URBANJOBS: Mekânın Nasıl Hissettirdiğiyle İlgileniyoruz

MURAT DEDE – URBANJOBS Kurucusu

MURAT DEDE, RESTORAN VE HOSPITALITY PROJELERİNDE TASARIMI; ATMOSFER, KULLANICI DAVRANIŞI, MALZEME VE DOLAŞIM KARARLARIYLA ŞEKİLLENEN BÜTÜNCÜL BİR DENEYİM KURGUSU OLARAK DEĞERLENDİRİYOR. MEKÂNIN NASIL GÖRÜNDÜĞÜNDEN ÇOK, KULLANICIDA NASIL BİR HİS BIRAKTIĞIYLA İLGİLENEN BİR YAKLAŞIM GELİŞTİRİYOR.

Urbanjobs’ın kurucusu ve baş tasarımcısı Murat Dede ile restoran ve hospitality projeleri üzerinden gelişen tasarım yaklaşımını konuştuk. Dede, mekânı yalnızca fiziksel bir kurgu olarak değil; kullanıcı davranışını yönlendiren, atmosfer üreten ve zamanla karakter kazanan yaşayan bir yapı olarak değerlendiriyor. Söyleşi; malzeme seçiminden akustiğe, kullanıcı deneyiminden yapay zekânın tasarım süreçlerine etkisine kadar uzanan, tasarımın daha görünmeyen katmanlarını da tartışmaya açan geniş bir çerçeve sunuyor.

URBANJOBS
Görsel: URBANJOBS – Esca

İç mimarlığı yalnızca mekânsal bir üretim olarak değil, marka, deneyim ve atmosferin birlikte kurgulandığı bir sistem olarak ele alıyorsunuz. Bu yaklaşım, bugün Urbanjobs konumunu nasıl tanımlıyor?

Bir restoranın ya da hospitality projesinin başarısı; mekânın nasıl göründüğünden çok, kullanıcıda nasıl bir his bıraktığıyla ilgili. Bu nedenle marka dili, operasyon, kullanıcı davranışı, ışık, akustik ve atmosferi birlikte ele alan bütüncül bir sistem kuruyoruz. Urbanjobs bugün kendimizi sadece bir tasarım ofisi olarak değil, deneyim kurgulayan bir yapı olarak konumlandırıyoruz.

MEKÂNIN DAVRANIŞI ŞEKİLLENDİRDİĞİNE İNANIYORUZ. ATMOSFER, MALZEME VE MEKÂNSAL KURGU; İNSANLARIN NASIL HAREKET ETTİĞİNİ, ETKİLEŞİM KURDUĞUNU VE HİSSETTİĞİNİ DOĞRUDAN ETKİLİYOR.

Projelerinizde sonucun biçiminden çok, sürecin kendisinin belirleyici olduğu hissediliyor. Bir proje sizin için ne zaman başlar? Mekânın karakteri hangi aşamada görünür hâle gelir?

Bir proje aslında çizimle değil, doğru sorularla başlıyor. Mekânın kim için var olduğu, nasıl yaşanacağı, günün hangi saatinde nasıl davranacağı gibi konular netleşmeden tasarımın karakteri oluşmuyor. Bizim için süreç, sonucun kendisinden daha belirleyici. Mekânın karakteri genelde ilk eskizlerde malzeme, ışık ve dolaşım kararları birbiriyle tutarlı hâle geldiğinde görünür oluyor.

Görsel: URBANJOBS – Esca

Çalışmalarınızda mekânın, kullanıcı davranışını yönlendiren bir araç olarak ele alındığını görüyoruz. Bu ilişkiyi tasarım sürecinde nasıl kurguluyorsunuz?

Mekânın insan davranışını yönlendirdiğine inanıyoruz, hatta bundan eminiz. Bir mekânın, oturma düzeni, girişteki hissi, malzemesi, dokusu, kokusu ya da ışık seviyesi insanların mekân içinde nasıl hareket edeceğini doğrudan etkiliyor. Bu nedenle tasarımı yalnızca estetik bir kompozisyon olarak değil, davranış senaryoları üzerinden ele alıyoruz. Kullanıcının nerede yavaşlayacağını, nerede sosyalleşeceğini ya da ne kadar süre kalacağını tasarımın bir parçası olarak düşünüyoruz.

Sizin pratiğinizde “doğru malzeme”yi belirleyen kriterler nelerdir? Bu seçimler zaman içinde nasıl bir anlam kazanır?

Özellikle yoğun kullanımlı projelerde malzeme seçimi sadece estetik bir karar değil, aynı zamanda operasyonel bir karar. Bizim için doğru malzeme; yaş aldıkça karakter kazanan, bakım yükü kontrollü olan ve kullanım yoğunluğuna doğru tepki veren malzeme demek. İlk gün çok iyi görünen ama altı ay sonra yıpranan bir yüzey bizim için doğru seçim değil. Yıpranması da bizim kontrol ve kabulümüz altında olmalı; ki oluyor. Böylece zamanla oluşan eskime biçimi de tasarımın bir parçası hâline geliyor.

