BİYOFİLİK TASARIM, DUYUSAL ÇEŞİTLİLİK VE SEÇİM ÖZGÜRLÜĞÜ; DAHA KAPSAYICI, UYARLANABİLİR VE İNSAN İHTİYAÇLARINI GÖZETEN ÇALIŞMA ALANLARININ ÖNÜNÜ AÇIYOR.

Oliver Heath Design Kurucusu | Ödüllü Biyofilik Tasarımcı
Çalışma ortamları yalnızca çalışma biçimlerimiz değiştiği için değil, insanların sağlıklı ve üretken olabilmesi için neye ihtiyaç duyduğunu daha iyi anladıkça da dönüşüyor. Sağlık, yaşam kalitesi, kapsayıcılık ve doğayla kurduğumuz bağ artık tasarıma sonradan eklenen unsurlar değil; giderek çalışma alanlarının temelini oluşturuyor.
Oliver Heath için bu dönüşüm, ofislere bitki yerleştirmenin çok ötesinde. Farklı insan ihtiyaçlarına yanıt veren, seçim özgürlüğü sunan ve insanların bulundukları mekânla daha güçlü bağ kurmasını sağlayan ortamlar yaratmayı gerektiriyor. Heath bu söyleşide çalışma alanlarının dönüşümünü, duyusal çeşitliliğin önemini ve geleceğin başarılı ofislerinde hem insanların hem de doğanın gelişebilmesi için tasarımın nasıl değişmesi gerektiğini anlatıyor.
HİÇBİR MEKÂN GERÇEKTEN NÖTR DEĞİLDİR. İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ HER ORTAM BİZİ BİR ŞEKİLDE ETKİLER.

Çalışma alanlarını yalnızca işin gerçekleştiği yerler olarak değil, insanların sağlığını ve yaşam kalitesini aktif biçimde desteklemesi gereken ortamlar olarak tanımlıyorsunuz. Tasarım dünyası bu değişime ne ölçüde karşılık veriyor? Bu yaklaşım bugün gerçekten ofis tasarımını şekillendiriyor mu?
Şu anda oldukça farklı yaklaşımların bir arada olduğunu görüyoruz. Konuyla hiç ilgilenmeyen kurumlar var ve bunun zaman içinde kendi aleyhlerine işleyeceğini düşünüyorum. Diğer tarafta ise işgücünün değiştiğinin gerçekten farkında olan öncü kurumlar bulunuyor. Benim kuşağım olan X Kuşağı’ndan Y ve Z Kuşağı’na geçtikçe çalışma kültüründen, kurum yapısından ve çalıştığımız ortamlardan beklentilerimiz de değişiyor.
Kendi alanımız olan biyofilik tasarımda en belirgin değişimlerden biri, projelere artık tasarım sürecinin çok daha erken aşamalarında dahil edilmemiz. Uzun yıllar ancak genel ve detaylı tasarım tamamlandıktan sonra sürece katılıyorduk. Bugün ise RIBA Stage 1’den itibaren projelerde yer alıyoruz; işverenler çalışma alanlarının insan sağlığına nasıl katkıda bulunabileceğini, mekânların, malzemelerin ve farklı tasarım öğelerinin bu konuda nasıl bir rol oynayabileceğini daha en başta sorguluyor.
Dolayısıyla çalışan sağlığı artık sonradan düşünülen bir konu değil; tasarımın başlangıcından itibaren gündemde. Bazı projelerde kullanım öncesi değerlendirmeler yapılıyor, çalışanların ofisten gerçekte ne beklediğini anlamaya yönelik daha kapsamlı ihtiyaç analizleri yürütülüyor. Bu da insan odaklı tasarımı çok daha kapsamlı ele almamızı sağlıyor.
İnsan sağlığı ve yaşam kalitesinin içinde bulunduğumuz mekânlardan doğrudan etkilendiği artık çok daha fazla kabul görüyor. İnsanlardan yalnızca binaya uyum sağlamalarını beklemek yeterli değil; insanı aktif olarak destekleyen mekânlar yaratmak istiyoruz.
BİYOFİLİK TASARIM YALNIZCA BİTKİ VE YEŞİL DOKU EKLEMEK DEĞİL; İNSANIN DOĞAYLA KURDUĞU EVRİMSEL BAĞA DAYANAN BİR TASARIM YAKLAŞIMIDIR.

