Geberit iş birliği ile
ATİLLA KUZU, SAĞLIK YAPILARINDA İYİLEŞTİRİCİ MEKÂN KAVRAMINI; MALZEME, IŞIK, HACİM VE KULLANICI PSİKOLOJİSİ ÜZERİNDEN YENİDEN ELE ALIRKEN, DENEYSEL ÜRETİMLERDEN YAPAY ZEKÂYA UZANAN TASARIM YAKLAŞIMINI VE MİMARLIKTA SORUMLULUK ANLAYIŞINI ANLATIYOR.

1994 yılında kurulan Zoom / TPU Mimarlık, özellikle sağlık yapıları alanında geliştirdiği deneysel ve insan odaklı yaklaşımıyla Türkiye’de kendine özgü bir tasarım dili oluşturdu. Atilla Kuzu ile İstanbul ofisinde gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide; mimarlıkta sorumluluk kavramından iyileştirici mekân kurgusuna, malzeme deneylerinden ışığın psikolojik etkisine ve yapay zekânın tasarım süreçlerine kadar uzanan geniş bir çerçevede mimarlığın bugününü konuştuk.
1994’ten bugüne Zoom / TPU Mimarlık’ı ve tasarım yaklaşımınızı nasıl tanımlarsınız? Sizi özellikle malzeme ve detay üzerinden farklılaştıran temel yaklaşım nedir?
O günden bugüne tabii çok şey değişti. Özellikle 2004’ten sonra sağlık yapılarıyla başlayan süreç bugün hâlâ devam ediyor. Yaklaşık 22 yıldır birçok sağlık yapısının tasarımını yaptık. Başka işlerimiz de var elbette ama proje yoğunluğu açısından baktığımızda işlerimizin yaklaşık yüzde yetmişini sağlık yapıları oluşturuyor.
Zoom olarak deneysel çalışmayı seviyoruz. İlk başladığımız yıllarda, çok denenmemiş malzemeleri deneyerek büyük riskler aldığımız zamanlar ve çok zorlandığımız işler de oldu ama neticeleri kötü olmadı. O dönem malzeme seçimlerinde deneysel diyebileceğimiz işler yapmamız bize farklılık olarak geri döndü. Deneysel süreç ve farklılık yaratma isteği, projelerimizde başka noktalarda da bize güçlü referanslar sağladı.

Bugün, sağlık yapıları ağırlıklı çalışıyoruz ama bu alanda bir mağaza, alışveriş merkezi ya da konferans salonunda olduğunuz kadar rahat değilsiniz. Çünkü ciddi kurallar var. Sağlık Bakanlığı’nın yönetmelikleri, hijyen koşulları ve işlevsel zorunluluklar var. Çok fazla şova dönük hareket yapamazsınız. Ama kendi tasarım dilinizi aktarabileceğiniz alanlar da var ama yine de sınırlar daha belirgindir.
Örneğin Bursa’da yaptığımız bir hastane projesinde oldukça deneysel bir malzeme kullandık. Bu proje Dünya Mimarlık Festivali’nde sağlık yapıları kategorisinde finale kaldı. Orada hep arzu ettiğimiz şeyi denedik: tek bir malzemeyle tavanı, duvarı, kolonu, zemini hatta mümkünse mobilyaları yapabilmek. Bu fikirden yola çıkarak parametrik bir yapısı olan bir konsept ortaya koyduk. Uygulaması hiç kolay değildi ama projenin bağlamını ve altındaki felsefeyi anlatan güçlü bir dile dönüştü.

Lobi alanındaki organik formlar, aydınlatma elemanları, havalandırmalar, tavanlar, kolonlar, bankolar ve oturma ünitelerinin birçoğunu fiber katkılı betonla yaptık. Çünkü çok ince detaylar vardı ve bizim üç boyutlu olarak hazırladığımız çizimlerin birebir uygulanabilmesi gerekiyordu. Akrilik ya da farklı kompozit malzemelerle de yapılabilirdi ama fibro betonun detay hassasiyetini ileri taşıyınca iyi bir sonuç çıktı. Çizgilerimizi birebir uygulayabildiğimiz, hassasiyeti yüksek bir proje oldu.
Fiber katkılı beton ağır da değildi ve içine farklı kimyasal bileşikler kondu ama sağlık açısından sorun yaratmayacak şekilde geliştirildi. En kalın yeri yaklaşık iki santim olan, kalından inceye giden yapılar oluşturduk. Sonuçta bizim içimize sinen, deneysel tarafı güçlü bir iş çıktı.

