MİMARLIK VE YAPILI ÇEVRE PLATFORMU

MEKANSAL NETLİK: Jeyan Ülkü ile Ofisin Yeniden Tanımı

Jeyan Ülkü, Hibrit Çalışma Kültürünü Mekansal Netlik, Esneklik Ve Kullanıcı Odaklı Bir Yaklaşımla Yeniden Tanımlıyor.

Jeyan Ülkü

Mimarlığın yalnızca form üretmekle sınırlı kalmayıp, yaşam ve çalışma biçimlerini yeniden tanımladığı bir eşikteyiz. Bu söyleşide Jeyan Ülkü ile mekânsal netlik, kavramsal yaklaşım ve hibrit çalışma modellerinin ofis tasarımı üzerindeki dönüştürücü etkilerini ele alıyoruz. 2000’li yılların başından bu yana kurumsal mekânlar odağında gelişen pratiği; bağlamsal duyarlılığı, kullanıcı deneyimini merkeze alan yaklaşımı ve farklı ölçeklerde ürettiği projeler aracılığıyla uluslararası ölçekte güçlü bir görünürlük kazanmıştır. Söyleşi boyunca, çağdaş ofis mimarlığının mevcut dinamiklerini ve yakın geleceğe dair potansiyel yönelimlerini çok katmanlı bir perspektifle değerlendiriyoruz.


2000 yılından bu yana özellikle kurumsal mekânlar üzerine üretim yapıyorsunuz. Bugün Jeyan Ülkü Mimarlık’ın tasarım yaklaşımını nasıl tanımlarsınız? 20. yüzyıl modernizminin işlevsellik ve yalınlık ilkeleri, sizin pratiğinizde nasıl güncel ve çağdaş bir karşılık buluyor?


Pratiğimizi tarif ederken özellikle vurguladığımız temel yaklaşım, tasarım sürecine nasıl başladığımızla ilgilidir. Bizim için bir proje, çizimle değil; dinlemeyle başlar. Kurumu, organizasyonel yapıyı, çalışma biçimlerini, gündelik alışkanlıkları ve beklentileri çok katmanlı bir şekilde anlamadan tasarım üretmeyi doğru bulmuyoruz. Bu nedenle sürecin başlangıcını, analitik bir okuma ve güçlü bir kavrayış zemini olarak ele alıyoruz.

Bu yaklaşım, zaman içinde kendi tasarım dilimizin de doğal olarak şekillenmesini sağladı. Modernizmin işlevsellik ve yalınlık ilkeleri, hâlâ bizim için güçlü bir referans noktasıdır. Ancak bu referansları doğrudan tekrar etmek yerine, günümüzün değişen ihtiyaçları ve çalışma kültürü içinde yeniden yorumluyoruz. İşlevselliği yalnızca teknik bir gereklilik olarak değil, kullanıcı deneyimini güçlendiren ve mekânsal performansı artıran bir araç olarak ele alıyoruz.

Yalınlık ise bizim için bir azaltma pratiğinden öte, özün ortaya çıkarılmasıdır. Gereksiz olanın ayıklanmasıyla birlikte mekân, kendi içsel netliğini ve dengesini doğal olarak kurar. Bu süreç, tasarımın hem kavramsal hem de mekânsal olarak tutarlı ve sürdürülebilir bir bütünlük kazanmasını sağlar.

Sizin için mimarlıkta kavram ile mekansal deneyim arasındaki ilişki nasıl kuruluyor? Soyut bir fikri kullanıcı tarafından sezgisel olarak algılanan bir atmosfere dönüştürme sürecinizi nasıl tarif edersiniz?

Bizim için kavram çoğu zaman tasarımın başlangıcında tanımlanan sabit bir fikir değil; süreç içinde, kullanıcıyı anlamaya başladıkça ortaya çıkan bir yapı. İnsanların nasıl çalıştığını, nasıl iletişim kurduğunu ve mekandan ne beklediğini gördükçe, o projeye ait “hikaye” kendiliğinden şekilleniyor.

