Honolulu merkezli Philpotts Interiors, altmış yılı aşan tasarım pratiğini farklı dönemlerden beş konut projesi üzerinden yeniden ele alıyor. 1960’larda Mary Philpotts-McGrath tarafından kurulan stüdyonun çalışmalarında Hawaiʻi’nin kültürü, peyzajı ve yaşam biçimi belirleyici olurken, bu yaklaşım bugün farklı kuşaklardan tasarımcıların çalışmalarıyla devam ediyor.

Kūkiʻo, Mauna Kea, Park Lane, Mary’s Residence (‘Āhuimanu), Historic Manoa Residence ve ABD anakarasındaki Pacific Northwest Residence gibi farklı bağlamlarda geliştirilen projeler; stüdyonun modern konutlardan tarihî yapıların dönüşümüne uzanan tasarım yaklaşımını ortaya koyuyor.
Philpotts Interiors’ın altmış yıllık pratiğinin ortak noktasında ise belirli bir stil üretmekten çok, her projenin bulunduğu yerle ilişki kurması bulunuyor.
Hawaiʻi’den Gelen Bir Tasarım Yaklaşımı
Philpotts Interiors’ın hikâyesi 1960’larda, Mary Philpotts-McGrath’ın Hawaiʻi’de tasarım pratiğine başlamasıyla şekillendi.
Stüdyonun erken dönem çalışmalarından itibaren temel yaklaşım, Hawaiʻi’nin kültürel mirasını, doğal çevresini ve ada yaşamını çağdaş iç mekânlarla ilişkilendirmek oldu.

Bu nedenle yerel malzemeler, sanat eserleri, zanaat ürünleri ve tropikal peyzaj Philpotts Interiors projelerinde dekoratif öğeler olarak değil, mekânın kimliğini oluşturan bileşenler olarak kullanılıyor.
İç ve dış mekân arasındaki sınırların azaltılması da bu yaklaşımın önemli parçalarından biri. Hawaiʻi’nin iklim koşulları sayesinde açık ve yarı açık yaşam alanları konutların gündelik kullanımına dahil edilirken manzara, hava hareketi ve bitki örtüsü iç mekân tasarımının devamı haline geliyor.
Kurucunun ardından stüdyonun tasarım yaklaşımı bugün kızı Marion Philpotts-Miller ile birlikte farklı kuşaklardan tasarımcılar tarafından sürdürülüyor.
Kūkiʻo: İç Mekân İle Okyanus Arasında
Hawaiʻi’deki Kūkiʻo Residence, Philpotts Interiors’ın iç ve dış mekân arasındaki sınırları azaltan yaklaşımının örneklerinden biri.
Tasarım Direktörü Kristie Kiggins tarafından geliştirilen iç mekânlarda, kullanıcıların rahat ve yaratıcı bir tropikal yaşam ortamı isteği tasarımın başlangıç noktasını oluşturuyor.

Evin merkezinde açık havayla doğrudan ilişki kuran geniş bir yaşam alanı bulunuyor. Buradan havuza ve okyanusa kesintisiz görüş sağlanırken iç mekân, teras ve peyzaj birbirinin devamı olarak algılanıyor.
Ortak buluşma alanlarının yanında daha küçük ve korunaklı köşelerin oluşturulması, büyük konut içerisinde farklı kullanım biçimlerinin aynı anda gerçekleşmesine olanak tanıyor.
Böylece tropikal yaşam fikri yalnızca kullanılan renkler veya malzemeler üzerinden değil, evin açık havayla kurduğu ilişki üzerinden tanımlanıyor.
Mauna Kea: Aile Hafızasını Çağdaş İç Mekâna Taşımak
Hawaiʻi’nin Büyük Adası’ndaki Mauna Kea bölgesinde bulunan konutun yenilenmesinde ise tasarımın merkezine aileye ait mevcut nesneler yerleştiriliyor.

