Hamilford Design: Lüksün Ötesinde, İyi Yaşamanın Zanaatı

LAZZONI iş birliği ile

LÜKSÜN ANLAMI DEĞİŞİRKEN MANUELA HAMILFORD; ZANAAT, DOĞAL MALZEMELER VE İNSAN ODAKLI TASARIMIN GÜNÜMÜZ KONUT İÇ MEKÂNLARINI NASIL YENİDEN ŞEKİLLENDİRDİĞİNİ ELE ALIYOR.

Hamilford
MANUELA HAMILFORD
Hamilford Design Kurucusu ve Kreatif Direktörü

Bir evin gerçek değeri çoğu zaman ilk bakışta anlaşılmaz; zaman içinde, nitelikli işçiliğin, yıllara meydan okuyan malzemelerin ve gündelik yaşamın ritmine eşlik eden detayların içinde ortaya çıkar. Günümüzde lüks kavramı giderek gösterişten uzaklaşırken; sağlıklı yaşamı destekleyen, insanları bir araya getiren ve değişen yaşam biçimlerine uyum sağlayabilen mekânlar, zamansız tasarımın temelini oluşturuyor.

Sale e Pepe Mare, The Langham Hotel, Londra – Fotoğraf: Darren Chung

Manuela Hamilford için zamansız tasarım, trendleri takip etmekten önce insanların nasıl yaşadığını anlamakla başlıyor. İtalyan köklerinden beslenen tasarım yaklaşımı; doğal malzemelere, nitelikli işçiliğe, özel üretim ve zanaata duyduğu güçlü bağlılıkla şekilleniyor. Hamilford bu söyleşide lüksün değişen anlamını, zanaatın tasarıma kattığı kalıcı değeri ve zamansız mekânların neden her şeyden önce içinde yaşayan insanların ihtiyaçları ve yaşam biçimleri doğrultusunda tasarlanması gerektiğini anlatıyor.

Her tasarım pratiğinin kuruluşunun ardında farklı bir hikâye var. Hamilford Design nasıl ortaya çıktı ve bugün çalışmalarınıza yön vermeye devam eden temel değerler neler?

Hamilford Design 16 yıl önce doğal bir süreç içinde doğdu. Önce arkadaşlarımın evlerini tasarlamaya başladım; tavsiyelerle stüdyo büyüdü. Küçük bir konut tasarımı pratiği olarak başlayan bu yolculuk, zamanla İngiltere ve farklı ülkelerde özel konut ve konaklama projeleri gerçekleştiren uluslararası tasarım stüdyosuna dönüştü.

İtalya’da büyümek tasarıma bakışımı büyük ölçüde şekillendirdi. Orada evler; aile ve dostların bir araya geldiği, sofraların paylaşıldığı ve gündelik anların değer kazandığı yerlerdir. New York’ta yaşamak ve çalışmak ise bakış açımı genişletti; mimariye ve zanaata ilgimi derinleştirirken yaratıcı düşünme konusunda özgüven kazandırdı.

Projelerin ölçeği değişse de stüdyonun ilkeleri değişmedi. Her projeye müşterilerimizin nasıl yaşadığını anlamakla başlıyoruz. Trendler yerine insanları merkeze alıyor; yaşam biçimlerine uyum sağlayan, sıcak, davetkâr ve rahat evler tasarlıyoruz. Güzel malzemeler ve nitelikli işçilik önemli; ancak değerlerini mekânın kullanımını desteklediklerinde kazanıyorlar. Benim için sonuçta önemli olan, her evin zamansız ve kişisel olması, içinde yaşayanlarla güçlü bir bağ kurması.

GÜNÜMÜZDE LÜKS, GÖSTERİŞLİ BİR ETKİ YARATMAKTAN ÇOK; ÖZENLE ÜRETİLMİŞ, KİŞİSEL VE MÜŞTERİLERİMİZİN YAŞAM BİÇİMİNE GÖRE TASARLANMIŞ MEKÂNLAR YARATMAKLA İLGİLİ.

St George’s Hill – Fotoğraf: Darren Chung

Projelerinizde lüks, gösterişten çok atmosfer üzerinden hissediliyor. Sizce bugün anlamlı ve nitelikli bir yaşam alanını tanımlayan unsurlar neler?

