
FEYZA YENİAY, MİMARLIKTA KALICI DEĞERİN TRENDLERDEN DEĞİL; İHTİYAÇLARI, MEVCUT POTANSİYELİ VE BAĞLAMI DOĞRU OKUYAN, UZUN ÖMÜRLÜ TASARIM YAKLAŞIMINDAN DOĞDUĞUNU SAVUNUYOR.

Sizi ve Herdemyeşil’i kısaca tanıyabilir miyiz? Ofisinizi kurarken nasıl bir mimarlık yaklaşımı geliştirmeyi hedeflediniz?
Sanırım ilk deneyimim, ilkokul öğretmenim olan annemin aynı zamanda benim de öğrencisi olduğum sınıfta açtığı sergide birkaç çalışmamın yer almasıyla başladı. Sunmanın ve anlatmanın heyecanını ilk kez orada tattım diyebilirim. Bu görsel sanatlar temelini en iyi geliştirebileceğim alanın mimarlık olduğuna inandım.
Mezuniyetimin ardından yaklaşık beş yıl mesleki deneyim kazandıktan sonra, İngiltere’de, Londra’da yaşadığım bir dönem oldu. Bu dönemde fotoğrafçılık üzerine biraz yoğunlaştım ve hatta bir fotoğraf sergisi düzenledim. Konsept olarak doğadan ilham alan bir sergi oluşturmuştum ve sergiye ‘Seed of Evergreen’ adını verdim. Bu, Herdemyeşil’in yapı taşını oluşturdu. Mimarlığı sanatla nasıl daha fazla ilişkilendirebileceğimi hep düşündüm ve İngiltere’den döner dönmez, 2015 yılında daha özgür araştırmalar yapabilmek ve katkı sunmak istediğim projelerde yer alabilmek için bağımsız bir çalışma altyapısı olarak Herdemyeşil Mimarlık’ı kurdum. Çalışmalarımın odağında sürdürülebilirlik, sanat, iş akışları ve malzeme araştırmaları yer aldı.
Sonrasında, basamakları çıkmak gibi, Herdemyeşil Mimarlık hem proje sayısı hem de proje ölçeği olarak hızlı bir şekilde büyümeye başladı. Şu an gelinen noktada; belirli prensipleri olan, daha çok ofis ve endüstriyel yapılar üzerine çalışan, bunun yanı sıra konut ve hizmet sektöründen ürün tasarımına kadar tasarım, projelendirme ve üretimin birçok koluna yayılan çalışmalarımızın bulunduğu; sanat, doğa ve insanı seven bir ofis hâline geldi.
Bana göre ideal mimarlık, tüm bu bileşenlerin dengeli bir biçimde bir araya gelmesiyle oluşuyor. Bu yaklaşımı en iyi özetleyen isim de Herdemyeşil oldu.

Herdemyeşil ismi bile doğayla, zamanla ve yaşayan sistemlerle ilişki kuran bir yaklaşımı çağrıştırıyor. Bu fikir bugün projelerinize nasıl yansıyor?
Önceki soruda bahsettiğim sergiyi hazırlarken, fotoğraf çalışmalarımı kendi içinde değerlendirdiğimde doğa, miras ve dönüşüm kavramlarının bir araya geldiğinde en güçlü etkiyi yarattığını fark ettim. Bu üçlü; sürdürülebilir, besleyici ve insanın içinde bulunmak isteyeceği mekânsal deneyimler oluşturuyordu.
Sergimi bugün hâlâ benim için özel bir anlam taşıyan Islington Ecology Centre’da gerçekleştirdim. Yapının doğayla kurduğu ilişki ve kendi enerjisini üreten sistemi, Herdemyeşil’in yalnızca bir isim değil, yaşanabilir mekânlara dönüşebilecek bir düşünce sistemi olduğuna inancımı güçlendirdi.
Farklı ölçek ve coğrafyalarda geliştirdiğiniz projelerde bağlamı nasıl okuyorsunuz? İklim, kültürel yapı ve mevcut çevre tasarım kararlarınızı nasıl etkiliyor?
Bir projede en önemli başlangıç noktasının işverenin talebi ve motivasyonu olduğuna inanıyorum. İlk aşamada kendimi ihtiyaç sahibinin yerine koymaya çalışıyor; iklimi, kültürel yapıyı ve mevcut çevreyi bu süreci destekleyen temel araçlar olarak görüyorum. Tüm bileşenlerin tasarım sürecini ve ortaya çıkan sonucu desteklemesi, uyumlu ve uzun ömürlü mekânlar üretmenin temelini oluşturuyor.
FARKLI COĞRAFYALARDA ÇALIŞMAK YAKLAŞIMIMIZI DEĞİŞTİRMİYOR; AKSİNE ONU BESLİYOR. ULUSLARARASI İŞ BİRLİKLERİ, MİMARLIĞIN ÖZÜNDE HER ZAMAN BİR EKİP İŞİ OLDUĞUNU HATIRLATIYOR.
Projelerinizde mimari ölçek ile iç mekân deneyimi arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Malzeme, ışık ve detay kararları kullanıcı deneyimini nasıl şekillendiriyor?
Benim için tasarım, mevcut olanı en iyi hâline getirme çabasıyla oynanan keyifli bir oyun gibi. İç mimarlıkta teknik kısıtlar var ama yönetmelik gibi yaptırımsal kısıtlar daha az. Ancak yaklaşımım değişmiyor: Herdemyeşil’in temel reçetesi; doğa, miras ve dönüşümün dengeli birlikteliği üzerine kurulu.
Mimaride ise kişiye mi yoksa yatırım amacıyla mı üretildiği çok belirleyici oluyor. Herkes için geçerli bir ideal üretmek yerine, her projeyi kişiselleştirerek detaylandırmak benim için asıl mesleki tatmini oluşturuyor.