Sonrasında bu hikayeyi mekana çevirirken çok doğrudan anlatımlar yerine daha sezgisel bir dil kurmaya çalışıyoruz. Işık, malzeme, renk ve doku bu noktada devreye giriyor; ama asıl önemli olan, kullanıcının bunu fark etmeden hissetmesi.

Örneğin Good Job Games projesinde çıkış noktamız; klasik ofis kurgusunun ötesine geçen, üniversite kampüsü hissi taşıyan, akışkan ve keşfi teşvik eden bir çalışma ortamıydı. Bu yaklaşımı doğrudan temsil etmek yerine, mekân içinde kurgulanan ana galeriyi bir kampüs içi toplanma alanı, bir “agora” olarak ele aldık. Farklı kotlar arasındaki ilişkiler, karşılaşmaları ve dolaşımı destekleyen geçişler ve mekânsal sürprizler aracılığıyla bu hissi deneyimsel olarak ortaya koyduk.

Yves Rocher ofisinde ise doğa ve bilim arasındaki dengeyi, malzeme seçimleri ve renk paleti üzerinden daha sakin ve rafine bir atmosferle ele aldık. Doğayı birebir temsil etmek yerine, hissini mekana taşıdık.

Aslında bu süreç biraz “görünmeyeni tasarlamak” gibi. Kullanıcının tarif etmese bile doğru hissettiği bir atmosfer yaratmak, kavramın mekânsal deneyime dönüşmesi demek.

Good Job Games Ofis Projesi
Projelerinizde dikkat çeken mekansal netlik ve sadelik, günümüzün görsel yoğunluk çağında bilinçli bir tavır gibi görünüyor. Sizin için “okunabilir mekan” ne anlama geliyor? Bu yaklaşım bugün neden daha kritik?


Günümüzün artan görsel ve mekânsal yoğunluğu içinde, sadelik ve netlik artık bir tercih değil; temel bir gereklilik hâline gelmiştir. Tasarım sürecinde bu durumu bilinçli bir yaklaşım olarak ele alıyor, mekânsal kurguyu bu ihtiyaç doğrultusunda şekillendiriyoruz.

Bizim için “okunabilir mekân”, kullanıcının mekânı zorlanmadan kavrayabilmesi anlamına gelir. Yönlenmenin, duraklamanın ve mekânın sunduğu imkânların sezgisel olarak anlaşılabildiği, açık ve anlaşılır bir kurgu hedefliyoruz.

Bugün bu daha da önemli çünkü yaşam biçimlerimiz çok değişti. İş ve özel hayat arasındaki sınırlar giderek belirsizleşiyor. Aynı mekan içinde farklı roller üstleniyoruz. Böyle bir ortamda karmaşık ve yorucu alanlar yerine daha sade ve net kurgulara ihtiyaç duyuyoruz.

Biz de tasarım sürecinde plan organizasyonundan malzeme kullanımına kadar her kararı bu netliği destekleyecek şekilde ele alıyoruz. Çünkü sadelik aslında kullanıcıya konfor sağlıyor.

Hibrit çalışma modelleriyle birlikte sabit masalar ve kapalı ofisler geri planda kalıyor. Sizce ofis bugün evin sunamadığı hangi deneyimi sunmalı? Bu dönüşüm mekansal kurguyu nasıl değiştiriyor?


Çalışma biçimlerinin hızla dönüşüm geçirdiği günümüzde, ofisin rolünü yeniden tanımlamak kaçınılmazdır. Artık ofisi yalnızca bir çalışma mekânı olarak ele almak yeterli değildir.

Bugün ofisin en temel değeri; birlikte üretimi, etkileşimi ve bilgi paylaşımını mümkün kılmasıdır. İnsanların bir araya geldiği, fikir alışverişinde bulunduğu ve spontane karşılaşmaların gerçekleştiği bir ortam oluşturmak, tasarımın ana hedeflerinden biridir.