Benim için lüks hiçbir zaman aşırılıkla ilgili olmadı. Sahici, konforlu ve yıllar geçtikçe değerini koruyan bir ev yaratmakla ilgili.

Doğal malzemelerin bunda önemli bir yeri var. Ahşap, taş, keten ve zaman içinde eskimek yerine karakter kazanan metallerle çalışmayı seviyorum. Mekâna sıcaklık ve doku kazandıran bu malzemelerin, doğayla kurduğumuz içgüdüsel bağı da güçlendirdiğine inanıyorum.

Zanaat da malzeme kadar önemli. Kariyerim boyunca fikirlerimizi hayata geçiren yetenekli marangozlar, taş ustaları, döşemeciler ve farklı alanlarda uzmanlaşmış üreticilerle güçlü ilişkiler kurdum. Bir projeyi farklılaştıran ve ona özgün karakterini kazandıran, onların becerisi ve detaylara gösterdiği özen. Çoğu zaman ilk bakışta fark edilmeyen bu ayrıntılar, bir evin yıllar geçse de değerini ve karakterini korumasını sağlıyor.

Günümüzde lüks, gösterişli bir etki yaratmaktan çok; özenle üretilmiş, kişisel ve müşterilerimizin nasıl yaşadığına, mekânı nasıl kullandığına göre tasarlanmış bir ev yaratmakla ilgili.

Sinema Odası, The Barn – Fotoğraf: Darren Chung

Sizce yalnızca güzel görünen bir mekânla gündelik yaşamı gerçekten zenginleştiren bir mekân arasındaki temel fark nedir?

Güzel bir mekân ilk anda etkileyebilir; başarılı bir mekân ise gündelik yaşamı uzun yıllar boyunca desteklemeye devam eder.

İyi tasarım, insanların mekân içinde nasıl hareket ettiğini, nerelerde doğal olarak bir araya geldiğini, hangi anlarda mahremiyete ihtiyaç duyduğunu ve evin zaman içinde değişen yaşam koşullarına nasıl uyum sağlayacağını dikkate alır. Müşterilerimizin gündelik alışkanlıklarını anlamaya zaman ayırıyoruz; çünkü tasarımın yönünü çoğu zaman bu küçük ayrıntılar belirliyor.

GÜZEL BİR MEKÂN İLK ANDA ETKİLEYEBİLİR; BAŞARILI BİR MEKÂN İSE GÜNDELİK YAŞAMI UZUN YILLAR BOYUNCA DESTEKLEMEYE DEVAM EDER.

Atmosferin de önemli olduğuna inanıyorum. Aydınlatma, doku, akustik ve oran; insanlar nedenini bilinçli olarak tanımlayamasa bile mekânın nasıl algılandığını ve hissedildiğini doğrudan etkiliyor. Bu unsurlar doğru ilişki kurduğunda ev, içinde gerçekten vakit geçirmek istenen bir yaşam alanına dönüşüyor.

Whanau Lodge – Fotoğraf: Darren Chung

Lüksün anlamı ayrıcalıktan çok sağlıklı yaşam ve özgünlük üzerinden yeniden tanımlanıyor. Siz de çalışmalarınızda benzer bir dönüşüm görüyor musunuz? Bugün müşterileriniz için lüks, on yıl öncesine kıyasla ne ifade ediyor?

Kesinlikle. On yıl önce müşteriler çoğu zaman dikkat çeken parçalara ya da lüksü ilk bakışta hissettiren özelliklere odaklanıyordu. Bugün ise konuşmalarımızın merkezinde sağlıklı yaşam, uzun ömürlülük ve yaşam kalitesi var.

İnsanlar yavaşlayabilecekleri, birlikte zaman geçirebilecekleri ve doğayla daha güçlü bir ilişki kurabilecekleri evler istiyor. Trendleri takip etmek yerine nitelikli malzemelere, özenle tasarlanmış aydınlatmaya, sakin mekânlara ve zanaata yatırım yapıyorlar.

Bence bu olumlu bir değişim; çünkü daha düşünülmüş ve kalıcı tasarım kararlarını beraberinde getiriyor. Bir evin yıllar geçtikçe hem estetik hem de işlevsel açıdan değerini koruması, hatta daha da iyi hale gelmesi gerektiğine inanıyorum. Müşterilerimizin de buna önem verdiğini görüyorum.