Çalışmalarınız uzun yıllardır insan, doğa ve yapılı çevre arasındaki ilişkiyi araştırıyor. Geleceğin çalışma alanlarını tasarlarken bugün hangi yerleşik kabulleri sorgulamaya başlamalıyız?
Biyofilik tasarım açısından aşmamız gereken en önemli kabullerden biri, bu yaklaşımın yalnızca mekâna bitki ve yeşil doku eklemekten ibaret olduğu düşüncesi. Oysa biyofilik tasarım, insanın doğayla kurduğu evrimsel bağa dayanan bir tasarım yaklaşımıdır. İnsanların doğayla yakın ilişki içinde nasıl evrildiğini ve bu geçmişin bugün kendimizi güvende ve iyi hissettiğimiz ortamları içgüdüsel olarak nasıl algıladığımızı hâlâ etkilediğini anlamaya dayanır.
Canlı ve gelişen bir doğa elbette bunun en görünür göstergelerinden biri. Ancak doğal gün ışığı, temiz hava, doğal malzemeler, renkler, dokular ve farklı mekânsal deneyimlere olanak tanıyan çeşitlilik de en az bunun kadar önemli.
İnsanların her koşula sınırsız biçimde uyum sağlayabileceği düşüncesini de geride bırakmalıyız. İnsanlara yeterli ücret verdiğimiz sürece sunduğumuz her çalışma ortamına uyum sağlayacaklarını varsayamayız. İnsanların her gün işe mutlu, yaratıcı ve üretken gelmesi için bu artık yeterli değil. Çalışma alanlarının fiziksel, zihinsel, duygusal, ergonomik ve duyusal ihtiyaçlara birlikte yanıt vermesi gerekiyor.

Forest Holidays gibi projeleriniz hospitality, doğa ve deneyimi özgün biçimde bir araya getiriyor. Bir çalışma ortamını insanların yalnızca çalışmak için geldiği bir yerden, gerçekten bulunmak istediği bir mekâna dönüştüren nedir?
Bir çalışma ortamını insanların yalnızca işe geldiği bir yerden, gerçekten zaman geçirmek istediği bir mekâna dönüştüren temel unsurlardan biri, farklı duyusal özelliklere sahip ortamlar arasında seçim yapabilmek. Biyofilik tasarım çoğunlukla stresi azaltmak, yenilenmeyi desteklemek ve sakinlik yaratmakla ilişkilendiriliyor; bunlar elbette önemli. Ancak benim için doğayla etkileşim aynı zamanda heyecan veren, harekete geçiren ve enerji kazandıran ortamlar yaratmak anlamına geliyor.
Duyusal çeşitlilik bu nedenle temel önemde. İnsanların o anda neye ihtiyaç duyduklarına göre farklı mekânlar arasında seçim yapabilmeleri gerekiyor: enerjik ve iş birliğine açık bir ortam, yoğunlaşabilecekleri bir çalışma alanı ya da dinlenip enerji toplayabilecekleri daha sakin bir yer… Aynı ölçüde önemli olan, bulundukları ortamın koşullarını mümkün olduğunca kendi duyusal tercihlerine göre ayarlayabilmeleri. Sonuçta mesele, insanlara seçim olanağı sunmak ve çalışma ortamındaki koşulları kendi duyusal ihtiyaçlarına göre düzenleyebilmelerini sağlamak.
Biz bazı mekânları “duyusal uyaranın yüksek olduğu ortamlar” olarak tanımlıyoruz. Bunlar hareketin, sohbetin ve etkinliğin yoğun olduğu, insanların başkalarıyla bir arada bulunabildiği canlı ve enerjik yerler. Eskiden “su sebili karşılaşmaları”ndan söz edilirdi; bugün bunun karşılığı bir kafe, çay-kahve noktası ya da insanların kahve, öğle yemeği veya kısa bir sohbet için doğal olarak durduğu herhangi bir yer olabilir. Bu ortamlar sosyal bağları güçlendirmede ve çalışma alanında gerçek bir topluluk duygusu oluşturmada önemli rol oynuyor. Artık bunların isteğe bağlı olanaklar değil, çalışma ortamının ayrılmaz bir parçası haline geldiğini görüyoruz.

