SNØHETTA: Mesele İş Değil, İnsan

SNØHETTA iş birliği ile

GELECEĞİN ÇALIŞMA ORTAMI, İŞ ÜRETMEYE ODAKLI BİR MAKİNE OLMAKTAN UZAKLAŞIP İNSANLARIN BİR ARAYA GELDİĞİ BİR ORTAMA DÖNÜŞÜYOR.

TOMMASO MASERATI – Snøhetta Oslo Stüdyosu, Kıdemli Mimarı

Çalışma ortamlarının tasarımını uzun yıllar verimlilik, üretkenlik ve operasyonel performans belirledi. Bugün ise tartışmanın odağı değişiyor. Kurumlar insanların neden ve nasıl bir araya geldiğini yeniden düşünürken mimarlıktan da çalışan sağlığını ve yaşam kalitesini desteklemesi, iş birliğini güçlendirmesi ve gerçek bir aidiyet duygusu yaratması bekleniyor.

Snøhetta için insan odaklı tasarım, çalışma ortamını masa ve işlevlerin ötesinde düşünmek; insanlar arasındaki ilişkileri ve doğayla bağı güçlendiren, değişen çalışma biçimlerine uyum sağlayan mekânlar yaratmak anlamına geliyor. Tommaso Maserati, geleceğin çalışma ortamını belirleyecek unsurun yalnızca mekânın nasıl performans gösterdiği değil; insanların bağ kurmasına, katılımına ve gelişimine ne ölçüde olanak tanıdığı olduğunu anlatıyor.

Ofisin Ötesinde

Bugün çalışma ortamını temelden değiştiren dinamikler neler? Önümüzdeki on yılda başarılı bir çalışma ortamını ne belirleyecek?

Yanıtlaması gerçekten zor bir soru. Örneğin Covid’in çalışma ortamlarımızı hem dijital hem de fiziksel olarak düzenleme biçimimiz üzerinde yaratacağı etkiyi hiç kimse öngöremezdi. Bugün artık bunu pek sorgulamıyoruz; ancak kilometrelerce uzaktaki, hatta birkaç metre ötemizdeki biriyle bilgi paylaşmak, görüşmek ve işleri koordine etmek artık son derece kolay. Ancak bu, fiziksel bir çalışma noktasına duyduğumuz ihtiyacın ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor. “Hot-desking” eski popülerliğini kaybediyor; insanlar bu düzende aidiyet duygusunu yitirebiliyor. Bence bunun temelinde bir yere ait olma ihtiyacımız var.

SNØHETTA: Swarovski Manufaktur

Pandemi sonrasında daha açık gördüğümüz bir başka gerçek ise ofisin öncelikle üretim yapılan bir yer olmadığı. Artık neredeyse her yerde üretebiliyoruz. Uzaktan çalışırken aynı şekilde kuramadığımız şey; insanların birlikte zaman geçirdiğinde ortaya çıkan gündelik sohbetler, ortak deneyimler ve aidiyet duygusu. Bu nedenle geleceğin çalışma ortamının, iş üretmeye odaklı bir makine olmaktan uzaklaşıp insan etkileşimi için bir platforma dönüştüğünü düşünüyoruz. Ofisin rolü masa sağlamaktan; paylaşım, öğrenme, mentorluk ve ortak bir kültür için gerekli koşulları oluşturmaya doğru değişiyor.

Geleceğin başarılı çalışma ortamları, bireysel özgürlük ile ortak kimliği dengeleyecek; odaklanma ve mahremiyet sunarken spontane karşılaşmalara ve iş birliğine de alan açacak. Bir anlamda geleceğin ofisi küçük bir kent ya da mahalle parçasına benzeyecek: farklılıkları barındıran, değişime uyum sağlayan, sosyal ve insanlara tek bir çalışma biçimi dayatmak yerine farklı var olma biçimlerine alan açan bir yer.

SNØHETTA: Swarovski Manufaktur

MİMARLIK TEK BAŞINA HİYERARŞİLERİ ORTADAN KALDIRAMAZ; ANCAK VAR OLAN SINIRLARI YA GÜÇLENDİRİR YA DA ONLARIN AŞILMASINA YARDIMCI OLUR.

İnsan İçin Tasarlamak

Çalışma ortamları; çalışan sağlığını, yaratıcılığı ve aidiyeti nasıl daha fazla destekleyebilir? İnsanların mekânda yalnızca bulunmasını değil, gerçekten yaşamasını nasıl sağlayabiliriz?

Snøhetta’da sık sık mimarlığın davranışları etkilediğini söyleriz. Her duvar, merdiven, eşik ve açıklık belirli değerleri ifade eder ve insanların birbirleriyle nasıl ilişki kuracağını etkiler.