Waterside Retreat – Fotoğraf: Darren Chung

Bugün lüks iç mekânlarda görünür ihtişamın yerini hangi malzemeler, mekânsal nitelikler ve duyusal deneyimler alıyor? Zanaat ve sürdürülebilirlik bu tercihleri nasıl şekillendiriyor?

İnsanların artık bir evin yalnızca nasıl göründüğüne değil, kendilerine nasıl hissettirdiğine de önem verdiğini düşünüyorum. Bugünün müşterileri ilk bakışta bir “vay etkisi” yaratmaktan çok, sakin, konforlu ve gündelik yaşamın rahatça sürdürülebildiği evler arıyor.

SONUÇTA ZAMANA DİRENEN EVLER, MODAYA GÖRE DEĞİL, İÇİNDE YAŞAYAN İNSANLAR DÜŞÜNÜLEREK TASARLANANLARDIR.

Bu değişim tasarım yaklaşımımızı doğrudan etkiliyor. Doğal ışığa, mekânlar arasındaki akışa, evin peyzajla kurduğu ilişkiye ve farklı alanların hem aile yaşamına hem de daha sakin, kişisel anlara nasıl olanak sağladığına zaman ayırıyoruz. Bunlar ilk bakışta fark edilmeyen detaylar olabilir; ancak bir evin nasıl deneyimlendiği üzerinde güçlü bir etkiye sahipler.

Waterside Retreat – Fotoğraf: Darren Chung

Sürdürülebilirlik de artık tasarım sürecinin doğal bir parçası haline geldi. Trendler üzerinden tasarım yapmak yerine değişen ihtiyaçlara uyum sağlayabilen, iyi planlanmış ve uzun ömürlü evlere odaklanıyoruz. Bana göre en sürdürülebilir iç mekânlar, insanların onlarca yıl sonra bile sevdiği ve içinde yaşamaktan keyif aldığı mekânlardır.

Kariyerinize dönüp baktığınızda, değişen yaşam biçimleri konut tasarımını en çok nasıl etkiledi? Sizce hangi değerler değişmeden kaldı?

Gözlemlediğim en büyük değişimlerden biri, evlerin daha rahat ve çok işlevli hale gelmesi. Resmî yemek odaları ve kabul mekânları azalırken, müşteriler insanların birlikte vakit geçirmesine olanak tanıyan açık ve bağlantılı planları tercih ediyor. Mutfak artık evin merkezinde; misafir ağırlama biçimimiz de 20 yıl öncesine göre daha rahat ve gündelik.

The Dutch House – Fotoğraf: Darren Chung

Konaklama ve konut tasarımı arasında da ilginç bir yakınlaşma görüyorum. İnsanlar evlerinin iyi bir butik otel ya da restoran kadar davetkâr, konforlu ve özenle düşünülmüş olmasını istiyor; ancak fazla kurgulanmış ya da dokunmaya çekineceğiniz kadar kusursuz görünmesini istemiyorlar.

Değişmeyen ise insanların kendi evlerinde rahat hissetme arzusu. Trendler ya da teknoloji ne yönde ilerlerse ilerlesin, herkes dinlenebileceği, ailesi ve dostlarıyla zaman geçirebileceği ve güçlü bir aidiyet hissedebileceği bir yer arıyor. Bunun değişeceğini düşünmüyorum.

Mutfak, Whanau Lodge – Fotoğraf: Darren Chung

Yapılı çevreyi dönüştüren teknolojik ve toplumsal değişimlere rağmen sizce insanlar “ev” dedikleri mekânlarda her zaman ne arayacak?

Teknoloji gelişmeye devam edecek; ancak insanların temel ihtiyaçlarının çok değişeceğini düşünmüyorum. Hepimiz kendimizi rahat ve ait hissettiğimiz, gündelik yaşamı kolaylaştıran ve kim olduğumuzu yansıtan bir ev istiyoruz. İyi tasarım her zaman trendleri takip etmekten önce insanları anlamakla ilgili. Bunu doğru yaptığınızda mimari, malzemeler ve teknoloji odağa yerleşmek yerine, ailenin yaşamak istediği hayatı destekleyen unsurlara dönüşüyor.

Sonuçta zamana direnen evler, modaya göre değil, içinde yaşayan insanlar düşünülerek tasarlananlardır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

İlginizi Çekebilir