İsviçre’nin Regensdorf kentinde EMI Architekt*innen tarafından hayata geçirilen Das wohltemperierte Haus, mevcut yapı stokunun dönüşümü, konut üretiminde yeterlilik yaklaşımı ve enerji kullanımı üzerine alışılmış kabulleri sorgulayan deneysel bir proje. Zwhatt bölgesinde 1981 yılında inşa edilen eski bir ofis yapısının dördüncü katını konuta dönüştüren proje, iç mekânın her noktasını aynı sıcaklıkta tutmak yerine farklı ısı bölgeleri oluşturan bir “sıcaklık peyzajı” öneriyor. 2025 yılında tamamlanan dönüşümde mevcut cephe ve taşıyıcı sistem büyük ölçüde korunurken, 18 öğrenci stüdyosu ve ortak kullanım alanları oluşturuldu.

Geleneksel enerji renovasyonlarının aksine yapıyı baştan aşağı yenilemek yerine mevcut olanı mümkün olduğunca koruyan Das wohltemperierte Haus, sürdürülebilirliği yalnızca daha yüksek performanslı bir yapı kabuğu üretmek üzerinden değerlendirmiyor. Proje; daha az müdahale, daha az malzeme, yeniden kullanılabilir yapı elemanları ve kullanıcıların değişen konfor ihtiyaçlarına uyum sağlayan bir iç mekân modeli üzerinden konut mimarisinde yeterlilik kavramını araştırıyor. Konut üretiminde yeterlilik, yani ihtiyaç kadar kaynak ve alan kullanımı üzerine temel sorular ortaya koyan bir örnek proje.
Ofisten konuta minimum müdahaleyle dönüşüm
Das wohltemperierte Haus, Regensdorf-Watt istasyonu yakınındaki eski bir sanayi alanının Zwhatt adıyla karma kullanımlı yeni bir kent bölgesine dönüştürülmesinin parçası. Projenin yer aldığı ve “Winkelbau” olarak adlandırılan 1980’ler ofis yapısında EMI Architekt*innen, mevcut binayı yeni konut standartlarına uyarlamak için kapsamlı bir cephe yenilemesi yapmak yerine yapının sahip olduğu kaynakları başlangıç noktası olarak kabul ediyor.
Taşıyıcı sistem, cephe, merdivenler, asansörler ve mevcut iki servis çekirdeği korunuyor. Asma tavanların kaldırılmasıyla beton döşemeler ortaya çıkarılırken yeni iç mekân düzenlemeleri mümkün olduğunca geri dönüştürülebilir ve sökülebilir elemanlarla gerçekleştiriliyor. Böylece dönüşüm, mevcut binaya eklenen yeni bir katmandan çok, var olan yapının farklı bir kullanım biçimine adapte edilmesi olarak şekilleniyor.

Bu yaklaşım özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen ve günümüzde işlevini kaybetmeye başlayan ofis yapılarının geleceğine ilişkin önemli bir soru ortaya koyuyor: Mevcut bir binayı güncel standartlara tamamen uyarlamak yerine, onun sınırlılıklarını yeni bir yaşam modelinin parçasına dönüştürmek mümkün mü?
21 derece standardını sorgulayan bir “sıcaklık peyzajı”
Das wohltemperierte Haus’un en deneysel yönü, modern konutlarda neredeyse standart kabul edilen homojen iç mekân sıcaklığını sorgulaması. Proje, bütün bir dairenin sürekli yaklaşık 21 derece tutulması yerine kullanıcıların farklı aktivitelerine göre daha sıcak ve daha serin bölgelere hareket edebildiği bir yaşam modeli öneriyor.
Uyumak, yemek yapmak, çalışmak ya da duş almak aynı termal koşulları gerektirmiyor. EMI Architekt*innen bu farklı ihtiyaçlardan hareketle konutu tek bir iklimsel hacim yerine değişken sıcaklıklara sahip mekânsal bölgeler olarak ele alıyor. Çelik ve kil kullanılarak üretilen termal olarak aktif elemanlar, dairelerin içinde sıcaklık adaları oluşturuyor; alüminyum kaplı perdeler ise bu bölgelerin sınırlandırılmasını ve ısının kullanıcı tarafından kontrol edilmesini sağlıyor.
Sonuçta ortaya sabit bir iklim yerine mevsimlerle birlikte değişebilen bir iç mekân çıkıyor. Yılın farklı dönemlerinde aynı bölüm farklı işlevlere sahip olabiliyor; kullanıcı da yalnızca bir termostat aracılığıyla ortam sıcaklığını değiştirmek yerine kendi konumunu ve mekân kullanımını değiştirerek konfor koşullarına aktif biçimde katılıyor.

Isıtıcıya dönüşen mutfak ve banyo modülleri
Projenin termal sisteminin aynı zamanda iç mimariyi belirleyen temel tasarım elemanına dönüşmesi, Das wohltemperierte Haus’u benzer enerji deneylerinden ayıran noktalardan biri.
Dairelerin içine bağımsız hacimler olarak yerleştirilen mutfak, duş ve WC modülleri yalnızca işlevsel birer servis elemanı değil; aynı zamanda büyük radyant ısıtıcılar olarak çalışıyor. Çelik strüktür üzerine koyun yünü yalıtım, ısıtma boruları ve yaklaşık dört santimetrelik kil sıva katmanı uygulanıyor. Kil, hem ısının depolanmasına hem de iç mekândaki nemin dengelenmesine katkıda bulunuyor.
Geleneksel sobanın çevresinde oluşan sıcaklık hissini çağdaş bir yapı sistemine taşıyan bu modüller, radyant ısıyla bütün hacmi değil, ihtiyaç duyulan bölgeleri ısıtıyor. Proje tanımına göre sistem aynı zamanda soğutma amacıyla da kullanılabiliyor. Böylece mimari eleman, mobilya, teknik sistem ve mekânsal bölücü arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor.
Dairesel geometrileri sayesinde mekânın ortasında serbest duran bu hacimler klasik odalar oluşturmak yerine hareketi yönlendiriyor. Açık plan içinde farklı kullanım bölgeleri yaratırken konutun akışkan karakterinin korunmasını sağlıyor.