Bu nedenle çalışma ortamı tasarımı, işlevsel çalışma alanları sağlamanın çok ötesindedir. Temelde insanlar, disiplinler ve topluluklar arasında ilişkiler kurmakla ilgilidir.

SNØHETTA: Swarovski Manufaktur

Bence iyi bir ofis yalnızca çalışmayı değil, katılımı da desteklemeli; iş birliğini görünür kılmalı ve beklenmedik karşılaşmalara fırsat yaratmalı. Yaratıcılık yalnızca planlanmış toplantılarda ortaya çıkmıyor. Çoğu zaman geçiş alanlarında, birlikte yenilen öğle yemeklerinde, tesadüfi anlarda ya da normalde karşılaşması beklenmeyen insanların sohbetlerinde gelişiyor.

Wattens’teki Swarovski Manufaktur projesinde de bu yaklaşımı araştırdık. Üretim, yönetim, araştırma, ziyaretçi ve kamusal işlevleri birbirinden kesin sınırlarla ayırmak yerine, hepsini sosyal bir buluşma noktası işlevi gören geniş bir ortak merdiven çevresinde düzenledik. Tasarımcılar, teknisyenler, sanatçılar, araştırmacılar, operatörler ve ziyaretçiler böylece aynı mekânsal deneyimin parçası oluyor.

Kapsayıcılık da en az bunun kadar önemli. Mekânsal hiyerarşiler çoğu zaman sosyal hiyerarşilerin bir yansımasıdır. Yönetimin diğer çalışanlardan ayrılmış üst katlarda yer aldığı bir ofis kulesi ile farklı görevlerdeki insanların ortak mekânları paylaştığı yatay bir çalışma ortamı aynı mesajı vermez. Mimarlık tek başına hiyerarşileri ortadan kaldıramaz; ancak var olan sınırları ya güçlendirir ya da onların aşılmasına yardımcı olur.

SNØHETTA: Swarovski Manufaktur

Bir mekân hem mesleki hem de insani ihtiyaçlarımızı karşıladığında orada gerçekten bulunmayı tercih ederiz. Bunun için konfor, gün ışığı, malzemenin sıcaklığı ve doğaya erişim gibi temel ihtiyaçların yanı sıra, belki de en önemlisi, daha önce sözünü ettiğimiz sosyal etkileşim olanaklarına yeniden bakmak gerekiyor.

Biyofilinin Ötesinde

Doğanın çalışma ortamındaki rolü görsel konforun çok ötesinde. Mimarlık bunun yerine ekolojik düşünceyi tasarıma nasıl dahil edebilir?

Biyofilik tasarım, mimarlık söyleminde artık oldukça tanıdık bir kavram. Ancak biz bu tartışmanın daha ileri taşınması gerektiğine inanıyoruz. Doğa yalnızca görsel ya da dekoratif bir unsur olarak görülmemeli. Ofise birkaç bitki yerleştirmek estetik bir katkı sağlayabilir; ancak binanın performansını ya da mekân deneyimini temelden değiştirmez. 

SNØHETTA: Swarovski Manufaktur

Biz bunun yerine ekolojik bir düşünme biçimini savunuyoruz. Bu, binaları çevrelerinden kopuk nesneler olarak değil, daha büyük çevresel sistemlerin parçası olarak görmek anlamına geliyor. Gün ışığı, hava akışı, mevsimsel değişimler, biyoçeşitlilik, su döngüleri ve açık alanlara erişim, daha tasarımın ilk aşamasından itibaren mimari yaklaşımın temel bileşenleri olmalı.  

Peyzaj, Snøhetta’nın çalışmalarında her zaman merkezi bir yere sahip oldu; çünkü yapının kendi sınırlarının ötesini düşünmemizi sağlıyor. Mesele yalnızca doğayı çalışma ortamına taşımak değil; çalışma ortamını yerel ekolojik ağların bir parçası haline getirmek.

MESELE YALNIZCA DOĞAYI ÇALIŞMA ORTAMINA TAŞIMAK DEĞİL; ÇALIŞMA ORTAMINI YEREL EKOLOJİK AĞLARIN BİR PARÇASI HALİNE GETİRMEKTİR.

Bunun sosyal bir boyutu da var. Doğal ortamlara erişimin çalışan sağlığını ve yaşam kalitesini desteklediğini, stresi azalttığını ve konsantrasyonu güçlendirdiğini biliyoruz. Buna rağmen çalışma ortamlarında doğa çoğu zaman yalnızca seyredilen bir unsura indirgeniyor. Biz doğanın açık çalışma alanları, bahçeler ve teraslar aracılığıyla fiziksel ve ortaklaşa deneyimlenmesi; çevresel süreçlerin görünür ve hissedilir hale gelmesi gerektiğine inanıyoruz.

