilerinin daha fazla para kazanabileceğine inanması nedeniyle…
Geçenlerde Stoke-on-Trent’teydim, uzun zamandır gitmek istediğim bir yerdi. Seramik üretimiyle, madencilikle ve sanayisiyle son derece güçlü bir Viktorya dönemi geçmişine sahip bir şehir. Orada olağanüstü güzellikte Viktorya dönemi yapıları var ama şehir ekonomik olarak çok zor durumda. Bu yüzden ne yapılacağı bilinmeyen çok değerli yapılarla karşılaşıyorsunuz. Onları koruyacak kaynak olmadığı için yavaş yavaş çöküyorlar. Dolayısıyla mesele yalnızca mimarlık değil. Aynı zamanda ekonomiyle ve kaynakların ülke genelinde nasıl dağıtıldığıyla ilgili. Aslında elimizin altında muazzam bir potansiyel bulunuyor.
Evsizler için geliştirdiğiniz projelerden spekülatif çalışmalarınıza kadar uzanan pratiğinizde, mimarlık insanların yaşamları üzerinde daha fazla söz sahibi olmasını nasıl destekleyebilir?
Yaptığımız bütün işlerde beni en çok ilgilendiren şeylerden biri, insanların binalara nasıl tepki verdiği. Bu yüzden projelerimizi yıllar sonra yeniden ziyaret etmeyi seviyorum. Geri dönüp neler olduğunu görmek çok öğretici oluyor.
Kırk yıla yaklaşan meslek hayatım boyunca şunu fark ettim: İnsanları güçlendiren bazı mekânsal özellikler var. Benim için bunların başında ev ile sokak arasındaki ilişki geliyor.
Bu bazen bir ön bahçe oluyor. Bazen de insanların sahiplenebileceği ve zamanla kendilerine ait kılabileceği bir eşik alanı.
Projelerimizin çoğunda çatı terasları ya da avlular özellikle programlanmamış alanlar olarak bırakılıyor. Yani onların ne amaçla kullanılacağını biz belirlemiyoruz. Önceden tanımlanmış herhangi bir işlevleri yok. İnsanlar o alanlara kendi hayatlarını taşıyorlar. Alışkanlıklarını, hikâyelerini ve anlamlarını yüklüyorlar. Bence asıl önemli olan da bu.
Elbette konut tasarımında oldukça kuralcı taraflar var. Ulusal mekân standartları var. Yatak odasının ve oturma odasının büyüklüğü belirlenmiş. Dairenin toplam alanı belirlenmiş. Ve açıkçası bunların çoğu bana oldukça sıkıcı geliyor. Çünkü bütün bu standartlar sanki “ideal hane” varmış ve biz de onun için tasarım yapıyormuşuz gibi davranıyor. Oysa böyle insanlar yok. Yine de o kuralların içinde çalışmak zorundayız. Ama sokaklar, avlular ve teraslar gibi alanlar bize biraz daha fazla özgürlük tanıyor.
Bazılarının “slack space” dediği şey tam da bu. Ne olduğu önceden tanımlanmamış, nasıl kullanılacağı belirlenmemiş alanlar ve belki de insanların mekânla en güçlü ilişkiyi kurduğu yerler de tam olarak bunlar.
Günümüzde malzeme seçimleri mevzuat, maliyet ve çevresel sorumluluklar nedeniyle giderek daha karmaşık hale geliyor. Siz projelerinizde malzeme kararlarını nasıl ele alıyorsunuz?
Açıkçası hem mevzuat hem de kurumsal yapı tarafından ciddi biçimde kısıtlanıyoruz. Örneğin bugün, Avrupa’nın büyük bölümünde ahşap hem taşıyıcı sistem olarak hem de cephe malzemesi olarak giderek daha fazla kullanılıyor. İskandinav ülkelerinde on katlı ahşap yapılar inşa ediyorlar ve bunlar doğru detaylandırıldığında gayet güvenli yapılar. Ama Birleşik Krallık’ta, özellikle de Londra’da, mevzuat henüz bu dönüşümü yakalayabilmiş değil. Bu yüzden konut projelerinde ahşap kullanımına yönelik sınırlamalar var.

Ben çok daha deneysel çalışabilmeyi isterdim. Çalışmalarını ilgiyle takip ettiğim David Adjaye var. Özellikle Afrika’daki geleneksel yapı tekniklerine ilişkin araştırmaları ilgimi çekiyor. Toprak yapı teknolojileri üzerine çalışmaları da öyle. Oysa toprak yapı bu ülkede de yaygındı. Yüzlerce yıllık örnekleri hâlâ ayakta. Malzemeyi doğrudan bulunduğu yerden alıp yapı üretmek…
Bir projemizde ekonomik olarak daha mantıklı olduğu için tuğlayı başka bir ülkeden ithal etmek zorunda kaldık. Bu da küresel sistemin ne kadar tuhaf işlediğini gösteriyor. Üstelik pişmiş tuğla çevresel açıdan çok akıllıca bir çözüm değil. Ama bugün konut üretirken çoğu zaman elimizde kalan seçenekler oldukça sınırlı. Tuğla ya da sıva. Gerçeklik çoğu zaman bundan ibaret.
BİZ TOPLULUK TASARLAMIYORUZ. TOPLULUKLARIN ORTAYA ÇIKABİLECEĞİ KOŞULLARI YARATIYORUZ.
Ahşabı çok daha özgür kullanabilmeyi isterdim. Sadece ahşap değil; toprakla ve samanla da çalışmak isterdim. Çok daha geniş bir malzeme paletiyle çalışmak isterdim. Fakat işin gerçeği şu ki malzeme kararları her zaman bize ait değil. Mevzuat, sigorta koşulları ve sektör standartları da seçeneklerinizi ciddi ölçüde daraltıyor. Sonunda dönüp dolaşıp aynı malzemelere geliyorsunuz. Biz de çoğu zaman tuğlaya dönüyoruz. Çünkü güvenilir, erişilebilir ve ekonomik.
Ama bütün bunların ötesinde, bu durum bana daha büyük bir şeyi hatırlatıyor. Mimar olarak yapmak istediklerimiz ile sistemin bize izin verdikleri arasında her zaman bir mesafe var ve bence bizim görevimiz de tam olarak burada başlıyor; o sınırları zorlamak, onları sorgulamak, test etmek ve bazen biraz ileriye itmek…
Çünkü bunu yapmazsak, aynı koşulları tekrar tekrar üretmekten başka bir şey yapmış olmayız.



