MİMARLIK VE YAPILI ÇEVRE PLATFORMU

Pallavi Dean: Mekanın Ötesinde Davranışı, Performansı ve Deneyimi Tasarlamak

American Hardwood Export Council iş birliği ile.
PALLAVI DEAN – Kurucu ve Kreatif Direktör, Roar

PALLAVI DEAN, İÇ MİMARLIĞIN YALNIZCA ESTETİKLE İLGİLİ OLMADIĞINI; DAVRANIŞLARI ŞEKİLLENDİREN, PERFORMANSI ETKİLEYEN VE İNSANLARIN MEKÂNLARLA KURDUĞU İLİŞKİYİ DÖNÜŞTÜREN BİR DİSİPLİN OLDUĞUNU SAVUNUYOR.

ROAR kişisel bir girişim olarak başladı ve bugün uluslararası ölçekte tanınan bir pratiğe dönüştü. İlk dönemini şekillendiren temel unsurlar nelerdi ve bu yaklaşım zaman içinde nasıl evrildi?

ROAR tek bir dönüm noktasının sonucu değil. Zaman içinde büyüdü, kendi yönünü buldu ve doğal olarak gelişti. Geriye dönüp bakıldığında pek çok stüdyonun anlattığı o kusursuz kuruluş hikâyelerinden biri değil. En önemli değişimler de çoğunlukla kendiliğinden gerçekleşti; doğru insanların ekibe katılmasıyla ya da doğru projelerin yeni fırsatlar yaratmasıyla.

Bu konuda her zaman bilinçli davrandım. Hiçbir zaman sadece büyümek için büyümeyi hedeflemedim.Kendi pratiğimi kurmamın temel nedenlerinden biri bağımsızlıktı. Zamanım üzerinde söz sahibi olmak, yaratıcı yönümü belirleyebilmek ve ismimi hangi işlerin altında görmek istediğime kendim karar vermek istiyordum. Ticari pratik çoğu zaman yaratıcı süreci istediğiniz noktadan önce sonlandırmanızı gerektirir. Ben ise yaratıcı araştırmanın ticari baskının kurbanı olmadığı bir stüdyo kurmak istedim. Bugün dönüp baktığımda, ROAR’ıngelişimindeki en tutarlı çizginin de bu olduğunu düşünüyorum.

Bukhash Villa

Çalışmalarınız biçim ve işlevin ötesine geçerek davranış ve deneyime odaklanıyor. Mekân, davranışı ne zaman şekillendirmeye başlar ve bu yaklaşım iç mimarlığı nasıl yeniden tanımlar?

Aslında mekân, davranışlarımızı her zaman şekillendirdi. Biz sadece bunu anlatacak dile sahip değildik. Yürüyen merdiven gibi son derece sıradan bir şeyi düşünün. Fark etmeden hızınızı, yönünüzü ve çevrenizle kurduğunuz ilişkiyi belirler. İyi mekânsal tasarım da iyi bir film gibi çalışır. Hikâyenin kahramanını yönlendirirsiniz ama onun yönlendirildiğini hissetmesine izin vermezsiniz.

Çocukluk dönemine ait mekânsal hafızalarımızı düşünün. Belirli bir ışık kalitesini, açılan bir mekândan önce alçalan bir tavanı ya da ayağımızın altında hissettiğimiz doğal bir malzemenin dokusunu hatırlarız. Bunların çoğu önce bilinçaltına kaydolur, sonra bilinçli olarak algılanır.

Mekânsal daralma ve genişleme ile parasempatik sinir sistemi arasındaki ilişki uzun yıllardır üzerinde çalıştığım konulardan biri. Çevresel psikoloji alanındaki ilk yüksek lisans eğitimim bu araştırmayı daha sistematik biçimde sürdürmemi sağladı. Nörobilim ise büyük tasarımcıların uzun zamandır sezgisel olarak bildiği şeyleri artık bilimsel verilerle doğrulamaya başladı.

