MİMARLIK VE YAPILI ÇEVRE PLATFORMU

Mekândan Sisteme: Mimarlıkta Performans, Sorumluluk ve Değer

STIRIXIS Group iş birliği ile

ALEXANDER ATHANASSOULAS; SİSTEM DÜŞÜNCESİ, STRATEJİK NİYET VE MİMARLIĞIN GENİŞLEYEN SORUMLULUK ALANI ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİNİ, KAVRAMSAL AŞAMADAN KULLANIM SONRASI PERFORMANSA UZANAN BİR ÇERÇEVEDE, PAYLAŞIYOR. 


STIRIXIS Group Kurucusu ve CEO’su Alexander ATHANASSOULAS, Başkan Yardımcısı Elena ATHANASSOULAS

Mimarlık bugün yalnızca form üretimiyle değil, sistemler üzerinden işliyor; kurumların nasıl performans gösterdiğini, nasıl evrildiğini ve zaman içinde nasıl değer ürettiğini doğrudan etkiliyor. Alexander Athanassoulas ile yaptığımız bu söyleşide, strateji, tasarım ve uzun vadeli performans arasındaki ilişkiyi birlikte açarken, mimarlığın sorumluluğunun nerede başlayıp nerede bittiğini de yeniden düşünmeye davet ediliyoruz. 

Alexander’ın “Refah Sistemleri (Systems of Prosperity)” olarak tanımladığı yaklaşım, mimarlığı mekânsal üretimin ötesine taşıyarak strateji, performans ve değer üretimiyle ilişkili bir pratik olarak yeniden tanımlıyor. Bu söyleşide Alexander; teknoloji, deneyim odaklı mekânlar ve mimarlığın ekonomik ve davranışsal sistemler içindeki genişleyen rolüne dair katmanlı bir perspektif paylaşıyor. 

RAFARM R&D BUILDING

OTUZ YILLIK PRATİK, 29 ÜLKEDE 900’DEN FAZLA PROJE VE 60’TAN FAZLA ULUSLARARASI ÖDÜL, BİR KENARA NOT DÜŞÜLECEK SAYILAR DEĞİLDİR. ÖLÇEKTE ÇALIŞAN KAPALI BİR DÖNGÜNÜN ÇALIŞTIĞINI GÖSTEREN BİR KAYITTIR.

Tasarım, strateji ve iş performansının kesişiminde konumlanıyorsunuz. STIRIXIS Group’un kuruluş sürecine ve bugüne uzanan pratiğinize baktığınızda, bu entegre yaklaşım nasıl ortaya çıktı ve zaman içinde nasıl evrildi?

Elena ile birlikte STIRIXIS Group’u 1996 yılında kurduğumuzda, amacımız entegre bir yapı kurmak değildi. Daha çok, uzun süredir gözlemlediğimiz bir soruna yanıt arıyorduk. Yönetim kurulunda stratejik netlikle tanımlanan iyi bir brief, danışmanların, tasarımcıların, yüklenicilerin ve işletmecilerin elinden geçerken dönüşüme uğruyor, hayata geçtiğinde ise başlangıçtaki niyetini çoğu zaman kaybetmiş oluyordu. Buna “çeviri kaybı” adını verdik ve bu durumu neredeyse her yerde gördük: perakendede, konaklamada, ofislerde ve çalıştığımız tüm coğrafyalarda.

Bizim cevabımız daha “güzel” tasarlamak olmadı. Sürecin tamamının sorumluluğunu üstlenmekti. Strateji brief’i yönlendirmeli, tasarım onu zayıflatmadan aktarmalı, uygulama ise alınan kararları ve ayrılan kaynakları korumalıydı. Ayrıca, birinin geri dönerek vaat edilenin gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediğini kanıtlaması ve uzun vadede sistemi optimize etmeye devam etmesi gerekiyordu.

