MİMARLIK VE YAPILI ÇEVRE PLATFORMU

Murat Yılmaz: Eğer Binalar Ağaç Olsaydı Şehirler Orman Olurdu

Bu röportaj Türkçe Edisyonda KALEBODUR
İngilizce Edisyonda ÇUHADAROĞLU İş birliği ile gerçekleştirilmiştir.

Murat Yılmaz, DOME+Partners’ın kurucu ortağı olarak mimarlığı yalnızca yapı üretimi değil, uzun vadeli bir sorumluluk alanı olarak ele alıyor. 1997’den bu yana uluslararası ölçekte üretim yapan ofisin yaklaşımı; sürdürülebilirlik, bağlam ve etik değerler ekseninde şekilleniyor. “Doğal mekân” fikrini tasarım pratiğinin merkezine yerleştiren Murat Yılmaz ile bu sayıda Mimarlıkta Sorumluluk ve geleceğe karşı tasarım bilinci üzerine konuştuk.


Dome+Partners’ın 1997’de başlayan yolculuğu bugün uluslararası ölçekte devam ediyor ve farklı coğrafyalarda da ofisleriniz bulunuyor. Bu süreçte ofisin tasarım yaklaşımı nasıl evrildi? Geriye dönüp baktığınızda değişmeden kalan temel ilke ne oldu? 


DOME+Partners Kurucu Ortak Murat Yılmaz

Aslında bu iki soru biraz iç içe gelişti. Uluslararası olmak ve uluslararası ölçekte ortak bir fikir üretmek bizim için birlikte düşünülmesi gereken konulardı ve en baştan kendimize şunu sorduk; “biz ne yapmak istiyoruz? neyi başarı olarak tanımlıyoruz?” Uzun süre düşündük, değerlendirdik, birçok uluslararası ve Türk mimarlık pratiğini inceledik.

Kendi içsel arayışımda vardığım nokta şuydu; eğer bu masaya oturuyorsak, çok ortaklı, uluslararası ölçekte çalışan, yeşil binalar üreten bir proje ve tasarım ofisi olmalıyız. Bu, benim koyduğum temel vizyondu ve 14 Eylül 1997’de bu yolculuğa çıktığımda eğer bunu yapmayacaksam neden yapıyorum diye sordum kendime. Hedef buydu ve nasıl yapılacağı ise bambaşka bir meseleydi. 

Murat Yılmaz: Bir yapı, gerçeklikten kopuk bir pazarlama görseline dönüşmemeli; uzun vadeli mekânsal ve toplumsal değer üretmelidir.

Bu vizyonu koyduğunuzda, bunun bir “hayal” mi yoksa somut bir yol haritası mı olduğuna nasıl karar verdiniz?

Gençsiniz, tek başınasınız ve koyduğunuz hedef, bulunduğunuz koşulların çok ötesinde görünüyor. İnsanlar bunu idealist bir bakış olarak değerlendirebiliyor. Ama benim temel inancım şuydu; evet bu yapılabilir bir şey ama asıl soru bizim buna yetecek sabrımız var mıydı. Ben o sabrın bizde olduğuna inandım ve o günden bugüne de aynı hedefe sabit kaldık.

Bazen şunu söylüyorum; kendimi çok zeki, çok yetenekli biri olarak tanımlamıyorum ama 30 yıl önce verdiğim bir karar var ve ben hala o yolda yürüyorum. Sağdan soldan küçük sapmalar olsa da ana eksen hiç değişmedi. Bunun da bizi bir noktaya taşıdığına inanıyorum. Yolun neresindeyiz, yarısını geçtik mi bilmiyorum ama hala gidecek yolumuz olduğunu biliyorum.

Bu noktada vizyon ile pratik arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz ve bu bakış açısı mimarın rolünü nasıl tanımlıyor?

