Baumit işbirliğiyle
Mimarlığı Öğrenen ve Dönüşen Bir Süreç Olarak Tanımlıyor

Cem Sorguç, mimarlığı sabit bir tanım üzerinden değil; zaman içinde öğrenen, dönüşen ve kendi vakaları üzerinden ilerleyen canlı bir süreç olarak ele alıyor. Kent, malzeme, hafıza ve mevcut yapılar üzerinden sürdürülebilirliği yeniden düşünmeye çağırıyor.
Cem Sorguç, mimarlığı yalnızca yeni yapılar üretmek üzerinden değil; mevcut olanla nasıl bir ilişki kurduğumuz üzerinden düşünmeye davet ediyor. CM Mimarlık‘ın yaklaşık 25 yıla yayılan pratiği, kentle kurulan ilişkinin proje aşamasında başladığını savunurken; malzeme, hafıza, dönüşüm ve süreklilik kavramlarını da yeniden ele alıyor.
İstanbul’daki ofisinde gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide Sorguç ile mimarlıkta sorumluluk, mevcut yapıların geleceği, sürdürülebilirlik kavramının çelişkileri ve yapay zekânın mimarlık pratiğine etkileri üzerine konuştuk.
“Var Olan Her Şeyin Yok Olması Gerekmiyor”
CM Mimarlık olarak geliştirdiğiniz tasarım yaklaşımını bugün nasıl tanımlarsınız? Bu yaklaşımı en çok ne yönlendiriyor?
Bir süre sonra yaptığınız şey, onu tarif etmek için kurduğunuz cümlelerle ya çelişmeye başlıyor ya da onları unutturuyor. Dolayısıyla zaman içinde, ki 25 yıldan bahsediyoruz, CM Mimarlık’ın yapma biçimi biraz kendi vakalarından ilerliyor. Yani yaptığı işlerden; onlardan öğrenerek, oradan çeşitlenerek yürüyor.
Bence çoğu mimarlık ofisi için de durum böyle. Çok özel bir şeyden bahsetmiyorum. Ama mesele, o vakaların ne kadar değerlendirildiğiyle ilgili.
Ben zaman içerisinde bunun bir güzergâh, bir izlek oluşturduğunu düşünüyorum. Hâlâ da onun içinde olduğumuzu hissediyorum. Her işin başka bir değerle, başka bir yönelimle, başka bir bakış açısıyla devam ettiğini düşünüyorum. Canlı bir şey bu.

Son dönemde “mimarlıkta sorumluluk” kavramı üzerine yoğunlaşmaya başladık. Siz bu kavramı nasıl tanımlıyorsunuz? Tasarım kararlarınızı ve kentle kurduğunuz ilişkiyi nasıl yönlendiriyor?
Aslında bunun çok yeni bir şey olmaması gerekiyordu. Ama maalesef dünya olarak bazı meseleleri biraz geç idrak ettik galiba. Çok hızlı hareket eden bir modernizmin getirdiği bir yıkım hâli var. Bu hem politik olarak hem de yapma biçimi olarak böyle.
Yıllardır sürdürülebilirlik konusunu tartışıyoruz.
Şimdi geldiğimiz noktada dünya sıkıştı. Burada vicdanın ve hassasiyetin önemli olduğunu düşünüyorum. Sadece mimarların değil, hepimizin böyle düşünmesi gerekiyor
Sürdürülebilirlik ve sorumluluk kavramlarını birlikte düşündüğümüzde, bugün mimarlık hangi noktada duruyor?
Bu mesele çok boyutlu bir konu. Zamanla, coğrafyayla, kullanılan malzemelerle ilişkili. Üstelik bunlar birbirine temas ettikçe yeni parametreler açılıyor. Tek cümlede geçebileceğimiz kadar basit değil; son derece karmaşık bir mesele.
Herhangi bir şeyi devreye alıyorsunuz; ekolojik kararlar ya da sürdürülebilirlik gibi, başka sorunlar çıkıyor karşınıza. Bugün sürdürülebilirliği konuşurken bir anda savaştan bahsediyoruz mesela. Dünya hem anlaması hem de baş etmesi zor bir yer.