Qassim Üniversitesi

Otuz yıl sonra bu kapalı döngü hâlâ çalışma biçimimizi tanımlıyor. Buna Değer Yaratma Çemberi diyoruz. Bu nedenle kendimizi mekân ya da bina tasarımcıları olarak değil, refah sistemlerinin orkestratörleri olarak tanımlıyoruz. Mekânlar ve yapılar bu sistemin bir ifadesidir; kendisi değildir.

Bu yaklaşımı deneyen birçok yapı zamanla süreci yeniden parçalara ayırdı ve daha “verimli” görünen uzmanlaşma modeline döndü. Biz bunu hiç yapmadık. Çünkü süreçleri analitik olarak farklı odalara ayırdığınız anda çeviri kaybı yeniden başlar. Özellikle yatırım açısından bakıldığında, teslim ile kullanıma açılma arasındaki süreçte kaybolan stratejik niyeti hiçbir tasarım kalitesi telafi edemez.

Teknolojiyi bir çözüm değil, daha büyük sistemlerin içinde bir kaldıraç olarak tanımlıyorsunuz. Bu bağlamda teknoloji ne zaman gerçek değer üretir, ne zaman yalnızca mevcut sorunları büyütür?

Teknoloji, ona ne yaptırırsanız onu yapar. Bu, onun hem en güçlü hem de en tehlikeli özelliğidir. Net bir stratejik çerçeve içinde kullanıldığında doğru kararları büyütür; bu çerçeve olmadan kullanıldığında ise mevcut olan her şeyi hatalarıyla birlikte ölçeklendirir.

Bugün hala en basit soruya bile cevap vermeyen mekânlara yüzlerce metrekare sensör, otomasyon ve veri katmanı eklendiğini görüyoruz: Bu mekân ne için var? Sonuç çoğu zaman bir iyileşme değil; daha pahalı, daha karmaşık ve daha iyi aydınlatılmış bir karmaşadır.

Gerçek değeri belirleyen, teknolojinin uygulandığı anda stratejinin hâlâ “canlı” olup olmadığıdır. Eğer projeye yön veren bir fikir varsa, teknoloji o fikrin bir aracına dönüşür. Davranışı şekillendirir, geri bildirim üretir ve zaman içinde değeri artırır. Eğer böyle bir fikir yoksa, teknoloji yalnızca bir kontrol paneli olan maliyet merkezine dönüşür.

Teknolojiden en çok fayda sağlayan liderler, en büyük teknoloji yığınına sahip olanlar değil; iki yıl sonra hâlâ “bu proje neden vardı?” sorusuna net cevap verebilenlerdir. Biz onlara bu netliği korumalarında destek oluyoruz.

AYDINLATMA VE TEKNOLOJİYİ BİRER “EKLENTİ” OLARAK GÖRMEYİZ. BUNLAR BİRER KALDIRAÇTIR: GELİRİ ARTIRIR, KULLANICI SÜRESİNİ VE SADAKATİ YÜKSELTİR, VERİMLİLİĞİ ÖLÇÜLEBİLİR BİÇİMDE ETKİLER.

CocaCola HBC Zug
Deneyim odaklı mekânlar giderek merkezî hâle geliyor. Bu dönüşümde aydınlatma ve teknolojinin mekânı yalnızca bir arka plan olmaktan çıkarıp performansı, davranışı ve uzun vadeli değeri şekillendiren aktif bir sisteme dönüştürdüğünü nasıl görüyorsunuz?

Mekân deneyiminde maddesel ve maddesel olmayan ayrımı giderek silikleşiyor. Bir yüzey teknik olarak kusursuz olabilir; ancak üzerine düşen ışık mekânın amacını zayıflatıyorsa, sonuç başarısızdır. Tersi de doğrudur. Doğru ışıkla çerçevelenen mütevazı malzemeler, teknik özelliklerinin ötesinde performans gösterebilir. Çünkü mekânsal performans hiçbir zaman tekil bir malzemenin özelliği değildir; her zaman sistemsel bir sonuçtur.