Geleceğin çalışma ortamı yalnızca sürdürülebilir görünmemeli; insanları giderek uzaklaştığımız ekolojik sistemlerle yeniden ve doğrudan ilişkilendirmeli.

Mevcut Yapıları Tekrar Düşünmek

Geleceğin çalışma ortamlarını yeni yapılar yerine, elimizdekileri yeniden değerlendirerek mi oluşturacağız?

Bugünün ve önümüzdeki on yılların en önemli görevlerinden biri, mevcut yapı stokunu yeniden düşünmek. Mimarlık uzun süre yeni olanı yaratmakla özdeşleştirilse de mevcut yapıların çevresel ve kültürel değerini artık görmezden gelemeyiz. Her yapı bünyesinde gömülü karbon, malzeme kaynakları ve toplumsal hafıza barındırıyor. Bu, mevcut binaları birer müze nesnesi gibi korumak anlamına gelmiyor; onları değerli bir karbon sermayesine sahip, değişebilen ve yeni ihtiyaçlara uyum sağlayabilen yaşayan yapılar olarak görmek gerekiyor.

Pirelli 35 gibi projeler, dönüşümün kimi zaman tamamen yıkıp yeniden yapmaktan daha fazla değer yaratabileceğini gösteriyor. Mevcut yapının getirdiği kısıtlamalar, tasarımcıyı eldekiyle daha akıllı ve yaratıcı çalışmaya yönelterek inovasyonun çıkış noktasına dönüşebiliyor.

SNØHETTA: Pirelli 35

Pirelli 35’te, dışarıdaki kamusal alanların kullanımını olumsuz etkileyen orta kanat dışında yapının mevcut hacmini korumaya karar verdik. Bu hassas müdahaleyle yalnızca zemin katta mahalleyle yeniden ilişki kuran yeni bir meydan oluşturmadık; aynı zamanda bodrum katındaki mekânların karakterini değiştiren, onları aydınlık, esnek ve dinamik yeni bir kata dönüştüren iki geniş yeşil avlu kazandırdık.

Bence bu proje, uyarlanabilir yeniden kullanıma nasıl yaklaştığımızı iyi anlatıyor. Biz bunu bir ödün olarak değil, tasarım fırsatı olarak görüyoruz. Mevcut yapılar, yeni bir binanın kısa sürede oluşturamayacağı hikâyeler taşır. Bu hikâyeleri koruyup yeniden yorumlamak, çevresiyle daha güçlü ilişki kuran ve daha fazla katmana sahip çalışma ortamları yaratabilir.

2030’a doğru

Mimarlar çalışma ortamı tasarımına ilişkin hangi kabulleri yeniden sorgulamalı? 2030’da başarıyı ne belirleyecek?

Belki de en fazla sorgulamamız gereken kabul, çalışma ortamı tasarımının nihai hedefinin verimlilik olduğu düşüncesi.

Ofisler uzun yıllar metrekare başına düşen masa sayısı, kullanım oranı ve üretkenlik gibi ölçütlerle değerlendirildi. Bunlar hâlâ önemli göstergeler; ancak verimlilik tek başına yeterli değil. İnsanlar ofise bağ kurmak ve umarız ortak bir amacı paylaşmak için de dönüyor.

Bu nedenle 2030’un başarılı çalışma ortamını operasyonel olduğu kadar sosyal performans da belirleyecek. İnsanlar arasındaki ilişkileri ne ölçüde destekliyor? Değişen ihtiyaçlara ne kadar uyum sağlayabiliyor? Bulunduğu mahalleye ve daha geniş topluluğa nasıl katkıda bulunuyor? İnsanların gündelik yaşamını nasıl iyileştiriyor?

SNØHETTA: Swarovski Manufaktur

Çalışma, kültür ve kamusal alan arasındaki sınırların da giderek belirsizleşeceğine inanıyoruz. Ofisler sosyal programları, öğrenme alanlarını, sergileri, kamusal kullanımları ve çevredeki toplulukla ilişki kurmayı sağlayan farklı işlevleri bir araya getiren karma ortamlara dönüşecek.

SONUÇTA GELECEĞİN ÇALIŞMA ORTAMINDA MESELE İŞ DEĞİL, İNSANDIR.

Snøhetta’da nesneler değil, yerler yaratmaktan söz ederiz. 2030 ve sonrasında başarılı olacak ofisler her metrekaresini en yüksek verim için kullananlar değil; anlamlı deneyimler yaratan, aidiyeti ve ekolojik farkındalığı güçlendiren, insanları ortak amaçlar etrafında buluşturanlar olacak.

Sonuçta geleceğin çalışma ortamında mesele iş değil, insan. Mimarlığın görevi ise insanlar arasındaki bu bağları görünür, hissedilir ve anlamlı hale getirmek.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

İlginizi Çekebilir