Bu anlattıklarım biraz idari ve vizyoner bir taraf. Mesleki vizyonum ise üniversite yıllarından, hocalarımdan, birlikte çalıştığım ekiplerle ve sonrasında kendi pratiğimde şekillendi. Türkiye’de ve yurt dışında inandığım, takip ettiğim meslektaşlarıma baktığımda şunu fark ettim; biz aslında doğanın içinde bir şey yapıyoruz ve mekanın özü doğa. Biz sadece ona bir çerçeve, bir sınır koyuyoruz; yaşamak, korunmak, ısınmak, mahremiyet sağlamak için. O sınırla birlikte doğa mekana dönüşüyor.

Bu noktada mimarın hedefi ne olmalı diye düşündüğümüzde ise doğaya en az zarar veren, sürdürülebilir, en az enerjiyle var olabilen mekanlar üretmek olduğunu görüyoruz. Ben hep şunu düşündüm; “eğer binalar ağaç olsaydı, şehirler orman olurdu”. İnancım şu; binalar da bir ağaç gibi kendi ekolojisini kurabilir, enerjisini alabilir, dönüştürebilir, nefes alabilir. Teknolojiye ihtiyacı var ama sonuçta bu mümkün.

Bu düşünceyle tasarımımızın temelini “doğal mekan” kavramı üzerine kurduk. Ofisimizin ismi de buradan geliyor; “Dome” doğal mekanın kısaltması. Elbette farklı isim alternatifleri vardı ama geçmişten bugüne değişmeyen şey doğal mekan fikri oldu ve gelecekte de bunu üretmeye devam edeceğiz.

DOME+Partners Proje Görseli

“Doğal mekân” kavramının sınırları sizce nerede başlıyor, nerede bitiyor? Türkiye ve yurtdışındaki projelerinizde bu yaklaşımı hayata geçirirken karşılaştığınız temel zorluklar neler?

Bazen kendime soruyorum; doğal mekan fikri nereye kadar gidebilir? Mesela uzay da bir doğa. Uzayda doğal bir mekan tasarlamak beni çok heyecanlandırıyor. Orada hava yok, sıcaklık ekstrem, bambaşka teknolojik veriler var ama yine de orası da bir doğa. Bu hedef hem idari hem tasarımsal olarak beni hala motive ediyor.

Bu mesleği seçmemin temel sebebi de bu. Yaşamak, kazanmak, hayatı sürdürmek her meslekte mümkün ama mimarlıkta bunu yaparken aynı zamanda faydalı olabileceğimi hissediyorum. Elbette her zaman yüzde yüz başaramıyorsunuz; bazen yüzde on, bazen yüzde seksen. Ama denemeye devam ediyoruz.

Türkiye özelinde karşılaştığımız en büyük engellerden biri finansman ve bütçe, ikincisi kültür; az ama değerli üretmekle çok ama değersiz üretmek arasındaki farkı hala tam olarak oturtabilmiş değiliz. Üçüncüsü ise siyasi yapı ve bu aslında gayrimenkul üzerinden beslenen bir sistem ve tasarıma, yoğunluğa ve mekansal değere ciddi zarar veriyor.

Dünyada durum nasıl diye baktığımızda ise fark çok net; Türkiye’de arsa-yapı değeri oranı yaklaşık 1’e 3, Londra’da bu oran 1’e 28, New York’ta 1’e 18, Singapur’da 1’e 12 civarında. Biz bu değeri yakalayamadığımız sürece yapılan tasarımlar pazarlama görseline dönüşüyor ve gerçeklikle bağını koparıyor. Yurt dışında yaptığımız projelerde bu orana daha fazla yaklaşabiliyoruz.

Özellikle kültür projelerinde yüzde 80–90 seviyelerine çıkabiliyoruz. Örneğin, Almanya’da yaptığımız bazı projelerde 1’e 8’e kadar ulaştık, üstelik maliyet farkı çok yüksek değil; yüzde 20–30, bilemediniz 50 ama değer bambaşka bir noktaya çıkıyor. Türkiye’de ise bu finansal ve değersel yapı, hayal ettiğimiz noktaya ulaşmamızı zorlaştırıyor. Yine de bu ülke bizim ülkemiz ve her geçen gün daha iyiye gittiğine inanıyorum. Biz de bu sürecin içinde görevimizi yapmaya çalışıyoruz.