Sizce sürdürülebilirlik ve sorumluluk kapsamında malzeme seçimlerinde bu yaklaşım nasıl devreye giriyor? Nelere dikkat ediyorsunuz? Malzeme firmalarının çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Açıkçası baştan beri, hem CM Mimarlık olarak hem de şahsen ben, çok “malzeme, malzeme, malzeme” arayışı içinde olan birisi olmadım. Ofiste de böyle bir yaklaşım hiç olmadı. Yani ilginç bir malzeme bulalım, farklı bir şey olsun, hatta neredeyse Mars’tan getirelim gibi bir moralimiz ya da konsantrasyonumuz hiç olmadı.
Ben uzun zamandır indirgeme hâlinin malzemeyi de içerdiğini düşünüyorum. Daha az malzeme, daha kolay ulaşılabilir ve daha kolay dönüşebilir malzemeler bana daha doğru geliyor. Bu hem ekonomik açıdan hem de dünyanın hassasiyetleri açısından böyle.
Çünkü artık bize öğretildiği gibi 100 yıllık yapılar yapmıyoruz. Hatta 50 yıllık yapılar bile değil. Geriye dönüp baktığımda, 20-25 yıl önce tasarlanmış ve hâlâ yaşayan binalara bile “Bunun da çok fazla ömrü kalmadı galiba” diye bakmaya başladım.
Bu başka bir hassasiyet doğuruyor. Çünkü var olan her şeyin yok olması gerekmiyor.
Bir taraftan artık ilelebet ayakta kalacak yapılar üretme motivasyonu mimarlığın dışında kaldı. Yapıların geçici olduğunu biliyoruz. Ama diğer taraftan bu geçici olanların nasıl kalıcı hâle gelebileceği üzerine düşünmemiz gerekiyor.
Ben son dönemde daha çok bununla ilgileniyorum. Çünkü artık sadece “vasıflı” yapıları değil, içinde hatıra barındıran, şehrin parçası olmuş yapıları da korumamız gerektiğini düşünüyorum. Bu hem ekonomik hem de gerçek anlamda sürdürülebilir bir yaklaşım.
Bu konuda elimizden geleni yapıyoruz. Fiziksel ve pratik anlamda çeşitli çalışmalarımız var.

Mevcut yapıların yeniden değerlendirilmesi konusunda ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?
Mesela gözden çıkarılmış yapıların yeniden değerlendirilmesi üzerine çalışıyoruz. Yakın zamanda binlerce metrekarelik bir yapıyla ilgili böyle bir süreç içindeydik; hâlâ da devam ediyor.
Aslında dünyanın da artık baktığı yer burası: mevcut yapıların dönüşümü. Bu apartman ölçeğinde de olabilir. Biz yıllardır söylüyoruz; bazı yapıların yıkılmasına gerek yok. Çok rahat güncellenebilirler.
Aslında bundan daha güçlü bir sürdürülebilirlik yaklaşımı yok. Biz yapıyı yok edip yerine yeni bir şey yapıyor, sonra da onu sürdürülebilir hâle getirmeye çalışıyoruz. Halbuki mevcut yapıyı korusak, sürdürülebilirliğin yarısını zaten baştan sağlamış olacağız.
Bu tür çelişkilerden bahsediyorum.
Bu sadece kentte değil; kırda da, merkezde de geçerli. Hatta bunu eşyaya kadar indirebilirim. Artık mobilyaları bile çok hızlı elden çıkarıyoruz. Tamir etmek, onarmak gündelik hayatımızdan çıktı.
Bu da başka bir mesele yaratıyor: El becerilerini kaybetmeye başlıyoruz. Onaracak insanlar da kalmıyor. Sürekli tasfiye edip yenisini alıyoruz. Üstelik yenileri de daha kısa ömürlü ve daha yapay şeyler hâline geliyor.
Bütün bunlar devamlılıkla ilgili. Üstelik ekonomik olarak da sürdürülebilir değil; daha büyük bir çıkmaza sürüklüyor bizi.

Sizce mimarlık kent içinde nasıl bir süreklilik kurmalı? Bir yapının kentle kurduğu ilişki ne zaman başlar?
Bence bir yapının kentle ilişkisi ayağa dikildiği anda değil, daha proje aşamasında başlar. Kâğıt üzerinde başlar yani. O ilişki ya orada kuruluyor ya da kopuyor.
Masa başında belirleniyor her şey.
Ama bunu söylerken modernist anlamda, her şeyin tepeden tasarlanıp şehre egemen biçimde yerleşmesinden bahsetmiyorum. Daha çok şehre bakarak, onun gündelik hayatını ve projeksiyonunu anlayarak kendine bir yer bulmasından söz ediyorum.
Kendini gösterir ya da göstermez, bu başka bir mesele. Ama etrafına bakmasında fayda var. Dolayısıyla her şey düşüncede başlıyor.
Projelerinizin bir kısmı Beyoğlu’nda, yoğun tarihsel katmanlara sahip dokularda yer alıyor. Bu bağlamla çalışmaya nasıl başlıyorsunuz? Tarihi dokuyu projelerinize ve malzeme uygulamalarınıza nasıl yansıtıyorsunuz?
Çalıştığımız yerlerde, Beyoğlu olsun ya da başka bir yer, süreç çok yoğun ilerliyor. O bölgeyi avucumun içi gibi biliyor olsam bile yeniden anlamaya çalışıyorum.
Çünkü anlamanın katmanları var: tarihsel, sosyolojik, politik, arkeolojik, malzemeye dair katmanlar… Bunların hepsi üst üste biniyor.
Önce orayı anlamaya çalışıyoruz, sonra da umarım oraya biraz ayak uydurabiliyoruzdur. Hatta bazen kavga etmemesi bile benim için iyi bir sonuç olabilir.