Bu doğrultuda, ofisi statik bir yapıdan ziyade; değişen ihtiyaçlara uyum sağlayabilen, kullanıcıyı destekleyen ve kolektif üretimi teşvik eden dinamik bir sistem olarak ele alıyoruz.

Tasarım sürecine başlamadan önce kurum kültürünü anlamanın altını çiziyorsunuz. Bir şirketin kültürünü mekansal olarak nasıl “okursunuz”? Bu katman göz ardı edildiğinde ne kaybedilir?


Bir mekânın gerçekten ait olduğu kurumu temsil edebilmesi, çoğu zaman görünmeyen katmanların doğru okunmasıyla mümkündür. Bizim için tasarım süreci de tam olarak bu noktada başlar.

Projeye yaklaşırken yalnızca ihtiyaç programını değil; kurumun çalışma biçimlerini, düşünme şeklini ve gündelik pratiklerini anlamaya odaklanıyoruz. Çünkü kurum kültürü, çoğunlukla yazılı tanımların ötesinde; iletişim biçimlerinde, alışkanlıklarda ve insanların bir araya gelme şekillerinde kendini gösterir.

Örneğin Good Job Games projesinde ekip, bilinçli olarak geleneksel ofis kurgusundan uzaklaşmak istiyordu. Daha enerjik, sosyal ve gündelik hayatla iç içe bir çalışma ortamı tarif ediyorlardı. Bu doğrultuda mekânı, kampüs hissi taşıyan; dolaşımı teşvik eden ve karşılaşmaların doğal olarak gerçekleştiği bir kurgu üzerinden ele aldık.

Benzer şekilde Boston Consulting Group ofisinde, pandemi sonrası değişen çalışma alışkanlıklarına yanıt verebilen daha dengeli ve esnek bir mekânsal yapı kurguladık. Farklı kullanıcı profillerine göre çeşitlenen alanlar, bu yaklaşımın temelini oluşturdu.


Brown Forman Ofis Projesi

Yves Rocher projesinde ise marka kimliği doğrudan tasarımın çıkış noktasıydı. Doğa ve bilim arasındaki dengeyi, mekânsal dile aktararak sakin ve rafine bir atmosfer oluşturmayı hedefledik.

Bu katmanlar göz ardı edildiğinde ortaya çıkan sonuç çoğunlukla teknik olarak doğru, ancak bağlamsal derinliği olmayan mekânlar olur. Oysa bizim yaklaşımımızda tasarımın asıl değeri; mekânın kullanıcıyla kurduğu ilişkide ve deneyimsel karşılığında ortaya çıkar.

__
Good Job Games Offices projesiniz, kampüs benzeri kurgusu ve sosyal etkileşimi teşvik eden yapısıyla uluslararası platformlarda da dikkat çekti; özellikle World Architecture Festival (WAF) ve IF Design Award gibi prestijli programlarda görünürlük kazandı.

Sizce bu projeyi küresel ölçekte öne çıkaran temel tasarım kararı neydi? Oyun kültürünü mimari dile aktarırken hangi mekansal stratejiler belirleyici oldu? Uluslararası jüri perspektifinden bakıldığında projenin hangi yönü evrensel, hangi yönü yerel?

Bu projede en baştan aldığımız kritik karar, “ofis” kavramını yeniden düşünmek oldu. Mevcut ofis, ortak iç bahçeye sahip iki müstakil konut yapısından oluşuyordu. Taşınılacak yeni yapı ise 6 metre tavan yüksekliği ve yaklaşık 12 metre iç galeri boşluğu ile tanımlanan, tipolojik olarak oldukça farklı bir ticari hacimdi. Bu iki farklı mekânsal karakteri klasik bir ofis kurgusuna indirgemek yerine, kullanıcıların aidiyet geliştirebileceği, daha gündelik ve yaşanan bir mekânsal organizasyon oluşturmayı hedefledik. Bu doğrultuda projeyi bir ofisten çok, kampüs hissi taşıyan bir yaşam alanı olarak ele aldık.