Mimarlıkta Sorumluluk “Stewardship in Architecture” kavramını tartışıyoruz. Sizce bu kavram neyi ifade ediyor? Bunu tasarım kararlarınıza ve iyileştirici mekân kurgusuna nasıl yansıtıyorsunuz?
Türkiye’de çok fazla kötü örnek görüyoruz. Bir şeyi yıkıp yeniden yapmak, kentsel hafızayı yok etmek gibi çok büyük sorunlarla karşı karşıyayız. Kentsel hafıza çok önemli. Bunların yok edilip yerine yenisinin yapılması sanki iyi niyet göstergesiymiş gibi sunuluyor ama çoğu zaman ortaya çok niteliksiz işler çıkıyor.
Mimari sorumluluk dediğimizde bunun tüm sorumluluğunu yalnızca mimarlara yüklemek de doğru değil. Çoğu zaman esas sorumluluk karar vericilerde. Bir işi nitelikli bir mimara vermek yerine, liyakat dışı ilişkilerle hareket edildiğinde ortaya gerçekten niteliksiz işler çıkıyor.

Biz kendimizi bu noktada özellikle sağlık yapılarında iyileştirici çevre etkisi üzerinden konumluyoruz. Bir hastanın binaya ilk adımını attığı andan itibaren psikolojik olarak rahatlaması, bence iyileşmenin ilk adımlarından biridir.
Sağlıklı ve ekolojik mekân üretmek de çok kolay değil. Kullanılan malzemeler açısından ciddi sorunlar var. Tamamen doğal ve tamamen sağlıklı bir mekân olgusu yaratmak hâlâ zor.
İyileştirici çevre etkisi bazen çok basit şeylerle de sağlanabilir. Bir antropoloğun çalışmasında, “Bir hasta odasında hastayı tek bir mobilyayla nasıl iyi hissettirirsiniz?” diye soruluyordu. Cevap bir tabureydi. Doktor taburesi.
Hasta odasında doktorun hastayla aynı göz hizasında oturmasını sağlayan bir tabure. Bu hissiyatı yaratacak bir mobilyanın varlığı gerçekten çok önemli.
Biz yaptığımız projelerin çoğunda bu tabureyi koyuyoruz. Doktor otursun, hastasıyla konuşsun, onunla ilgilensin istiyoruz. Hasta açısından da o taburenin varlığı psikolojik olarak iyileştirici bir etki yaratıyor. Buna inanıyoruz ve çok güzel geri dönüşler aldığımız için hâlâ devam ediyoruz.
İç mekân, detay ve mobilya arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Mobilya sizin için mekânı tamamlayan bir unsur mu, yoksa tanımlayan bir bileşen mi?
Bence tanımlayan bir bileşen demek daha doğru. Mekân sadece mobilyadan oluşmaz; boşluk, hacim, tavan yüksekliği, genişlik çok önemlidir. Mobilya da bu hacimle birlikte çalışan önemli bir bileşen. Az önce bahsettiğim gibi tek bir kabuk oluşturmak, her şeyi tek bir malzeme ya da görsel bütünlük içinde ele almak bizim iç mimari anlayışımızı tanımlıyor. Oturma ünitesi, banko ya da mekânda gerekliliği sağlayan herhangi bir mobilya; tavan, duvar ve zeminden doğmuş gibi bir yapının parçası olduğunda bizim için anlamlı oluyor.