Bukhash Villa

Hayatımızın büyük bölümünü iç mekânlarda geçiriyoruz. Bunun tasarım üzerindeki sorumluluğunu ve sınırlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hayatımızın yaklaşık yüzde 90’ını iç mekânlarda geçiriyoruz. Bu sadece dikkat çekici bir istatistik değil; modern yaşamın gerçekliği ve bu durum tasarım disiplinine düşündüğümüzden çok daha büyük bir sorumluluk yüklüyor.

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini düşünün. Barınmanın temel ihtiyaçlar arasında yer almasının bir nedeni var. Ancak tasarımın sorumluluğu yalnızca bizi dış etkenlerden koruyan bir kabuk üretmekle sınırlı değil.

Mekân zamanla hafızamızın bir parçası haline geliyor. Hayatımızdaki önemli anları çoğu zaman onları yaşadığımız mekânlarla birlikte hatırlıyoruz. Bunun ötesinde mekân; iyi oluş hâlimizi, verimliliğimizi, ilişkilerimizi ve bilişsel performansımızı etkiliyor.

Tasarımcının elinde kullanabileceği pek çok araç var ve asıl sorumluluk bunları bilinçli şekilde kullanmakta yatıyor.

Elbette tasarım her şeyi çözemez. İyi tasarlanmış bir çalışma ortamı sorunlu bir kurum kültürünü düzeltemez. Mekân, insan iradesinin, sosyal eşitliğin ya da organizasyonel yapının yerini alamaz. Tasarımın nerede etkili olabileceğini bilmek kadar, nerede etkisinin sona erdiğini bilmek de önemlidir.

Jaipur Rugs Mumbai

Günümüz ofisleri artık karmaşık bir sosyal sistem. Sizce çalışma mekânları hangi davranışları ve ilişkileri desteklemeli ya da sorgulamalı?

Son yirmi yıldır ofis tasarımını tek bir kavram yönlendirdi: iş birliği. Açık plan ofisler, aktivite temelli çalışma modelleri ve özel ofislerin ortadan kaldırılması. Teoride kulağa oldukça iyi geliyor ve görsellerde de etkileyici görünüyor ancak uygulamada sonuçlar her zaman beklendiği gibi olmuyor.

Araştırmalar oldukça net. Bernstein ve Turban’ın 2018 yılında yayımlanan Harvard araştırması, açık plan çalışma ortamlarının yüz yüze iletişimi yaklaşık yüzde 70 oranında azalttığını ortaya koydu. Kim ve de Dear’ın 42 binden fazla çalışan üzerinde yaptığı çalışma ise açık plan ofis kullanıcılarının gürültü, mahremiyet ve odaklanma konularında belirgin şekilde daha düşük memnuniyet bildirdiğini gösterdi. Buna karşılık iş birliğinin kalitesinde anlamlı bir artış da görülmedi.

İş birliği yaratmanın yolu duvarları kaldırmak değildir. Öncelikle insanları anlamanız gerekir: Kişiliklerini, iş tanımlarını ve çalışma biçimlerini.

ROAR’da tasarladığımız en başarılı çalışma ortamları bilişsel zonlama üzerine kuruluyor. Akustik olarak ayrılmış ve düşük görsel uyaranlara sahip odaklanma alanları, doğal etkileşimi destekleyen sosyal alanlar ve sinir sisteminin toparlanmasına yardımcı olan dinlenme mekânları bu yaklaşımın temelini oluşturuyor.

Jaipur Rugs Mumbai

Bunları günün ritmine göre ayarlanmış sirkadiyen aydınlatma, konuşma anlaşılırlığını destekleyen akustik çözümler ve duyusal yükü azaltan malzeme seçimleri tamamlıyor.

Asıl soru insanların daha fazla iş birliği yapmasını nasıl sağlarız değil; belirli bir grubun en iyi şekilde çalışabilmesi ve bunu gün boyunca sürdürebilmesi için neye ihtiyaç duyduğudur.