DOME+Partners Proje Görseli

Mimarlıkta Sorumluluk (Stewardship in Architecture) kavramı, mimarlığı yalnızca nasıl değil; neden ve kimin için üretildiği üzerinden de sorguluyor. DOME+Partners bu sorumluluk anlayışını kendi mimarlık pratiğinde nasıl yorumluyor?

Bu noktada değindiğiniz mimarlıkta sorumluluk kavramı bizim için çok önemli. Sorumluluk yalnızca “nasıl” değil, “neden” ve “kimin için” üretildiğiyle ilgili. Biz sadece yatırımcı için değil; şehir, mahalle, toplum ve dünya için üretim yapıyoruz.

Dome+Partners’ta bu sorumluluk anlayışının temelinde vizyon var, geleceğe inanmak ve faydalı olacağına inanmak var. Bugün, özellikle gençlerde ciddi bir umutsuzluk görüyorum. Oysa tarih bize şunu gösteriyor; medeniyetin ibresi sürekli yer değiştirir-bir dönem Bağdat merkezdir, bir dönem İstanbul, bir dönem Avrupa, bugün Asya. Bu döngü içinde yaşadığımız zamanı iyi anlamak ve geleceğe dair umudu kaybetmemek gerekiyor.

Bu umut ve inanç olmadan ne tasarım, ne kültür, ne finans anlamlı sonuçlar üretiyor. Kısaca en çok tıkandığımız nokta, geleceğe dair inancın kaybolduğu anlar… Benim kendi motivasyonum, bu dönemde yaşadığım için böyle olduğum bilinci. İnsan her dönemde pozitif bir duruş geliştirebilir.

Bu bakış açısı pratiğin ölçeğini nasıl etkiliyor?

Fiziksel ölçekte şunu fark ettik; tek tek iyi binalar yapmak yetmiyor ve ortak bir mekân anlayışı yoksa, bu yapıların toplam etkisi zayıf kalıyor. Bu yüzden kentsel tasarım ve master plan kavramlarını pratiğimizin merkezine aldık. Depremi öngörme, sosyallik, kültür ve değer üretimi ancak bütüncül planlamaylamümkün.

Şu anda İstanbul’da bir bölgenin kentsel dönüşüm sürecinde danışmanlık yapıyoruz ve parça parça müdahaleler yerine, 50 yıllık bir perspektifle bütüncül planlama yapılması gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz. Çünkü insanlar evlerinde değil, sokakta yaşar. Londra’yı değerli kılan da dairelerin içi değil, sokağın sunduğu yaşamdır.

Bu ölçekte bir planlamada bütüncül yaklaşım ve çalışma çok belirleyici ve mimarın farkı da burada ortaya çıkıyor; emek, bilgi ve vizyoner kararlar… Türkiye’de kaçırdığımız şey, yaşam alanları üretimindeki sorun aslında finans değil; emeksizlik. Bu da değeri düşürüyor. Buradaki değeri sadece finansal olmamalı, yaşam değeri olarak düşünmek gerekiyor.

DOME+Partners Proje Görseli

Malzeme ve sistem ilişkisine bakışınız bu noktada nasıl şekilleniyor?

Sorun malzemede değil, sistemde diyebilirim. Örneğin bir cephede hangi taşı kullandığınızdan çok, o taşı hangi sistemle kullandığınız önemli. Sistem yanlışsa, dünyanın en iyi tasarımını da yapsanız sonuç iyi olmuyor. Biz projelerimize her zaman sistemle başlarız, sonra malzemeye geçeriz. Avrupa’da cephe firmalarının güçlü olmasının sebebi de bu; sistem üretirler. Bizde ise malzemeler farklı yerlerden geldiğinde sistem kurgulanmadığı için sonuç zayıflıyor. Bu yüzden danışmanlık ve süpervizyon hizmetini çok önemsiyoruz.