Türkiye’de üretim yapan bir mimar olarak yerel bağlam ile uluslararası mimarlık dili arasında nasıl bir ilişki kurulmalı sizce?
Artık bunların birbirinden çok uzak şeyler olup olmadığından emin değilim. Modernizm zaten uluslararası bir üsluptu ve sermayeyle birlikte yayıldı.
Ama bence önemli olan o dili biraz ihlal etmek. Octavio Paz’ın güzel bir sözü vardır: “Meksikalılar hep Batı’ya bakar ama sadece bakmakla kalmaz, onu ihlal eder.”
Bu bana çok anlamlı geliyor.
Yapay zekâ ve yeni üretim araçları mimarlık pratiğini nasıl etkiliyor sizce? Yeni imkânlar mı açıyor, yoksa riskler mi barındırıyor?
Açıkçası bu konuda kesin bir şey söyleyebileceğimi düşünmüyorum. Çünkü yapay zekânın kendisini de biraz yanlış tarif ediyor olabiliriz.
Ben bunu daha çok bir “data organizasyonu” olarak görüyorum. Mesele, o verinin nasıl organize edildiği ve bizim ondan nasıl yararlandığımız.

AI ile bir şey ürettiğimde, bu bir rapor ya da doküman da olabilir, görsel de; hangi referansların hangi hiyerarşiyle bir araya geldiğini bilmiyorum. Bence kimse tam olarak bilmiyor.
Şu anda bana göre AI çok gelişmiş bir “search” sistemi gibi çalışıyor. İyi bir ansiklopedinin son cildindeki indeks gibi. O indeks size başka türlü ulaşamayacağınız bağlantıları verir. Şu an elimizde öyle bir son cilt var aslında.
Ama risk de tam burada başlıyor. Çünkü o veriyi kim organize ediyor? Nasıl manipüle ediyor?
Mesela size on bilgiyle çalışan bir AI sistemi kursam ve o bilgileri kendi tercihlerime göre hiyerarşik biçimde sunsam, siz benim manipüle ettiğim bir sistemin içinde hareket edeceksiniz.
Bu mimarlıkta da geçerli. Özellikle yapı teknolojilerinde, malzeme firmaları veriyi çok iyi manipüle edebilir. Ve siz bunun farkına bile varmazsınız.
Asıl risk burada: Nasıl kullanıldığına bağlı olarak özgürlüklerin önünde engel oluşturma potansiyeli var. Bugünün tespiti olarak söylüyorum.

Mimarlığın yanı sıra müzik, radyo ve anlatı alanlarında da aktifsiniz. Bu farklı üretim biçimleri mimarlık düşüncenizi nasıl besliyor?
Herhalde dolaylı biçimde besliyor. Kafam bazen hipertext gibi çalışıyor galiba. Bir dipnottan başka bir dipnota atlamak gibi.
Bir de en önemlisi, benim gibi dikkati kolay dağılabilen birini disipline ediyor bunlar. Meraklarım çok kolay çoğalabiliyor. Bu alanlar onları belli bir konsantrasyonda tutmama yardımcı oluyor.
Bu yapı, hem röportajın doğal akışını koruyor hem de SEO açısından “mevcut yapıların dönüşümü”, “mimarlıkta sürdürülebilirlik”, “kent”, “yapay zekâ”, “malzeme”, “Beyoğlu”, “yerel mimarlık” gibi güçlü anahtar kelimeleri H2 seviyesinde taşıyarak Google’ın içeriği daha iyi anlamasını sağlıyor. Ayrıca okuyucunun uzun söyleşide ilgisini çeken bölüme kolayca ulaşmasına da yardımcı oluyor.
Fotoğraflar: CM Mimarlık