Doğa; gün ışığı, iklim, çevreyle kurulan ilişki ve doğal malzeme tercihlerini içeriyor. Miras ise bazen yapının belleğini, bazen de renk, doku ya da sanatsal dokunuşlarla sürece katılan unsurları ifade ediyor. Böylece kullanıcı daha ilk aşamadan itibaren mekânla güçlü bir aidiyet ilişkisi kuruyor.
Bu yaklaşımı hayata geçirmek için güncel programlarla iyi bir iş akışı ve sistem kuruyoruz. Aynı zamanda tasarımlarımızın modellerini dijital ikiz seviyesine getirerek, yapının ömrü boyunca ihtiyaç duyulabilecek malzeme ya da yerleşim gibi verilerin kullanıcı için erişilebilir olmasını sağlıyoruz.
Hatta benzer yaklaşımdaki ofislerin bu sistemi kullanabilmeleri için Revit-BIM modeli danışmanlığı veriyoruz. Projeler için yapılan geliştirmelerin sürdürülebilir olması adına bu yöntemler dünyanın her yerinde her geçen gün daha da değer kazanıyor.
Son dönemde sizin için öne çıkan projeler hangileri oldu? Bu projelerde Herdemyeşil’in mimarlık yaklaşımını en güçlü şekilde yansıtan unsurlar nelerdi?
Yakın dönemde bu yaklaşımımızı en kapsamlı biçimde yansıtan proje, Teknochem Genel Merkez yapısı oldu. Proje, işverenimizin “Yirmi yıl boyunca güncelliğini koruyacak ve ihtiyaçlara cevap verecek bir yapı istiyorum.” sözleriyle başladı. Biz de Herdemyeşil’in tüm yaklaşımını projeye aktardık ve uygulama sürecinin sonuna kadar kontrolör olarak yer aldık. Böylece tasarımın neredeyse yüzde yüz oranında hayata geçirilmesini sağlayabildik.
HERKES İÇİN GEÇERLİ BİR İDEAL ÜRETMEK YERİNE, HER PROJEYİ KİŞİSELLEŞTİREREK DETAYLANDIRMAK BENİM İÇİN ASIL MESLEKİ TATMİNİ OLUŞTURUYOR.
Mevcut bir yapı stoğunun dönüştürülmesiyle geliştirilen projede, eski spor salonunun havuz çukuru konferans salonuna dönüştürüldü. Ayrıca yeşil bina sertifikasyonu önerimizi işverenimiz uzun vadeli bir yatırım olarak değerlendirdi. İşveren yapıyı bir yıl sonra Fransız bir şirkete sattı ve sertifikanın global karşılığının gerçekten işe yaradığını gördük.

Son yıllarda wellbeing ve biyofilik tasarım kavramları daha görünür hâle geldi. Sizce bir mekânın gerçekten iyi hissettirmesini sağlayan temel unsurlar nelerdir? Bu yaklaşım projelerinize nasıl yansıyor?
Aslında bu yaklaşımı Herdemyeşil’i anlatırken de ifade ettim. Benim için belirleyici olan trendler değil, zamana direnen temel ilkeler. Her projenin başlangıcında önce iki soruyu soruyorum: “Elde ne var?” ve “İhtiyaç ne?”
Projeyi derinleştiren ve gerçekten güçlü kılan şey bu iki sorunun cevabı oluyor. Trendler gelip geçebilir; ancak doğru ihtiyaç analizi ve mevcut potansiyeli doğru okumak her zaman daha kalıcı sonuçlar veriyor.
Herdemyeşil’in gelecekteki üretim vizyonunu nasıl tanımlarsınız? Farklı coğrafyalarda ve uluslararası ölçekte üretim yapmak mimarlık yaklaşımınızı nasıl dönüştürüyor?
Bu yaklaşımı benimseyen işverenlerle dünyanın neresinde olursa olsun bir araya gelebilmek bizim için büyük bir motivasyon. Odağımız nicelikten çok nitelik. Farklı coğrafyalarda çalışmak yaklaşımımızı değiştirmiyor; aksine onu besliyor.
İstanbul Havalimanı projesinde uluslararası bir ekiple eşleşmek de bu açıdan önemli bir deneyimdi. Farklı odaklar ve farklı yöntemler, aynı amaç doğrultusunda aynı zaman diliminde sentezleniyor. Bu oldukça besleyici.
Berlin’de gerçekleştirdiğimiz bir projede yatırımcı, müteahhit, tesisatçı ve bir sanatçıyla aynı gün yaptığımız ilk toplantı, disiplinler arası düşünmenin değerini benim için çok net ortaya koydu. Bugün farklı ülkelerde çalışmak yalnızca üretimimizi değil, yönetmelikleri ve uygulama kültürlerini de yeniden düşünmemizi sağlıyor. Bu deneyim uluslararası iş birliklerini güçlendirirken, mimarlığın özünde her zaman bir ekip işi olduğunu da hatırlatıyor.