STIRIXIS Group Başkan Vekilimiz Elena Athanassoulas bunu şöyle ifade eder: “Estetik etik yaratır.” Bir mekânın nasıl göründüğü ve hissedildiği yalnızca bir zevk meselesi değildir. İnsanların neyi mümkün, uygun ve değerli gördüğünü çoğu zaman bilinçsizce belirler ve davranışlarını şekillendirir. 

Bu nedenle ışık, ses ya da koku gibi unsurlar artık çok daha belirleyici bir rol oynuyor. Ancak bu unsurları sistemden ayrı düşünemeyiz. Asıl mesele, hangi değişkenlerin stratejik brief’i taşıdığını belirlemek ve bu kararları uygulamanın sonuna kadar korumaktır. Işığı iyi yönetip amacını kaybeden bir yapı hâlâ başarısızdır.

Deneyim odaklı mekânlar, ofislerden perakendeye, giderek daha merkezi hale gelirken, ışık ve teknoloji bu mekânları nasıl yeniden tanımlıyor?

Mekânlar eskiden bir arka plandı. Artık bir araç. İyi kurgulanmış bir ofis, ekiplerin nasıl iş birliği yaptığını, kararların hızını ve çalışanların ne kadar süre kaldığını değiştirir. Aynı zamanda finansal sonuçları doğrudan etkiler. İyi kurgulanmış bir mağaza ise müşterinin markayı nasıl algıladığını, daha tek bir kelime söylenmeden şekillendirir.

Samsung’dan Enel’e, tekil mağazalardan çok ülkeli ofis projelerine kadar bunu defalarca gördük. En yüksek büyümeyi sağlayan projeler, en ileri teknolojiyi kullananlar değil; tüm kararların tek bir stratejik niyete bağlandığı projelerdir.

Bu hizalama sağlandığında mekân, kendi kendine çalışan bir sisteme dönüşür. Satış yapar, kullanıcıyı tutar, büyür ve anlatır. Bu hizalama olmadığında ise aynı unsurlar yalnızca yan yana durur. Bu nedenle teknoloji ve aydınlatmayı birer “eklenti” olarak görmeyiz. Bunlar birer kaldıraçtır. Geliri artırır, kullanıcı süresini ve sadakati yükseltir, verimliliği ölçülebilir şekilde geliştirir.

Mekânlarının artık bu etkiyi üretmediğini hisseden liderler, aslında aradaki boşluğun farkındadır. Bu noktada asıl anlamlı tartışma çoğu zaman donanım üzerinden değil, mekânın en başta neyi gerçekleştirmek üzere tasarlandığı üzerinedir. Ve o ilk niyetin, fikir aşamasından açılışa ve kullanım sonrası optimizasyona kadar olan yolculukta gerçekten korunup korunmadığıdır.

Bu parametreler yalnızca mekânsal deneyimi değil, insan davranışı ve iyi oluş halini de şekillendiriyorsa, sizce bu durum mimarlığın sorumluluk alanını genişletiyor mu?

Genişletmek zorunda. Mekân, davranışı, performansı ve iyi oluşu şekillendirir. Bu nedenle sorumluluk teslim anında bitmez. Açılış bir son değil, yalnızca ilk kontrol noktasıdır.

Samsung Kotsovolos

Gerçek test altıncı ve on ikinci aylarda gelir. Tasarlanan davranışlar ortaya çıkıyor mu, yoksa görünmez şekilde kayboluyor mu? Bu sorular, projenin gerçekten çalışıp çalışmadığını ortaya koyar.

Biz bu aşamaya “Evolution” diyoruz. Projeye geri döner, ölçer ve değerlendiririz. Vaat edilen sonuçlar gerçekleşti mi? Bu sorular nettir; çünkü başlangıçta verilen brief nettir.