Kristie Kiggins liderliğinde gerçekleştirilen kapsamlı iç mekân dönüşümünde aileden kuşaklar boyunca aktarılan antikalar, sanat eserleri ve kişisel objeler korunarak yeni tasarımın bir parçasına dönüştürülüyor.
Amaç geçmişi tamamen ortadan kaldıran yeni bir iç mekân yaratmak yerine farklı dönemlerden gelen nesnelerin çağdaş yaşam alanları içerisinde varlığını sürdürebileceği bir zemin oluşturmak.
İç mekânlarla açık hava lanai alanları arasındaki geçişler de yeniden ele alınarak konutun doğal çevresiyle ilişkisi güçlendiriliyor.
Bu yaklaşımda yenileme, yalnızca yüzeylerin veya mobilyaların değiştirilmesi değil; aile hafızasının güncel yaşam biçimiyle yeniden ilişkilendirilmesi anlamına geliyor.
Park Lane: Mevcut Koleksiyon Üzerinden Yeni Bir İç Mekân
Park Lane projesi, stüdyonun kentsel konut ölçeğindeki çalışmalarından biri.
Projede başlangıç noktası, kullanıcıların zaten sahip olduğu sanat eserleri ve mobilyalar. Yeni tasarımın bu koleksiyonu ortadan kaldırması yerine onunla birlikte çalışması amaçlanıyor.
Kristie Kiggins, mevcut parçaları farklı renk, desen, doku ve yeni mobilyalarla bir araya getirerek daha katmanlı bir iç mekân oluşturuyor.
Böylece tasarım, baştan sona yeni nesnelerle oluşturulan kontrollü bir kompozisyon yerine zaman içerisinde biriktirilmiş parçaların yeni eklemelerle birlikte yaşayabildiği bir sisteme dönüşüyor.
Ortaya çıkan konut, stüdyonun kullanıcı kimliğini tasarımın başlangıç noktalarından biri olarak değerlendiren yaklaşımını gösteriyor.

Mary’s Residence: Bir Tasarımcının Kendi Evi
Dosyadaki en kişisel projelerden biri, Philpotts Interiors’ın kurucusu Mary Philpotts-McGrath’ın yaşamının son dönemini geçirdiği ‘Āhuimanu.
Honolulu’daki Nuʻuanu Valley’de bulunan konut, mimar Hart Wood tarafından 1942 yılında tasarlandı.
Akdeniz, Kolonyal ve Rönesans etkilerini bir araya getiren yapı, Hart Wood’un klasik mimari biçimleri Hawaiʻi’ye özgü bir mimari kimlikle ilişkilendirme arayışının örneklerinden biri.
Mary Philpotts-McGrath evi 1992 yılında satın aldı.
Konutun çevresindeki palapalai eğreltileri, bromeliadlar ve diğer yerel bitkiler yapıya ulaşma deneyiminin önemli bir bölümünü oluştururken mimari ile tropikal peyzaj arasındaki ilişki, Philpotts-McGrath’ın kendi tasarım yaklaşımıyla da örtüşüyordu.
Mary’s Residence, bu nedenle yalnızca stüdyonun portfolyosundaki tarihî bir konut değil, Philpotts ailesinin tasarım mirasının kişisel bir parçasını da oluşturuyor.
Historic Manoa Residence: Tarihî Bir Evi Güncel Yaşama Uyarlamak
Historic Manoa Residence ise nesiller boyunca aynı aileye ait olmuş bir Hawaiʻi konutunun yenilenmesine odaklanıyor.
Marion Philpotts-Miller liderliğindeki projede temel mesele, yapının tarihsel ve kültürel karakterini korurken çağdaş yaşamın gerektirdiği teknik ve işlevsel ihtiyaçları karşılamak.

