
Atina’nın önemli iş merkezlerinden Marousi’de tasarlanan The Glade Office Campus, çalışma alanını peyzajın içine yerleştiren biyofilik ofis modeli öneriyor. Urban Soul Project ile UNStudio iş birliğinde geliştirilen 18.000 metrekarelik proje; esnek ofis alanlarını kentsel orman, bitkilendirilmiş avlular, teraslar ve açık hava çalışma alanlarıyla bütünleştiriyor. Henüz inşa edilmemiş olan proje, Prodea Investments tarafından düzenlenen mimari yarışmada birincilik ödülünü aldı.
Atina’nın giderek yoğunlaşan kentsel dokusu içinde konumlanan The Glade Office Campus’ta peyzaj, binaların çevresine sonradan eklenen bir yeşil katman olarak değil, projenin mekânsal organizasyonunu belirleyen temel unsur olarak ele alınıyor. Çalışma alanı ile doğa arasında doğrudan ilişki kurmayı amaçlayan tasarım, “Forest”, “Glade” ve “Foliage” olmak üzere üç temel kavram etrafında şekilleniyor.
Kentten Kentsel Ormana
Kampüsün ilk katmanını oluşturan “Forest”, yoğun kent dokusu ile çalışma alanları arasında yeşil bir eşik yaratıyor. Parselin çevresini saran yoğun bitkilendirme, yakındaki yolların ve yapıların etkisini azaltırken gürültü ve hava kirliliğinin filtrelenmesine katkıda bulunmayı hedefliyor. Urban Soul Project, bu kentsel ormanı yalnızca çevresel bir tampon değil; hareketin, karşılaşmanın ve gündelik çalışma yaşamının parçası olan canlı bir peyzaj olarak tanımlıyor.

Bu yoğun bitki katmanının ardından kampüsün merkezindeki “Glade”, yani orman açıklığı geliyor. Avlular, meydanlar ve teraslardan oluşan bu bölümde yapıların daha kontrollü dış geometrisi yerini kıvrımlı cephelere ve peyzajla daha geçirgen bir ilişkiye bırakıyor. Kademelenerek yükselen teraslar çalışma ortamını bina kabuğunun dışına taşırken, açık alanlar toplantı, kısa süreli çalışma, sosyalleşme ve dinlenme gibi farklı kullanımlara açılıyor.
Her Çalışma Alanından Doğaya Erişim
The Glade Office Campus’un biyofilik yaklaşımı yalnızca ortak peyzaj alanlarıyla sınırlı değil. Ofis katları, farklı kiracıların ve zaman içinde değişebilecek çalışma modellerinin ihtiyaçlarına uyum sağlayabilecek esneklikte planlanırken gün ışığına, manzaraya ve açık havaya erişim tasarımın temel ölçütlerinden biri haline geliyor.
Her ofis alanı bir balkon ya da terasa bağlanıyor. Kat planlarında en uzaktaki çalışma noktasının bir pencereden yaklaşık 5,5 metre mesafede kalması hedefleniyor. Böylece doğal ışık ve dışarıyla görsel ilişki, yalnızca cephenin yakınındaki çalışma noktalarının ayrıcalığı olmaktan çıkarılarak ofis planının geneline yayılıyor.
Kampüsün ortak programı da geleneksel ofis işlevinin dışına çıkıyor. Toplantı ve konferans alanlarının yanı sıra spor salonu, yeme-içme ve etkinlik alanları bulunuyor. -1 kotunda ise açık bir avluyla doğrudan ilişki kuran konferans salonunun yanında 100 kişilik, üç kat yüksekliğinde bir oditoryum planlanıyor.

Cephede Koruyucu Bir “Foliage” Katmanı
Projenin üçüncü temel kavramı olan “Foliage”, yapı kabuğunun çevresel koşullara verdiği yanıtı tanımlıyor. Kampüsün dış çevresine bakan cepheler daha geometrik ve kontrollü bir karakter taşırken, cam yüzeylerin önündeki düşey alüminyum kanatlar güneş kontrolü sağlayan ikinci bir katman oluşturuyor.
Bu elemanların yönlenmesi güneş ısısı kazanımını ve parlamayı azaltmaya yardımcı olurken görüşleri komşu yapılardan uzaklaştırarak kent ve dağ manzaralarına yönlendiriyor. Kampüsün iç avlularına bakan cephelerde ise mimari dil değişiyor; daha açık ve akışkan yüzeylere balkon ve teraslar boyunca devam eden bitkilendirme eşlik ediyor.
Bu iki farklı cephe karakteri, projenin temelindeki kent ve doğa karşıtlığını da görünür hale getiriyor. Dışarıda yoğun kentsel çevreye karşı daha korunaklı bir kabuk kurulurken içeride peyzaja açılan daha geçirgen bir çalışma ortamı ortaya çıkıyor.

Biyofilik Tasarım Çevresel Performansla Buluşuyor
Peyzajla kurulan ilişki, projenin çevresel stratejisinin de bir parçasını oluşturuyor. Yüksek performanslı cam, yalıtım ve dış gölgeleme elemanlarının enerji talebini sınırlandırması hedeflenirken yapı geometrisi de kendi kendine gölgeleme sağlayacak biçimde geliştiriliyor. Cam ve opak yüzeyler arasındaki oran ise doğal ışığa erişim ile termal performans arasında denge kurmak üzere ele alınıyor.
Fotovoltaik panellerin bulunmadığı çatı yüzeylerinde yeşil çatılar planlanıyor. Bu alanların ısıl performansın yanı sıra yağmur suyu tutma kapasitesine ve biyolojik çeşitliliğe katkı sağlaması amaçlanıyor. Fotovoltaik paneller yerinde enerji üretimini desteklerken ısı geri kazanım sistemleri ve bina yönetim sistemi enerji kullanımının kontrol edilmesine yönelik diğer bileşenleri oluşturuyor. Bisiklet parkları ve elektrikli araç şarj istasyonları da kampüsün ulaşım stratejisine dahil ediliyor.
The Glade Office Campus için LEED sertifikası hedefleniyor; ancak proje henüz sertifikayı almış değil.

Çalışma Alanını Peyzajın Parçası Olarak Düşünmek
The Glade Office Campus’un dikkat çekici yanı, biyofilik tasarımı ofis içine yerleştirilen bitkiler ya da manzaraya açılan birkaç ortak alan üzerinden tanımlamaması. Peyzaj; kampüse yaklaşma biçiminden cephe tasarımına, ofis katlarının derinliğinden açık hava çalışma alanlarına kadar projenin farklı ölçeklerini birbirine bağlayan bir altyapıya dönüşüyor.
Urban Soul Project, projeyi doğa, mimarlık ve insan deneyiminin iç içe geçtiği insan odaklı bir çalışma ortamı olarak tarif ediyor. Kampüsün sosyal etkileşim ile daha mahrem alanlar arasında farklı seçenekler sunan avlu ve teras sistemi de bu yaklaşımın mekânsal karşılığını oluşturuyor.
Henüz tasarım aşamasında olan The Glade Office Campus, 2026 Architizer A+Awards kapsamında Unbuilt Commercial kategorisinde Popular Choice Winner seçildi. Projenin yarışma ve ödül aşamasındaki konumu düşünüldüğünde, önerilen biyofilik ve çevresel stratejilerin performansının ancak yapı hayata geçirildikten sonra değerlendirilebileceğini de not etmek gerekiyor.