Çoğu firma geri dönmez. Bu nedenle projeler hâlâ estetik üzerinden değerlendirilir. Oysa asıl etik, yapının gerçek kullanım altında nasıl davrandığında ortaya çıkar. Takip edilmeyen sorumluluk, aslında sorumluluk değildir. 

“Düşünce liderliği” ile “Düşünce-eylem liderliği” arasında bir ayrım yapıyorsunuz. Mimarlık gibi fikirlerin uzun teslim süreçlerine yayıldığı bir alanda, tasarımcılar yarattıkları işin uzun vadeli gerçek performansından nasıl sorumlu olabilir?

Düşünce liderliği (thought leadership), bir kategori olarak bir zamanlar gerçekten bir şey ifade ediyordu. Üst düzey bir sesin gerçekten yeni bir perspektif ortaya koyması nadirdi, değerliydi ve karşılığı vardı. Yapay zekâ bu kategorinin ekonomisini bir gecede değiştirdi. Yorum üretimi artık bol; rafine analiz neredeyse ücretsiz; iyi çerçevelenmiş her argüman, bir ekran erişimi olan herkes tarafından dakikalar içinde üretilebiliyor.

Samsung Kotsovolos
Samsung Kotsovolos, Fotoğraf: Cathy Cunliffe

Bugün kıt olan şey ise, bizim de içinde olduğumuz gibi, sonucu birlikte sahiplenen, fikir gerçeklikle karşılaştığında sürecin içinde kalmaya devam eden ve sonrasında bunun gerçekten işe yarayıp yaramadığını kanıtlamayı sürdüren pratiklerdir. Buna düşünce-eylem liderliği (thought-doership¹) diyoruz — Harvard Business Review’da John Winsor tarafından ilk kez kullanılan güçlü bir kavram.

BİZ KENDİMİZİ MEKÂN YA DA BİNA TASARIMCILARI OLARAK DEĞİL, REFAH SİSTEMLERİNİN ORKESTRATÖRLERİ OLARAK TANIMLIYORUZ. MEKÂNLAR VE YAPILAR BU SİSTEMİN BİR İFADESİDİR; KENDİSİ DEĞİLDİR.

Uzun teslim döngülerine sahip disiplinler için bu, aynı zamanda dürüstlüğün pratik testidir. Herkes bir bakış açısı yayınlayabilir ya da tasarlayabilir. Ancak çok azı, bu bakış açısı pratikten çıktıktan sonra da sorumluluk almaya devam eder. Bizim deneyimimize göre en çok güven kazanan pratikler; stratejik brief’i tanımlayan ekibin tasarımı şekillendirdiği, uygulamayı koruduğu ve sonucu ölçmek ve optimize etmek için süreçte kaldığı yapılardır. Devir yoktur, çeviri kaybı yoktur, neyin çalışmadığına dair konforlu bir sessizlik yoktur.

STIRIXIS Group’u bu disiplin üzerine kurduk. Çünkü tasarım, strateji ve performansın kesişiminde çalışan bir pratiğin bugün sahip olabileceği tek entelektüel olarak tutarlı pozisyonun bu olduğuna inanıyoruz. Fikirler bugün ucuz. Kanıt ise değil.

Otuz yıllık pratik, 29 ülkede 900’den fazla proje ve 60’tan fazla uluslararası ödül, bir kenara not düşülecek sayılar değildir. Ölçekte çalışan kapalı bir döngünün çalıştığını gösteren bir kayıttır.

Buna bir noktada ister danışmanlardan ister uygulayıcılardan hayal kırıklığı yaşamış liderler genellikle çok hızlı tepki verir. Eğer bir kısmı sizde karşılık buluyorsa, doğru ilk konuşma genellikle yeni bir proje hakkında değildir. Brief’in vaat ettiği sonucu tam veremediği son proje hakkındadır. Çember orada başlar.

Dipnot:

¹ “Thought-doership” kavramı John Winsor’a aittir ve Harvard Business Review’da referanslanmıştır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

İlginizi Çekebilir