Murat Yılmaz: Sorumlu mimarlık yalnızca “nasıl” değil, “neden” ve “kimin için” üretildiğiyle de ilgili. Biz sadece yatırımcı için değil; şehir, mahalle, toplum ve dünya için üretim yapıyoruz.

Malzeme üreticilerinin sorumluluğu ise bence inovasyon. Ayrıca yeni bir malzeme üretmekten çok, mevcut malzemeyi daha dayanıklı, daha sürdürülebilir ve sistemle uyumlu hâle getirmek de önemli. Japonya bu konuda çok iyi bir örnek; deprem gerçeğinden yola çıkarak hafif, yanmaz ve dayanıklı yapı kabukları geliştirdiler.

Biz de yeni bir malzeme seçerken en kritik soruyu soruyoruz; “zamana ne kadar dayanıyor? iki yıl sonra ne oluyor?” Ayrıca üreticinin ürününün arkasında durması, uygulama sonrası süreci sahiplenmesi çok önemli. Bu bilinç olmayan markalarla çalışmamayı tercih ediyoruz. Özetle, iyi tasarım sadece güzel çizmekle bitmiyor. Sonuna kadar yönetmek, sorumluluk almak ve zamana karşı dayanıklı mekânlar üretmek gerekiyor.

DOME+Partners Proje Görseli

Türkiye’de dijital teknolojileri erken benimseyen ofislerden biri olmanız, tasarım ve uygulama süreçlerinizi nasıl dönüştürdü? Dijital araçların mimari kalite üzerindeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu gerçekten güzel bir soru. Ben üniversitedeyken kâğıt, eskiz ve rapido ile çalışıyorduk; çizim, zihnimizdeki modelin yalnızca fotoğrafıydı. Sonra 2D AutoCAD geldi, süreç hızlandı ama hâlâ iki boyutluydu ve mimarlıkta harcadığımız emeğin bazen %50’si, bazen %70–80’i koordinasyon ve revizyona gidiyordu. Çakışmalar, hatalar, tekrarlar… Bu da hem emeği hem de kaliteyi düşürüyordu.

BIM ve Revit’le ilk kez 2003–2004 gibi tanıştık ve 2010’dan sonra tüm mimari üretimi bu sistem üzerinden yapmaya başladık. Çok disiplinli bir modelde çalışmak hataları ciddi şekilde azaltıyor ve gerçek bir ortak çalışma ortamı yaratıyor. Bu sayede kontrole harcadığımız zamanı tasarıma aktarabiliyoruz ve yüksek kalitede hızlı üretim yapabiliyoruz. 

DOME+Partners Proje Görseli

İklim krizi ve kaynak kısıtlarının mimarlığı yeniden tanımladığı bir dönemdeyiz. Sürdürülebilir ve sorumlu bir mimarlık pratiği kurmak isteyen genç mimarlara en önemli tavsiyeniz ne olurdu?

Aslında baştan beri söylediğim bir şey var; mimarlık ne kadar gerçekçi bir meslek olsa da, mutlaka bir ideale ihtiyaç duyar. Benim idealim, binanın bir ağaç gibi çalışabilmesi… Bu, bugün için tam anlamıyla mümkün değil belki ama bu bir hayal de değil, bir gerçeklik. Sadece zamana ve teknolojiye ihtiyacı var. O yüzden genç mimarlara şunu söyleyebilirim, “bu basamaklardan birinde mutlaka yer alın, vazgeçmeyin. En büyük tehlikenin ümitsizlik olduğunu unutmayın. Bugün  belki ağacın %10’unu yapabiliyoruz ama yarın %20’sini, %30’unu yapabiliriz. İnanıyorum ki bir gün yaşam mekânları gerçekten bir ağaç gibi davranacak…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

İlginizi Çekebilir