Yüz yılı aşan orijinal döşemeler termit hasarı nedeniyle yeniden kullanılamadığı için iç mekânlara yeni malzemeler dahil edildi. Ohia ağacı, merdivenlerde maun, üst kattaki yatak odalarında ise meşe ve Douglas köknarı kullanıldı.
Mutfak ve banyolarda yeni cihazlar, döşemeler, seramikler ve dolaplar eklenirken elektrik ve sıhhi tesisat sistemleri de yenilendi.
Buna karşılık yaşam alanlarında yapının daha sıcak ve gündelik karakterini sürdürmek amacıyla özel tasarım kanepeler, okuma köşeleri ve farklı oturma alanları oluşturuldu.
Konutun iklimlendirme yaklaşımında da Hawaiʻi’nin doğal koşullarından yararlanılıyor. Evde klima kullanılmıyor; bunun yerine tavan vantilatörleri ve okyanustan gelen doğal hava hareketi iç mekân konforuna katkı sağlıyor.
Böylece yenileme, tarihî yapıyı geçmişteki belirli bir ana geri döndürmek yerine onun karakterini koruyarak güncel kullanıma uyarlıyor.
Hawaiʻi’den Pasifik Kuzeybatısı’na
Philpotts Interiors’ın yaklaşımının Hawaiʻi dışında nasıl değiştiğini gösteren projelerden biri de Pacific Northwest Residence.
Marion Philpotts-Miller ve Kıdemli Tasarımcı Anne Tanaka tarafından geliştirilen yazlık konut, geniş ve çok kuşaklı bir ailenin birlikte zaman geçirebileceği bir yaşam ortamı olarak tasarlandı.
Göl kıyısındaki konum, iç mekân organizasyonunun temel kararlarından birine dönüştü. Tasarım ekibi mümkün olduğunca her mekânın gölle görsel ilişki kurmasını hedefledi.
İç ve dış mekânda farklı yaş gruplarının birlikte kullanabileceği alanlar oluşturulurken sıcak su havuzu, ateş çukuru ve gün batımını izlemeye ayrılan açık alanlar göl çevresindeki yaşamın bir parçası olarak ele alındı.
Çocuklar ve genç kullanıcılar için dört ranzalı ve çekmeceli yataklı denizcilik temalı bir oda tasarlanırken banyolardan biri eski kuaför salonlarından esinlenerek şampuan lavabosu ve kuaför koltuğuyla düzenlendi.
Proje, stüdyonun Hawaiʻi’de geliştirdiği “yer duygusu” yaklaşımının başka bir coğrafyada belirli biçimleri tekrar etmek yerine o yerin peyzajına ve kullanıcılarına göre yeniden şekillenebildiğini gösteriyor.

Üç Kuşağa Yayılan Bir Tasarım Kültürü
Philpotts Interiors’ın altmış yıllık geçmişi, aynı tasarım dilinin kuşaktan kuşağa değişmeden aktarılmasından çok ortak bir yaklaşımın farklı dönemlerde yeniden yorumlanmasına dayanıyor.
Mary Philpotts-McGrath’ın Hawaiʻi’nin kültürü, peyzajı ve yaşam biçimi üzerinden geliştirdiği tasarım anlayışı bugün Marion Philpotts-Miller’ın yanı sıra Partner Lowell Tom, Tasarım Direktörü Kristie Kiggins ve Kıdemli Tasarımcı Anne Tanaka gibi isimlerle devam ediyor.
Seçilen konutlar arasında biçimsel olarak belirgin farklılıklar bulunmasına rağmen projelerde tekrar eden bazı ilkeler dikkat çekiyor: kullanıcıların mevcut koleksiyonlarının korunması, iç ve dış mekân arasında güçlü ilişkiler kurulması, tarihî yapılarda mevcut karakterin tamamen silinmemesi ve tasarım kararlarının yapının bulunduğu coğrafyadan hareketle geliştirilmesi.
Bu yaklaşım Philpotts Interiors’ın çalışmalarında “yer duygusu” kavramını belirleyici hale getiriyor.
Hawaiʻi’deki tropikal bir konut ile Pasifik Kuzeybatısı’ndaki göl evi aynı estetik dili paylaşmak zorunda değil. Ortak nokta, her iki yapının da bulunduğu çevreyi ve kullanıcılarının yaşam biçimini tasarımın başlangıç noktası olarak kabul etmesi.
Altmış yılın ardından Philpotts Interiors’ın sürekliliği de tam olarak burada ortaya çıkıyor: belirli bir görünümü tekrar etmekten çok, tasarımın ait olduğu yerle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmek.