BİZİM İÇİN DOĞRU MALZEME, ZAMANLA KARAKTER KAZANAN MALZEMEDİR.
MALZEME SEÇİMİ YALNIZCA ESTETİK DEĞİL; KULLANIM, BAKIM VE DENEYİMLE BİRLİKTE DÜŞÜNÜLMESİ GEREKEN OPERASYONEL BİR KARAR.

Fotoğraf: URBANJOBS – AINEN

İstanbul farklı kültürlerin kesişim noktasında yer alıyor. Projelerinizde yerel referansları bilinçli olarak kullanıyor musunuz, yoksa daha evrensel bir tasarım dili mi kurmayı tercih ediyorsunuz? 

İstanbul çok katmanlı bir şehir ve bu durum ister istemez tasarım dilini etkiliyor. Ancak biz yerel referansları doğrudan dekoratif bir unsur olarak kullanmaktan hep kaçındık. Daha çok mekânın hissine, ritmine ve malzeme yaklaşımına yansıyan bir yerellik ilgimizi çekiyor. Evrensel bir tasarım dili kurmaya çalışırken, bulunduğu coğrafyaya tamamen yabancılaşan mekânlar üretmek istemiyoruz.

Aydınlatma, akustik ve malzeme kullanımı, bir restoranın samimi ya da yorucu hissettirmesinde belirleyici oluyor. Tasarımın bu daha “görünmeyen” katmanlarını nasıl ele alıyorsunuz?

Bir mekânın gerçekten iyi hissettirmesini sağlayan şey genelde en görünmeyen katmanlar oluyor. Aydınlatma, akustik ve malzeme geçişleri doğru çözülmediğinde en iyi tasarım bile yorucu hissettirebilir. Özellikle restoran projelerinde ışığın sertliği, yankı seviyesi ya da yüzeylerin sesi emme biçimi kullanıcı deneyimini doğrudan etkiliyor. Biz bu katmanları tasarımın teknik tarafı olarak değil, atmosferin temel taşı olarak görüyoruz.

Fotoğraf: URBANJOBS – ÖZLENİR HQ

Yapay zekanın tasarım süreçlerine hızla dahil olduğu bir dönemdeyiz. Urbanjobs’ın o “insani” ve dokulu tasarım dilini bu dönüşüm içinde nasıl koruyacaksınız?

Yapay zekâ tasarım süreçlerini hızlandırıyor ve verimlilik anlamında ciddi avantaj sağlıyor. Ancak iyi mekân üretimi hâlâ sezgi, deneyim ve insan psikolojisini doğru okumakla ilgili. Biz yapay zekayı karar veren bir sistem olarak değil, düşünme ve üretim sürecini destekleyen bir araç olarak konumluyoruz. Urbanjobs’un tasarım dili; kusursuz olmaya çalışan değil, karakter sahibi ve hissedilebilir mekânlar üretmek üzerine kurulu. Bu tarafın tamamen otomatikleşeceğini düşünmüyorum. Fakat bir yandan, sadece Urbanjobs olarak değil tüm tasarım stüdyoları için bir endişe taşıyorum; bizim gibi yalnızca tasarım üreterek hayatına devam eden stüdyolar ileride gerçekten bunu yapabiliyor olacak mı?

Fotoğraf: URBANJOBS – SCALLA

Yakın dönem projelerinizden birini düşündüğünüzde, tasarım sürecinde sizi en çok zorlayan ya da kırılma yaratan karar neydi? Bu karar projeyi nasıl dönüştürdü?

Açıkçası her projeyi kendi dinamikleri içinde değerlendirmek gerekiyor. Çünkü her ölçekte ve her tipolojide farklı sorular ortaya çıkıyor. Şu anda üzerinde çalıştığımız yaklaşık bin yedi yüz metrekarelik bir restoran projesinde de ana meselelerden biri, mekânın ilk kabuğunu ve hacim ilişkilerini doğru tanımlamaktı. Özellikle tavan yüksekliği ile metrekare arasındaki oran, mekânın algısını doğrudan etkiliyordu. Büyük hacimlerde doğru denge kurulmadığında kullanıcıyla mekân arasında mesafe oluşabiliyor. 

BİR MEKÂNI İYİ HİSSETTİREN ŞEY, ÇOĞU ZAMAN EN AZ GÖRÜNÜR KATMANLARINDA SAKLIDIR. IŞIK, AKUSTİK VE MALZEME GEÇİŞLERİ, TASARIMIN TEKNİK TARAFI DEĞİL; ATMOSFERİN TEMELİNİ OLUŞTURAN UNSURLARIDIR.

Biz süreci, projeye net bir tipoloji oturtarak ele aldık. Önce mekânın nasıl işleyeceğini, kullanıcı akışını ve farklı deneyim katmanlarını tanımladık; ardından kabuk, dolaşım ve ölçek kararlarını bu sistem üzerinden şekillendirdik. Zaten bizim işimizin önemli kısmı da tam olarak burada başlıyor. Her projenin kendi problemi oluyor ama tasarım pratiği biraz da o problemleri doğru okuyup mekânın lehine çevirebilmekle ilgili.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

İlginizi Çekebilir