Çalışma alanlarını artık tek bir kullanıcı profiline ya da tek bir çalışma biçimine göre tasarlayamayız. Farklı insanlar ve farklı duyusal ihtiyaçlar için nasıl tasarım yapmalıyız?
Bu, son 18 ay ile iki yıl içinde gördüğümüz en önemli gelişmelerden biri. Gerçek anlamda kapsayıcı ortamların tasarlanmasına yönelik farkındalık çok hızlı arttı ve bu konu çalışmalarımızın giderek daha önemli bir parçası haline geliyor.
İnsanların duyusal ihtiyaçlarının birbirinden çok farklı olduğunu ve çalışma alanlarının bu çeşitliliğe yanıt vermesi gerektiğini artık daha iyi anlıyoruz. Spektrumun bir ucunda daha fazla duyusal uyaran arayan, düşük duyarlılığa sahip kişiler; diğer ucunda ise daha sakin, uyaranın az olduğu ortamlara ihtiyaç duyan yüksek duyarlılığa sahip kişiler var. İyi bir çalışma ortamı her ikisine de karşılık verebilmeli. Nöroçeşitli bireyler bu duyusal uçları daha belirgin yaşayabiliyor; ancak en farklı ihtiyaçları gözeten bir tasarım, sonuçta herkes için daha iyi bir çalışma ortamı yaratıyor.
Bu yaklaşımı şu anda Lloyd’s of London için yürüttüğümüz projede uyguluyoruz. Aukett Swanke’deki meslektaşlarımızla birlikte çalışma alanının tamamında farklı duyusal deneyimler tasarlıyoruz. Kat planını, duyusal uyaranın yüksek, orta ve düşük olduğu bölgeler arasında geçişe olanak verecek şekilde kurguladık; aynı zamanda insanların bu alanları kendi ihtiyaçlarına göre kullanabilmelerine ve koşulları uyarlayabilmelerine olanak tanıyoruz.
Kurumlar çalışma alanlarının hem insanlar hem de çevre açısından ölçülebilir bir değer yarattığından nasıl emin olabilir?
Bu düşüncelerin daha projenin başında tasarıma dahil edilmesi şart. Yeni ekiplerle çalışmaya başladığımızda hâlâ “İnsan sağlığı tasarım sürecinin hangi aşamasında ele alınmalı?” diye sorulmasına şaşırıyorum. Yanıtım her zaman aynı: en başından itibaren.
İşe alım, çalışanların kurumda kalması, devamsızlık ve çalışan sağlığıyla doğrudan ilgilenen insan kaynakları ekipleri bile bu görüşmelere nadiren dahil ediliyor. Oysa binayı kullanacak insanlara ilişkin değerli bilgilerin ilk tasarım programında yer almaması önemli bir kayıp.
Başarılı çalışma alanları yaratmak için çok daha güçlü geri bildirim mekanizmalarına ihtiyacımız var. Bunun için hem nicel hem nitel veriler toplanmalı. Devamsızlık, çalışan devir oranı, iş sırasında yaşanan verimlilik kaybı ve kurumun yetenekli çalışanları çekme ve bünyesinde tutma kapasitesi ölçülebilir.
Nitel geri bildirim ise en az bunlar kadar önemli: İnsanlara çalıştıkları mekânlarda kendilerini nasıl hissettiklerini sormak.
2030’a baktığınızda başarılı bir çalışma ortamını nasıl tanımlayacağımızı düşünüyorsunuz?
2030’dan söz ettiğimizde çok uzak bir gelecekmiş gibi geliyor; oysa yalnızca üç-dört yıl sonra ve o geleceği belirleyecek pek çok proje bugün tasarlanmaya başlanıyor. Çalışan sağlığının tasarım gündeminde daha da öne çıkacağını düşünüyorum. En heyecan verici gelişmelerden biri ise tasarım kararlarını giderek daha fazla somut veriye dayandırabilmemiz.
SONUÇTA MESELE, İNSANLARA SEÇİM OLANAĞI SUNMAK VE BULUNDUKLARI ORTAMIN KOŞULLARINI KENDİ DUYUSAL İHTİYAÇLARINA GÖRE AYARLAYABİLMELERİNİ SAĞLAMAK.
Biyofilik tasarım zaten otuz yılı aşkın bilimsel araştırmaya dayanıyor. Bugün ise akıllı cihazlar, kullanım sonrası araştırmalar ve çevresel izleme yöntemleriyle her bina ve kuruma özgü veriler üretebilir; çalışma ortamlarının insanları fizyolojik, psikolojik, duygusal ve sosyal açıdan nasıl etkilediğini daha iyi anlayabiliriz.
Sürekli değerlendirme ve iyileştirmenin çok daha önemli hale geleceğine inanıyorum. Bugünün çalışma alanları farklı beklentilere sahip birçok kuşağı bir araya getiriyor. Bu beklentiler değişmeye devam ettikçe çalışma ortamlarının da çok daha uyarlanabilir, esnek ve çevik olması gerekecek.
Bir diğer önemli konu mevcut yapı stoku. 2050’de kullanacağımız binaların yaklaşık %80’i bugün zaten mevcut. Dolayısıyla asıl mesele mevcut gayrimenkul stokunu nasıl yeniden değerlendireceğimiz. Bu yapıları âtıl varlıklara dönüşmeden yaratıcı biçimde dönüştürmeli; hem insanlar hem de gezegen için yenileyici bir rol üstlenmelerini sağlamalıyız.
ARTIK İNSANLARDAN YALNIZCA BİNAYA UYUM SAĞLAMALARINI BEKLEMEK YETERLİ DEĞİL. İNSANI AKTİF OLARAK DESTEKLEYEN MEKÂNLAR YARATMAK İSTİYORUZ.