Girişte kurguladığımız ana galeri alanını bir “sokak” olarak düşünmek, tasarımın temel çıkış noktasıydı. Bu omurga etrafında konumlanan işlevler; kafeterya, sosyal alanlar ve geçiş mekânları; kendi ölçeklerinde tanımlanmış, küçük yapılar gibi ele alındı. Amaç, kullanıcının mekân içinde dolaşırken sürekli değişen deneyimlerle karşılaşması ve keşif duygusunun sürekliliğinin sağlanmasıydı. Bu yaklaşım, oyun dünyasının dinamizmini doğrudan temsil etmek yerine, mekânsal deneyim üzerinden aktarmamıza olanak tanıdı.

Farklı kotlar arasında kurulan ilişkiler; merdivenlerin yalnızca bir sirkülasyon elemanı olmanın ötesine geçerek buluşma ve etkileşim alanlarına dönüşmesi, köprüler ve ara platformlarla kurulan bağlantılar, bu akışkan yapıyı güçlendiren temel unsurlar oldu. Mekânın tekil bir merkezden okunması yerine, parça parça keşfedilen bir deneyim sunması, tasarımın öncelikli hedeflerinden biriydi.

Doğal ışık ve peyzaj unsurları da bu kurgunun ayrılmaz bir parçası olarak ele alındı. İç mekânda “dış mekân” hissini destekleyen yeşil dokular, yarı açık alanlar ve teraslarla birlikte mekânsal süreklilik güçlendirildi. Özellikle girişte konumlanan ağaç etrafında kurgulanan oturma alanı, projenin hem fiziksel hem de sosyal odağı olarak tanımlandı.

Oyun kültürünü mimariye aktarırken doğrudan temsillerden bilinçli olarak kaçındık. Bunun yerine, bu kültürün temel dinamiklerini — esneklik, etkileşim, spontane karşılaşmalar ve bireysel ile kolektif üretim arasındaki dengeyi — mekânsal organizasyona yansıttık. Bu doğrultuda, farklı çalışma senaryolarına olanak tanıyan, dönüşebilir ve kullanıcıya seçim özgürlüğü sunan bir sistem kurguladık.

Projenin uluslararası ölçekte karşılık bulmasının temel nedenlerinden birinin bu yaklaşım olduğunu düşünüyoruz. 

Informa Ofis Projesi
Akademik paylaşımlarınız ve profesyonel pratiğiniz ışığında, önümüzdeki on yıl içinde ofis tasarımında en belirleyici kırılma noktası ne olacak? Mimarlık pratiği bu dönüşüme bugünden nasıl hazırlanmalı?

Bugün ofis tasarımına baktığımızda, aslında daha geniş ölçekli bir dönüşümün parçası olduğunu açıkça görüyoruz. Bu durum, yakın geleceğe dair yönelimleri de net biçimde ortaya koyuyor. Önümüzdeki dönemde en belirleyici değişimin, fiziksel ve dijital dünyaların giderek daha fazla iç içe geçmesiyle gerçekleşeceğini öngörüyoruz. Artık yalnızca mekân değil, kullanıcı deneyimini bütüncül olarak ele alan bir tasarım yaklaşımı söz konusu.

Bu dönüşüm, mimarlığın üretim biçimlerini de doğrudan etkiliyor. Tasarım süreçleri; teknoloji, malzeme inovasyonu ve veri odaklı yaklaşımlar doğrultusunda yeniden tanımlanırken, mimarlık farklı disiplinlerle daha entegre çalışan, çok katmanlı bir üretim alanına evriliyor.

Bu bağlamda, yeni araçları ve düşünme biçimlerini benimsemek, disiplinler arası iş birliklerine açık olmak kritik önem taşıyor. Mimarlık giderek bireysel bir üretim pratiğinden uzaklaşarak, teknolojiyle şekillenen kullanıcı alışkanlıkları ve beklentiler doğrultusunda kolektif ve sürekli gelişen bir tasarım alanına dönüşüyor. Bu dönüşüm, mimarlığı yalnızca mekân üretmekten öte, yaşamı kurgulayan bütüncül bir pratiğe taşıyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

İlgili İçerikler