Ajman Ruler’s Court gibi projelerde kurumsal mekânları hizmet ve erişilebilirlik üzerinden yeniden yorumluyorsunuz. Tasarım güç algısını nasıl dönüştürebilir ve malzemelerin bu süreçteki rolü nedir?

Ajman Ruler’s Court projesinde temel bir varsayımı sorguladık: Kamu yapılarının öncelikle otoriteyi temsil etmesi gerektiği fikrini. Biz farklı bir yerden başladık. Devletin halka hizmet etmek için var olduğu düşüncesini merkeze aldık ve tasarım kararlarını bunun üzerinden geliştirdik.

En önemli adımlardan biri yerel sanatçıların, tasarımcıların ve zanaatkârların işlerine yer veren bir galeri programını yapıya entegre etmek oldu. Tek bir karar bile yapının karakterini değiştirmeye yetti. Yapıyı yalnızca idari bir kurum olmaktan çıkarıp kültürel bir diyaloğun parçası hâline getirdi.

White and Case Saudi

Bir kamu yapısında yerel bir üreticinin ya da zanaatkârın işini görmek, kullanıcı ile kurum arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlıyor. Mekân otoriteyi temsil etmekten çıkıp aidiyet duygusu üretmeye başlıyor.

Planlama yaklaşımında da geleneksel kapalı ofis hiyerarşisini sorguladık. Bunu, insanların hem çevreyle ilişki kurabildiği hem de gerektiğinde kendilerine ait bir alan bulabildiği “prospect and refuge” yaklaşımı üzerinden ele aldık. Açıklık ve görünürlüğü destekleyen alanlarla, mahremiyet ve odaklanmaya imkân veren mekânları aynı sistem içinde dengelemeye çalıştık.

Malzeme stratejisi de bunu destekledi. Yerel üretim bizim için sadece bir sürdürülebilirlik kriteri değildi. Binanın hangi zanaati, hangi kültürel hafızayı ve hangi üretim kültürünü görünür kılmayı tercih ettiğine dair bilinçli bir karardı. Malzeme seçiminin yapıcı anlamda politik hâle geldiği nokta da tam olarak burası.

Çalışmalarınız deneyim ile ölçülebilir performans arasında bir köprü kuruyor. Bu iki yaklaşım zaman zaman çatışabilir mi?

Tasarım hem sanat hem bilimdir ve ben bu iki alanın birbirleriyle çeliştiği fikrine hiçbir zaman inanmadım. Bir mekân öncelikle işlevini yerine getirmelidir. Biçimden önce işlev yaklaşımının modasının geçtiğini düşünmüyorum. Hâlâ doğru başlangıç noktası olduğuna inanıyorum ve ROAR’da tasarım süreçlerimizi de bu anlayış üzerine kuruyoruz.

İnsanların sözünü ettiği gerilim çoğu zaman yanlış bir bakış açısından kaynaklanıyor. Ölçülebilir hedefler yaratıcılığı sınırlayan unsurlar olarak görülüyor. Oysa yaratıcılık tam da bu gerekliliklere cevap vermek için vardır.

Bugüne kadar içinde çalıştığım en katı çerçeveler aynı zamanda en yenilikçi sonuçları üretti. En yaratıcı fikirler çoğu zaman belirli sınırlar içinde ortaya çıkar.

Gerçek bir çatışma varsa çözüm sıralamadadır. Önce performans kriterlerini çözmeniz gerekir. Akustik hedefleri, aydınlatma seviyelerini, yön bulmayı ve bilişsel zonlamayı. Estetik kararlar daha sonra bunun üzerine inşa edilir.

Fotoğraflarda etkileyici görünen ama kullanıcılarını rahatsız eden bir mekân başarısızdır. Performans üretmeyen bir güzellik yalnızca dekorasyondur. Güzelliği olmayan bir performans ise sadece teknik bir çözümdür. Tasarımın asıl gücü bu ikisini birbirinden ayırmamaktadır.