Koridor bir iklim tamponuna ve ortak alana dönüşüyor
Das wohltemperierte Haus kapsamında yaklaşık 36 ile 56 metrekare arasında değişen 18 stüdyo daire bulunuyor. Dairelere, mevcut cephenin yanında uzanan bir koridor üzerinden erişiliyor. Ancak bu alan yalnızca bir dolaşım hattı olarak değerlendirilmiyor.
Koridorun cephe boyunca konumlanması, onu dış ortam ile ısıtılan yaşam alanları arasında termal bir tampon bölgeye dönüştürüyor. Aynı zamanda koridor dört noktada genişleyerek ortak mutfaklara ve çalışma alanlarına açılıyor. Böylece enerji kullanımını azaltmaya yönelik bir mimari karar, sosyal yaşamı destekleyen ortak bir mekân da yaratıyor.
Bu kurgu, projenin “yeterlilik” yaklaşımını yalnızca enerji üzerinden ele almadığını gösteriyor. Bireysel dairelere daha fazla metrekare eklemek yerine bazı fonksiyonların ortaklaştırılması, daha sınırlı özel alanlarla daha geniş bir mekânsal deneyim oluşturulmasını mümkün kılıyor.
Geri dönüşümlü ve yeniden kullanılabilir yapı elemanları
Mevcut yapının korunması kadar yeni eklenen elemanların geleceği de projenin önemli tasarım kriterlerinden biri. Das wohltemperierte Haus için geliştirilen çelik ve kil modüller kalıcı olarak yapıya sabitlenmek yerine sökülebilir biçimde tasarlandı. Böylece ileride kullanım senaryosu değiştiğinde elemanların kaldırılması, yeniden konumlandırılması veya başka projelerde tekrar kullanılması mümkün olabilecek.
Açıkta bırakılan tesisat hatları da aynı yaklaşımın parçası. Teknik sistemleri mimarinin arkasında gizlemek yerine görünür kılan tasarım, bakım ve onarımı kolaylaştırırken söküm süreçlerini de basitleştiriyor.
Bu anlamda Das wohltemperierte Haus, bir yapının uzun ömürlü olmasının her elemanın sonsuza kadar aynı yerde kalması anlamına gelmediğini ortaya koyuyor. Kalıcılık, gerektiğinde dönüşebilme ve yeni kullanımlara adapte olabilme kapasitesi üzerinden yeniden tanımlanıyor.

Enerji verimliliğinin ötesinde yeterlilik
Geleneksel enerji renovasyonlarında ilk adımlardan biri çoğunlukla cephe performansını artırmak oluyor. Das wohltemperierte Haus ise farklı bir ekonomik ve çevresel denklem kuruyor. Mevcut cepheyi değiştirmek için kullanılacak kaynakların yerine yenilenebilir enerji altyapısına ve iç mekândaki kontrollü ısı bölgelerine yatırım yapılıyor. Proje, bölgesel ısıtma ağına bağlanırken yapı kabuğuna yönelik kapsamlı bir yenilemeden kaçınıyor.
Bu yaklaşım, sürdürülebilir mimarlığın yalnızca mevcut tüketimi daha verimli hâle getirmekle sınırlı olmayabileceğini gösteriyor. Asıl soru, ne kadar enerjiye, malzemeye ve sürekli kontrol edilen mekânsal konfora gerçekten ihtiyaç duyulduğu üzerinden kuruluyor.
Das wohltemperierte Haus bu nedenle bir enerji performansı projesinden çok, konfor kavramının yeniden düşünülmesine yönelik mimari bir deney niteliğinde.
Kullanıcı deneyimi ETH Zürich tarafından izleniyor
Projenin deneysel yaklaşımı, yapının tamamlanmasıyla sona ermiyor. ETH Zürich tarafından yürütülen post-occupancy araştırması kapsamında kullanıcıların farklı sıcaklık bölgelerini nasıl kullandıkları, algıladıkları ve ne ölçüde konforlu buldukları inceleniyor.
2026–2027 dönemini kapsayan araştırmada iç mekân sıcaklıkları, radyant sıcaklık, nem ve enerji tüketimi gibi nicel verilerin yanı sıra kullanıcı görüşmeleri, mekân kullanım haritaları ve konfor günlükları da değerlendiriliyor. Amaç, mevsimsel ve termal olarak zonlanmış yaşam modelinin günlük hayatta gerçekten nasıl çalıştığını ortaya koymak.
Bu nedenle Das wohltemperierte Haus tamamlanmış ve sonucu kesinleşmiş bir modelden çok, mimarlık ile kullanıcı arasındaki ilişkinin gerçek yaşam koşullarında test edildiği devam eden bir araştırma olarak okunabilir.
Mevcut yapıyı koruyan, teknik sistemleri azaltan ve kullanıcının çevresel koşullara adapte olmasını tasarımın bir parçası hâline getiren proje; geleceğin konut mimarisinin yalnızca “daha fazla performans” üzerinden değil, daha az kaynakla nasıl daha nitelikli yaşam alanları oluşturulabileceği sorusu üzerinden de tartışılabileceğini gösteriyor.