Dolayısıyla mobilya önemli bir bileşendir ama hacim, boşluk ve mekânsal kurgu çok daha belirleyici bir etkiye sahiptir.
Işık, özellikle sağlık yapılarında artık sadece görsel değil, iyileştirici bir bileşen olarak ele alınıyor. Siz projelerinizde doğal ve yapay ışığı nasıl kurguluyorsunuz?
Geçmişten gelen travmatik mekân anlayışlarından bahsetmiştim. Bu yüzden beyaz ışıktan çok kaçınıyoruz. Biz genellikle 2700 Kelvin civarında, gün ışığına yakın sarı ışık kullanıyoruz. Sarı ışığın ve gün ışığına yakın tonların verdiği psikolojik etki çok başka.
Doğal ışık elbette çok önemli. Özellikle kendi yaptığımız binalarda bunu önemsiyoruz. Tabii her mekânın ihtiyacı farklı ama sağlık yapılarında, özellikle hasta ve çalışan psikolojisi açısından ışık çok belirleyici.
Bizim en büyük sorunlarımızdan biri de eksi katlar. Sağlık yapılarında görüntüleme merkezleri genellikle eksi bir, eksi iki gibi doğal ışıktan yoksun alanlara yerleştiriliyor. Oysa görüntüleme süreci hasta için zaten stresli bir süreçtir. “Ne çıkacak, ne olacak?” duygusuyla girilen bir mekânın ihmal edilmemesi gerekir.
Sağlık yapılarında teknoloji ve esnek mekânlar giderek daha önemli hale geliyor. Siz bu dönüşümde kullanıcı deneyimiyle mekânsal kalite arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Sağlık yapılarında teknolojik gelişmeleri takip etmek zorundasınız. Özellikle görüntüleme merkezlerinde kullanılan cihazlar sürekli değişiyor. En çok zorlandığımız konulardan biri MR cihazlarının mekâna yerleştirilmesidir. Çoğu zaman proje bitiyor, cihaz sonradan seçiliyor, duvarlar kırılıyor, tonlarca ağırlığındaki cihaz içeri alınıyor, sonra tekrar duvar yapılıyor. Şimdi cihazlar daha küçük ve daha nitelikli hale gelmeye başladı. Bu gelişmeleri takip edip mekân kurgusunu buna göre oluşturmak gerekiyor.

Bize bazen “Neden organik formlar kullanıyorsunuz, daha düz ve minimalist olamaz mı?” diyorlar. Elbette olabilir, bu da bir anlayıştır. Ama tıbbi cihazlara baktığınızda çoğunun zaten yuvarlak, sivri köşeleri olmayan, organik formlarda üretildiğini görüyorsunuz. İnsan vücudu da organik bir yapı. Biz birçok projemizde insan vücudunun iç yapısına, bağışıklık sistemine ve onun hijyenik yapısına atıfta bulunduk.
Yeni üretim teknolojileri ve yapay zekâ tasarım süreçlerinizi nasıl değiştiriyor? Bu araçlar tasarımın niteliğini gerçekten geliştiriyor mu, yoksa yeni riskler de barındırıyor mu?
Yapay zekâyla son zamanlarda oldukça iç içeyiz. Artık ona bir insan gibi davranıyoruz; bazen yapamayınca kızıyoruz bile. Ama iyi kullanırsanız yapay zekâ müthiş bir araç. Yalnızca prompt yazarak değil; çizim yeteneği olan, ne yapmak istediğini iyi anlatabilen kişiler için ciddi bir imkân.
Sadece “şöyle olsun, burası böyle olsun” diye yazıp sonuç beklerseniz ortaya çıkan ürün çok şey ifade etmez. O zaman gerçekten yapay olur. Ama siz eskizinizi yaparsanız, ne istediğinizi tarif ederseniz, yapay zekâ onu geliştiren bir araca dönüşür.
Bundan uzak kalmak doğru değil. Okullarda “yapay zekâ yasaktır” demek bana doğru gelmiyor. Kötü kullanımını zaten değerlendirirsiniz. Sadece prompt yazarak yapılan işle, çizime ve fikre dayalı kullanım arasında büyük fark var.
MALZEME SEÇİMLERİNDE DENEYSEL DAVRANMAK BİZE ZAMAN İÇİNDE FARKLILIK DEĞİL, KENDİ TASARIM DİLİMİZİ OLUŞTURACAK CESARETİ KAZANDIRDI.
Geberit ürünlerini projelerinizde nasıl değerlendiriyorsunuz?
Özellikle Doruk Nilüfer Hastanesi gibi sağlık yapılarında ürün seçimi yalnızca estetik bir karar değil; hijyen, dayanıklılık, kullanım yoğunluğu ve uzun vadeli performans gibi birçok kriteri birlikte düşünmek gerekiyor. Projeyi geliştirirken de bu bütünsel yaklaşım üzerinden hareket ettik.
Geberit’in bu tür projelerde öne çıkan tarafı, görünmeyen detaylarda sunduğu güven duygusu. Kullanıcı bunu her zaman fark etmese de, mekânın sorunsuz işlemesini sağlayan sistemler projenin kalitesinde önemli bir rol oynuyor. Bizim için de teknik açıdan güvenilir, uzun ömürlü ve bakım süreçlerini kolaylaştıran çözümler önemli. Bu nedenle Geberit’i, projelerin kalitesine katkı sağlayan güçlü bir çözüm ortağı olarak görüyorum.