White and Case KSA

ROAR, araştırma, davranış bilimleri ve UXD gibi sistematik süreçleri tasarım metodolojisine entegre ediyor. Tasarımın sistematikleşmesi sezgiyi sınırlar mı yoksa yaratıcılığı mı derinleştirir?

Her yaratıcı insanın belirli sınırlara ihtiyacı vardır. Sezgilerin en iyi şekilde tamamen özgür ortamlarda geliştiği düşüncesine katılmıyorum. Benim deneyimime göre sınırsız özgürlük çoğu zaman yaratıcılıktan çok kişisel tatmin üretir.

Araştırma ve davranış bilimleri, tarihsel olarak fazlasıyla öznel kararlar üzerine kurulu bir alana nesnel bir zemin kazandırıyor. 

Belirli bir ışık sıcaklığının nörolojik etkilerini, açık plan çalışma düzenlerinin bilişsel sonuçlarını ya da konuşma anlaşılırlığına ilişkin performans verilerini ortaya koyabildiğinizde tasarım kararlarınız çok daha güçlü bir temele oturuyor. Böylece müşterilerden yalnızca zevkinize güvenmelerini istemiyorsunuz, onları tasarımın arkasındaki düşünceyi anlamaya davet ediyorsunuz. Ancak asıl risk başka bir yerde ortaya çıkıyor: Sistemlerin düşünmenin yerini almaya başlamasında.

Araştırma ve veriler yaratıcı düşüncenin yerine geçmemeli, onu desteklemeli ve güçlendirmeli. Araştırma bulguları ile mekânsal fikirlerin kesiştiği noktada yaratıcılık hâlâ varlığını sürdürüyor. Sadece daha sağlam temellere dayanıyor ve sonuçta daha iyi yapılar ortaya çıkıyor.

Teknoloji, yapay zekâ ve değişen yaşam biçimleri yapılı çevreyi dönüştürürken, iç mimarlık hangi konularda daha fazla sorumluluk üstlenmeli ve nelere karşı direnç göstermelidir?

İç mimarlığın sorumluluk alanını estetiğin ötesine taşıması gerekiyor. Tasarladığımız mekânların çevresel, sosyal ve ticari etkilerini bütünüyle sahiplenmemiz gerekiyor.

Bu sorumluluğun en önemli ayağını malzeme seçimleri oluşturuyor. Kullandığımız malzemeler, bu malzemelerin yaydığı emisyonlar ve insanların gün boyunca soluduğu hava tasarım kararlarının merkezinde yer almalı. İç mekân hava kalitesini ikincil bir mesele olarak göremeyiz. Bu doğrudan sağlıkla ilgili bir konu.

ABD Çevre Koruma Ajansı’nın verilerine göre iç mekân havası dış ortam havasından iki ila beş kat daha kirli olabiliyor. Hayatımızın yüzde 90’ını iç mekânlarda geçirdiğimizi düşünürsek bunun sağlık üzerindeki etkileri son derece ciddi.

Bunun yanında sosyal sürdürülebilirlik, yerel üretim, sorumlu tedarik zincirleri ve malzeme seçimlerimizin içerdiği karbon miktarı da aynı derecede önemli. 

Ayrıca tasarımın yalnızca yaratıcı hedeflere değil, ticari gerçekliğe de cevap vermesi gerekiyor. Ne kadar güzel olursa olsun; işlevsel, ekonomik ya da çevresel hedeflerini karşılamayan bir proje eksik kalır.

İç mimarlık bugün sahip çıktığından çok daha geniş bir sorumluluk alanına sahip. Bu çerçeveyi genişletmek bir yük değil. Tam tersine, iç mimarlığı gerçek anlamda güçlü ve etkili bir disiplin hâline getiren şey de bu.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

İlginizi Çekebilir